usta nerde

1302 Words
LEYNA'NIN ANLATIMI Bir motorun dilini anlamak için kulak yetmez, ciğer lazımdır. Yanma odasındaki o son patlamanın kokusunu, pistonsuz bir bloğun feryadını genzinde hissetmiyorsan, sadece araba sürüyorsundur. Ben yıllarca sürdüm. Kazandım, kaybettim… Sonunda da o yüksek devirli rüyaların hepsini, abimin tabutuyla birlikte toprağa gömdüm. ​Şimdi sığınağım, Balat’ın rutubet kokan, zamanın teğet geçtiği bu dar sokaktı. Babamın emektar tamirhanesinde, elimde gres yağıyla eski bir karbüratörü temizlemek, pistlerin o sağır edici gürültüsünden sonra bana bir tür ibadet gibi geliyordu. Dükkânın köşesindeki emektar radyo cızırdayarak eski bir şarkıyı çalıyor, zaman ağır ağır akıyordu. ​Ta ki sokağın başındaki Arnavut kaldırımlarını zangır zangır titreten o vahşi sesi duyana kadar. ​Sesi duyar duymaz elimdeki bezi sıktım. Sıradan bir mahalle arabası değildi bu; aşırı beslemeli, çift turbolu, fütüristik bir İtalyan hiper arabasının çığlığıydı. Veloce markasının o paha biçilemez mühendislik harikalarından biri… Gömdüğüm, unutmak için kaçtığım o eski dünya, sokağın ucundan üzerime doğru kükreyerek geliyordu. ​Ses o kadar hırçın ve dengesizdi ki, tamirhanenin tozlu camları zangırdadı. Motor tam kapasite zorlanıyordu ama bir şeyler yanlıştı. Hava-yakıt karışımındaki o minik aksamayı, yakıt pompasının tıkanmak üzere olduğunu daha araba sokağa girmeden anladım. ​Derken, cumbalı evlerin gölgesini bıçak gibi yaran kapkara bir meteor belirdi. Balat’ın dar ve dik yokuşuna, bu tarihi sokaklara ait olmadığı her bir fütüristik çizgisinden belliydi. ​Ve beklediğim o an geldi. ​Araba tam bizim dükkânın önünde sert, mekanik bir metalik feryat çıkardı. Yüksek ısıya dayanamayan soğutma sisteminin pes etme sesiydi bu. Kaputtan ince, beyaz bir duman yükselirken motor bir anda sustu. Sokağı, kulakları sağır eden ağır bir sessizlik kapladı. ​Milyon dolarlık o gururlu teknoloji, Balat’ın acımasız yokuşunda diz çökmüştü. ​Yavaşça derin bir nefes aldım. Elimdeki gres yağlı bezi tezgahın üzerine bıraktım. Dumanların arasından arabanın martı kanat kapısı yukarıya doğru süzülerek açıldı. İçinden şık takım elbisesiyle, buraya hiç ait olmayan ama bakışlarından ego fışkıran bir adam indi. ​Sessizce ona baktım. Hızla yaşayanlar hep aynı hatayı yapardı: Altlarındaki makinenin bir canı olduğunu unuturlardı. ​Tezgahtan doğrulup kapıya doğru ilk adımımı attım. Kaçtığım dünya ayağıma kadar gelmişti ve görünüşe göre bu ukala adamın, şu an bu sokakta benden başka güvenebileceği tek bir ruh bile yoktu. Dumanın arasından süzülen adam, pahalı İtalyan kesimi lacivert takım elbisesi ve parıldayan rugan ayakkabılarıyla Balat’ın tozlu kaldırımlarına adım attı. Etrafına, sanki yanlışlıkla başka bir gezegene iniş yapmış gibi, hem hafif bir tiksinti hem de büyük bir şaşkınlıkla bakıyordu. ​Veloce Holding’in her yerde boy boy fotoğrafları çıkan o meşhur CEO’su, Aslan Engin’di bu. Hız tutkusuyla tanınan, medyada imparatorluğun "soğuk ve kusursuz" yüzü olarak pazarlanan adam. Ama şu an, o fütüristik oyuncağı çöp gibi duman tüttürürken hiç de kusursuz durmuyordu. ​Kaputun başından bana doğru döndü. Bakışları tamirhanenin karanlığında, elimde gres yağlı bezle dikilen beni buldu. Birkaç saniye boyunca üzerimdeki tulumu, saçlarımdaki bandanayı ve tezgahtaki parçaları süzdü. Yüzünde beliren o küçümseyici ifadeden, beni dükkânın çırağı sandığı her halinden belliydi. ​"Bakar mısın?" dedi, gür ve emreden bir ses tonuyla. Sesindeki patron edası, Balat’ın cumbalı evlerinin duvarlarında yankılandı. "Buranın ustası nerede? Çağır çabuk, çekici gelene kadar şuna bir baksın." ​Sözleri sokağın ortasına bir taş gibi düştü. İstesem onu o ceket, o ego ve o işe yaramaz hiper arabayla sokak ortasında tek başına bırakır, dükkânın kepengini indirip içeri geçerdim. Ama kulaklarımı tırmalayan tek şey onun kibiri değil, arabanın kaputundan yükselen o hafif yanık kokusuydu. ​Yavaş adımlarla dükkândan dışarı çıktım. Güneş ışığı gözümü alırken, tamirhanenin önünde durdum. Ellerimi cebime sokup önce ona, sonra da kaputtan sızan beyaz dumanlara baktım. ​"Usta içeride yok," dedim, sesimdeki dinginliği bozmadan. "Ama olsaydı da sana aynı şeyi söylerdi." ​Aslan sabırsızlıkla kolundaki pırlanta taşlı saate baktı. "Neyi söyleyecekti?" ​"O arabanın soğutma bloğunu patlattığını," dedim, başımla kaputu işaret ederek. "Sokağın başından beri motoru 7000 devirin üzerinde zorluyordun. Yağ sıcaklığı tavan yaptı, termostat kilitlendi. Çekiciyi beklesen iyi edersin, çünkü o kafayla o arabayı bir daha çalıştırırsan motor bloğunu kucağına alırsın." ​Aslan’ın kaşları çatıldı. Bir an için laflarımın teknik doğruluğu karşısında afalladı ama çabuk toparlandı. Üzerime doğru bir adım attı. ​"Sen nereden biliyorsun?" dedi, beni baştan aşağı bir kez daha süzerek. "Sadece bu dükkândaki eski parçaları silen bir çırak değil misin?" ​Hafifçe gülümsedim. Bu gülümseme, pistlerde kupa kaldırırken attığım türden değil; sadece karşımdaki adamın ne kadar cahil olduğunu bildiğim için yüzüme oturan acı bir tebessümdü. ​"Ben o arabanın motor haritasını tasarlayan adamların neyi yanlış yaptığını ezbere bilecek kadar çok motor yaktım,Aslan Engin," dedim, ilk kez adıyla hitap ederek. ​Şaşkınlığı bu kez gözlerinden okundu. Adını bilmemden değil, o fütüristik makineye bakarken gözlerimde gördüğü tek şeyin 'birkaç cıvata ve hatalı bir yazılım' olmasından rahatsız olmuştu. ​"Peki madem bu kadar anlıyorsun," dedi, sesindeki emredici tonu hafifçe kırıp aradaki mesafeyi kapatarak. "Madem bu kadar iddialısın... Çalıştır şu arabayı. Çekiciyle uğraşacak vaktim yok. İstediklerinin beş katını öderim." ​Yaklaştıkça parfümünün kokusu, yanık motor yağı kokusuna karıştı. Gözlerinin içinde, kaybettiği kontrolü yeniden ele geçirme hırsı vardı. Ama ben hızın da, paranın da, hırsın da insanı nereye götürdüğünü çok iyi biliyordum. Bir zamanlar abim de tam olarak bu bakışlara sahipti. ​"Benim dükkânımda para geçmez," dedim, gözlerinin içine bakarak. "Ve ben bitmiş motorlara dokunmam. Şimdi istersen git o pahalı ayakkabılarınla kaldırıma otur ve çekicini bekle. Ya da..." ​Lafımı yarım bıraktım. Aslan dikkatle gözlerimin içine bakıyordu. ​"...ya da o kibirini kapının dışında bırakıp bana düzgünce ricada bulunursan, Veloce'nin o gurur duyduğun oyuncağını evine dönebilecek kadar yürütürüm." ASLAN'IN ANLATIMI “…ya da o kibirini kapının dışında bırakıp bana düzgünce ricada bulunursan, Veloce'nin o gurur duyduğun oyuncağını evine dönebilecek kadar yürütürüm.” ​Sözleri, Balat’ın o rutubetli, tozlu havasında adeta asılı kaldı. ​Birkaç saniye boyunca ne nefes alabildim ne de cevap verebildim. Hayatım boyunca direksiyon başında, yönetim kurulu masalarında, milyon dolarlık anlaşmaların ortasında yüzlerce insanla karşı karşıya gelmiştim. Ama hiç kimse—özellikle de gres yağı kokan bir tamirhanenin önünde, tulum giymiş biri—bana bu tonda konuşmaya cesaret edememişti. ​İlk tepkim, cebimden telefonu çıkarıp güvenlik ekibini ve çekiciyi aramak, bu küstahça tavrı arkamda bırakıp gitmek olacaktı. Ama tam ağzımı açıp o tanıdık, soğuk patron edamla son sözü söyleyecekken, bakışlarım onun yüzünde takılı kaldı. ​O an fark ettim. ​Tulumun bol kesimi, şakaklarına yapışmış birkaç buzağı sarısı saç teli ve bandanasının altından süzülen o keskin hatlar… Karşımda duran kişi, sandığım gibi uykusuz bir erkek çırak değil, bir kadındı. ​Ve daha da garibi; gözlerindeki o ifadeydi. ​O gözlerde bana, Veloce Holding’e ya da kapımdaki fütüristik hiper arabaya dair en ufak bir hayranlık, bir çekince yoktu. Aksine, pistlerde yüzlerce kez gördüğüm o tehlikeli, meydan okuyan, makinenin ruhunu okuyan insanlara ait o sarsılmaz dinginlik vardı. ​"Sen..." dedim, sesimdeki o yıllanmış otoritenin ilk kez sarsıldığını hissederek. "Sen bir kadın mısın?" ​Dudaklarında acı, neredeyse alaycı bir gülümseme belirdi. Elimdeki bezi omzuna atarken bana doğru bir adım daha attı. Aradaki mesafeyi kapatmaktan çekinmiyordu bile. ​"Neden?" dedi, tek bir jestinde bile tereddüt olmadan. "Veloce Holding’in motor haritasını anlamak için sakal bırakmak mı gerekiyordu?" ​İlk kez birisi beni teknik bilgisiyle bu kadar rahat köşeye sıkıştırıyordu. V12 motorun soğutma bloğundan, 7000 devirdeki yağ sıcaklığından ve termostattan bahsederken sallamadığını çok iyi biliyordum; çünkü kaputun altındaki o felaket mekanik çığlığı ben de hissetmiştim. Ama o, sadece dinleyerek teşhisi koymuştu. ​"Bir kadının bu sokakta, bu tulumun içinde ne işi olduğunu sormayacağım," dedim, ses tonumu toparlamaya çalışarak. Şaşkınlığımı gizlemek zorundaydım ama içimdeki o yarışçı dürtüsü çoktan uyanmıştı. "Ama Veloce’nin V12 motor bloğunun kronik ısınma problemini ve yazılım haritasını sadece bir dinlemeyle nasıl teşhis ettiğini gerçekten merak ediyorum." ​Bana Veloce mühendislerinin hızı laboratuvarda ölçtüğünü, kendisinin ise o ısının direksiyondaki adamın ellerini nasıl yaktığını bildiğini söylediğinde, göğsümün ortasında garip bir sızı belirdi. Haklıydı. Ve bunu bu kadar gaddarca yüzüme vurması, gururuma dokunmaktan çok beni büyülemişti. ​"Kaput açık," dedim, cebimdeki fütüristik kumandanın düğmesine basarak. Araba hafif bir hidrolik sesiyle kaputunu aralarken, hayatımda belki de ilk kez birine kontrolü devrediyordum. ​Dudaklarımın kenarında engel olamadığım, meydan okuyan bir tebessüm belirdi. ​"Göster bakalım yeteneğini... usta."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD