Evîn Kayapınar;
Burası çok soğuk.. Üşüyor mu acaba? İkizim, canımın canı.. Bu toprak sana hiç yakışmadı..
Kaç sene oldu? Ben saymayı bıraktım artık.
Ara tatil gelsin de sana geleyim diye sabırsızlıkla bekledim Miran..
Hala dün gibi.. O kahpe kurşun seni bizden ayıralı 5 yıl geçmiş ama dün gibi. İkizimdin, benden önce beni hissedendin. Aynı annenin rahmine sığmıştık seninle ama aynı dünyaya sığdırmadılar bizi.
Sana anlatacak o kadar çok şeyim var ki Miran.
Öğrencilerimi görmeni o kadar çok isterdim ki.
Diyarbakır tabelasını her gördüğümde boğazıma bir yumru oturuyor. Şehir aynı, surlar aynı heybetle duruyor ama ben artık o eski Evîn değilim Miran.
Sensiz bu şehir memleket gibi değil bana. Sırf senin toprağına yüzümü sürmek, kokusunu içime çekmek için geliyorum koşa koşa.
Annem, sen gittiğin gün sustu. Bir daha hiç duymadık sesini Miran..
Bu coğrafya da kadın hep susardı ama annem artık hiç konuşmayacak gibi.
“Daha kaç can alacak bu töre Miran? Daha kaç can gidecek elimizden böyle kayıp?” diye haykırdım sessizliğe karşı. “Biz sadece yaşamak istemiştik kardeşim... Ben sınıfımda çocuklara alfabeyi öğretecektim, sen bu toprakların bereketini anlatacaktın.. Şimdi sen bu dilsiz toprağın altındasın, ben ise nefes alan bir ölüden farksızım. Bu toprak doymadı mı bizim kanımızı içmeye? Ne zaman bitecek bu 'kan bedeli' dedikleri zalimlik?”
Ceylanpınar’daki öğrencilerime "hayallerinizin peşinden gidin" diyen o idealist öğretmen nerede kalmıştı? Şimdi sadece yarası kanayan bir ikiz kardeşim.
“Senin kanın yerde kalmasın diye bir canı daha mı kurban edecekler Miran? Bir canın bedeli, başka bir hayatın karartılması mı olmalı?”
Üzerimdeki hırkaya daha sıkı sarıldım ama nafile; Diyarbakır’ın ayazı tenimi değil, en çok ruhumu yakıyordu. Birazdan bu mezarlıktan çıkacak, o büyük konağa, yüzüme sahte bir maske takarak girecektim. Henüz başıma geleceklerden habersizdim; Miran’ın gidişinin faturasının bana "Berdel" olarak kesileceğini, hayatımın bir imza ile takas edileceğini bilmiyordum.
Elimi topraktan çektim, yavaşça ayağa kalktım. Üstümü başımı silkelemedim, senin tozun üstümde kalsın istedim Miran. Mezara son bir kez bakıp yeminimi ettim;
"Gidiyorum Miran... Ama yine geleceğim. Söz veriyorum, bu sessizliği bozacağım. Kimsenin kurbanı olmayacağım."
Konağın kapısına geldiğim de adımlarım geri geri gidiyordu. Bu taş duvarlar, Miran gittiğinden beri bana ev değil, sanki bir zindan olmuştu. Avluya girdiğimde, taşlardaki her yankı "Neden o, neden sen değil?" diye soruyordu sanki.
Tam karşımda, divan da oturan Halam Berivan'ı gördüm. Elindeki tespihin şakırtısı durdu. Bakışları üzerime kilitlendiğinde, o bakıştaki acımayı gördüm. Annem sustuğundan beri konağın kadın sesi o olmuştu ama bugün sesi bile yorgundu.
"Geldin mi Evîn?" dedi, yerinden doğrulurken. Gözleri üzerimdeki tozlu hırkadaydı. "Yine Miran'ın yanından geliyorsun değil mi? Kokusu üzerine sinmiş kızım. Silkele şu üzerini, baban işten dönmeden yukarı çık. Seni böyle perişan görmesin. O da çok üzülür bak, hele annen hiç görmesin seni böyle..”
Cevap vermedim. Dudaklarım mühürlenmişti sanki . Halam yanıma gelip elimi tuttuğunda parmaklarının titrediğini hissettim. "Baban ilçeye gitti," diye fısıldadı. "Ama dönmesi yakındır. Git, yüzünü yıka. Akşama büyük sofrada önemli şeyler konuşulacak. Hayırlısı olsun kızım, hayırlısı..."
"Hayırlısı" kelimesi bu topraklarda çoğu zaman felaketin maskesiydi. Tam halama "Ne konuşulacak?" diye soracakken, yukarıdan gelen o neşeli sese yöneldim..
"Abla! Gelmişsin!"
Küçük kardeşim Sidar, basamakları uçar gibi iniyordu. Elinde bir kağıt parçası, yüzünde dünyalar güzeli bir çocuğun parıltısı vardı. Boynuma öyle bir atıldı ki, az kalsın dengemi kaybedecektim. Miran’ın küçük kopyasıydı o; gözlerindeki o ışık, henüz töreyle, kanla, acıyla tanışmamış olmanın saflığıydı.
"Bak abla, bak!" dedi karneyi burnumun dibine kadar getirerek. "Hepsi pekiyi! Bir tane bile kırığım yok. Öğretmenim dedi ki 'Sidar, sen bu kafayla büyük adam olursun.' Gördün mü?"
Gülümsemeye çalıştım. Ceylanpınar’da başkalarının çocuklarına umut olan o öğretmen, kendi kardeşinin karşısında dilsiz kalmıştı. Saçlarını okşadım, avuç içimdeki o mezar soğukluğunu ona geçirmemek için çabalayarak.
"Aferin benim canıma," dedim sesim titreyerek. "Sen hep böyle oku, tamam mı? Sen bu toprakların kaderini değiştir."
Sidar heyecanla gözlerimin içine baktı. O saf, çocukça beklentiyle sordu:
"Abla... Söz vermiştin. Ara tatilde gelirken getirecektin hani... Hediyemi aldın mı?"
Boğazıma bir yumru oturdu. Çantamdaki o paketi, o saati ve kitapları alırken ne kadar umutluydum. Şimdi ise o hediyeler sanki bir vedanın kefareti gibi geliyordu.
"Aldım Sidar, aldım aslanım," dedim zorla yutkunarak. "Valizimde, yukarıda... Akşam sofradan sonra vereceğim sana."
Sidar sevinçle mutfağa, dilsiz annemin yanına müjdeyi vermeye koşarken; halamın gözlerindeki o karanlık ifadeye çarptı bakışlarım. Konağın içindeki sessizlik, fırtına öncesi sessizlik gibiydi. Babamın ilçeye gidişinin, halamın bu telaşlı hallerinin ve Sidar’ın bu masum sevincinin arasında, benim bilmediğim ama herkesin kabullendiği bir kurban töreni hazırlanıyordu sanki.
Hemen annemin yanına gitmek için adımladım. Sessiz meleğimi çok özlemiştim. Keşke onu konuşturacak bir şey bulsam, keşke konuşsa da “Kızım hoşgeldin..” diye sesini duysam. Annem, beni görünce ayağa kalktı hemen.
Sarıldı boynuma, gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
“Annem..” diye sarılıp saçlarını kokladım. Bir tane bile siyah tel kalmamış, bütün saçı beyazlamıştı.
Onu mutlu etmek için her gelişimde sevdiği tatlıyı alırdım, bu sefer unuttum.
“Anne, tatlı alayım mı sana? İster misin?” diye sordum.
Cevap vermeyecekti biliyorum ama o bakışlarıyla konuşurdu.
“Olur” anlamında iki kere salladı başını.
“Babam gelmeden hemen gider alırım, meleğim.” deyip avluya fırladım.
“Nereye Evîn?” diye seslendi arkamdan halam.
“Tatlı almayı unutmuşum hala, hemen gidip geleceğim.” diye çıktım kapıdan.
Aceleyle bindim arabaya. Hem babamın ne konuşacağını merak ediyordum, hem de o sofraya geç kalmak pek adetlerimiz de yoktu.
Arabayı nasıl sürdüğümü, o dar sokaklarda nasıl savrulduğumu ben bile bilmiyordum.
Tam köşeyi dönecekken, karşımdan gelen o simsiyah araba görüş alanımı kapladı. Dünyam bir anlığına karardı sanki. Asfalttan gelen o kulak tırmalayan fren sesiyle birlikte sarsıldım. Kalbim ağzımda, göğsüm direksiyona yapışmaya ramak kala durabildim.
Yaşadıklarımın ağırlığının üstüne bir de bu.. Sinirlerim alt üst olmuştu. Hepsinin öfkesini kusacak bir yer arıyordum. Kapıyı öyle bir açtım ki, rüzgar hıncımı daha da harladı.
"Önüne baksana be adam! Yolun tapusunu üzerine mi aldın?" diye bağırdım, sesim dar sokakta yankılanırken.
Arabadan bir adam indi. Öyle bir inişi vardı ki, sanki yedi köyün ağası oydu. Boyu posu, o üzerindeki karanlık heybetiyle sokağı bir anda daralttı. Bakışları o kadar sert, o kadar keskindi ki bir an duraksadım ama geri adım atmadım. Sustukça tepeme binecek böyleleri sanıyordum.
O sustu, ben bağırdım. O baktı, ben yakıp yıktım.
"Bir de dik dik bakıyor! Ne o, dilini mi yuttun? İnsan bir özür diler, bir hata ettim der!" dedim yanına kadar sokularak. Dibine kadar gelmiştim, aramızda sadece birkaç karışlık bir mesafe vardı. Yüzündeki o sarsılmaz ifade, o 'ben buranın sahibiyim' der gibi duran kibri beni daha da çileden çıkardı.
Bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Kara kaşları, sert hatları...
"Sana diyorum! Tipine baksan bir şey sanırlar ama resmen at hırsızı gibi kesmişsin yolumu! Ne sanıyorsun sen kendini, bu şehrin ağası mısın?"
Adamın kaşları hafifçe çatıldı. Gözlerinde ne bir öfke ne bir pişmanlık vardı, sadece anlamlandıramadığım, derin bir merak vardı. Sanki bir insana değil de, boka bakar gibi bakıyordu bana. O kadar iğrenç mi görünüyordum yani şu an?
"Çok hızlıydın öğretmen hanım," dedi sonunda. Sesi o kadar derinden ve sakindi ki, benim çığlıklarımın yanında bir fısıltı gibi kaldı ama içimi titretti. "Yol dar, görmedin."
O, benim öğretmen olduğumu nerden biliyordu ki? Sesi, sanki kendisine ait değilmiş gibi o kadar huzur vericiydi ki.
Hiçbir şey demedi. Sadece gözlerimin en derinine baktı, sanki oradaki o yangını söndürmek ister gibi. Ağır adımlarla arabasına bindi, yolu açtı bana. Ben direksiyonun başına geçip gaza basarken dikiz aynasından ona son kez baktım. Hala orada, tozun toprağın içinde durmuş, gidişimi izliyordu.
"At hırsızı!" diye mırıldandım tekrar direksiyonu kırarken. "Dağ kaçkını ne olacak!"