İnsan bazı şeyleri merak etmek istemez.
Ama zihnim söz dinlemedi.
Gün boyunca onu birkaç kez daha gördüm. Hep aynıydı; sakin, sessiz, işiyle meşgul. Yanımdan geçiyor, ama sanki yanından geçen ben değilmişim gibi davranıyordu.
Bu artık dikkat çekici olmaya başlamıştı.
Toplantıdan çıktığımda danışma masasının önünde durdum. Orada çalışanlar beni görünce her zamanki gibi toparlandı. Gülümsediler, hazır beklediler.
“Bir şey soracağım,” dedim, sesimi yumuşak ama net tutarak.
“Hani şu yeni gelen var ya…”
Bakıştılar. Hangisinden bahsettiğimi anlamışlardı.
“Mert,” dedi içlerinden biri.
İsmini tekrar duymak içimde garip bir yankı yaptı ama belli etmedim.
“Evet, o,” dedim. “Nereden gelmiş?”
Kız hafifçe yaklaştı, sesini alçalttı. “Taşradan gelmiş. Ailesinin durumu pek iyi değilmiş. Burslarla okumuş, çalışarak yükselmiş falan…”
Devamını dinlemedim.
Anlamıştım.
O yüzden böyleydi.
Bu mesafeli duruş, bu bakmamalar, bu garip özgüven… Hepsi kendini koruma çabasıydı. İnsan nereden geldiğini unutmaz. Büyük yerlere girince hata yapmaktan korkar.
Zavallı.
Aslında acınacak bir şeydi. Benim dünyama alışması zaman alacaktı elbette. Işığa birden çıkınca insanın gözleri kamaşır.
Belki de bu yüzden başını kaldırmıyordu.
“Peki hangi bölümde?” diye sordum.
“Giriş ofisinde,” dediler.
Başımı salladım. Teşekkür bile etmeden yürüdüm. Zaten gerek yoktu; benim sormam bile onlar için yeterince önemliydi.
Asansöre doğru ilerlerken kendi kendime düşündüm.
Demek Mert giriş ofisindeydi.
Yani er ya da geç,
bana bakmak zorunda kalacaktı