İnsan bazı soruları susturamadığında, cevapları kendi gidip alır.
Gün boyu aklımın bir köşesinde aynı düşünce dönüp durdu:
Neden?
Bu kadar basit bir şeyi anlamak zor olmamalıydı. İnsanların davranışlarını okumakta iyiyimdir. Kim hayran, kim kıskanç, kim yaklaşmak istiyor… hepsini bilirim.
Ama Mert düz bir duvar gibiydi.
Bu yüzden tekrar giriş kata indim. Kendime yine aynı bahaneyi sundum: geçerken uğruyordum sadece. Yolum düşmüştü. Abartılacak bir şey yoktu.
Masasına yaklaştım.
Bu kez durdum.
Başını kaldırmak zorunda kaldı.
Göz göze geldik.
Beklediğim etkiyi onda gördüm mü? Emin değilim. Yüzü sakindi, hatta fazla sakindi. Ama yine de konuşmaya karar verdim.
“Yeni başlamışsın galiba,” dedim, nazik bir gülümsemeyle. İnsanları rahatlatan türden.
“Evet,” dedi. Sesi dengeliydi. Ne ezik ne de heyecanlı.
Başımı hafifçe yana eğdim. “Umarım zorlanmıyorsundur. Burası herkes için kolay bir yer değildir.”
Ne demek istediğimi anlamış olmalıydı.
Ama beklediğim gibi küçülmedi.
“Aksine,” dedi. “Çalışmayı seviyorum. Zor olan şeyler daha öğretici.”
Cevap hoşuma gitmedi ama gülümsememi bozmadım.
“İyi,” dedim. “Uyum sağlamak önemli. Sonuçta bazı insanlar bu tempoya alışamayabiliyor.”
Gözlerini kaçırmadı.
“Elimden geleni yapıyorum,” dedi. “Gerisi zamanla olur.”
Bu kadar.
Ne teşekkür, ne hayranlık, ne de etkilenmiş bir bakış.
Sanki sıradan biriyle konuşuyordu.
İçimde ince bir gerilim yükseldi ama belli etmedim. Ona üstünlüğümü hatırlatmaya ihtiyacım yoktu; bunu herkes zaten biliyordu.
“Kolay gelsin o zaman,” dedim.
“Teşekkür ederim,” diye karşılık verdi.
Masasından ayrılırken arkamda bıraktığım havanın farkında olmalıydı. İnsan böyle anları unutamaz.
Ama ben başka bir şeyi unutamayacaktım.
Gözlerimde kaybolmamıştı.