Evin Kayapınar;
Kabullenmek zordu..Burnumu sürte sürte kabullendirdiler..
Sonunda o istem oluyordu. Beni o eve gelin ediyorlar bütün çıkış yollarımı tek tek kapatıyorlardı.
“Ölürüm de o Azat Tatar’la evlenmem” demiştim oysa. Aklımdan geçmedi de değil bu canıma kıymak ama geri de Sidar’ım vardı. Ben ölsem bu dava bitmeyecekti, Azat denen o sevimsiz gidip başkasıyla evlenecekti çok çok ama dün Miran’ın canını alanlar yarın Sidar’ın canını almaktan hiç çekinmeyeceklerdi.
Kafam da milyon soru vardı. Tatilin bitmesine çok az kalmıştı ve ben çalışan bir kadındım.
Buna ailem engel olmamıştı ve Urfa’da ki çocuklarımı çok seviyordum. Onlar benim için çok değerliydi ve ilk öğrencilerimdi.
Sınıfta 4 öğrencim vardı zaten.
Ben bir özel eğitim öğretmeniydim, otizmli çocuklarım vardı ve diğerlerinin engel olarak gördüğü her şeyin üstesinden gelecektik çocuklarımla.. Menekşe’m vardı, dünya güzeli kızım.. Konuşamıyordu ama sanki sessizliğiyle dünyayı kucaklıyordu..
Çınar vardı mesela.. O da otizmliydi ve göz teması çok azdı onu ilk gördüğüm de.. İlk dönem bile o kadar yol kat etmiştik ki onunla. Şimdi kendimi bir suçlu gibi hissediyordum. Yarı yolda bırakıyordum onları.. Hepsi bu Tatar’ların yüzünden.
Ama benimle evlendiği için onu pişman edecektim. Rezillikse rezillik, dik başlılıksa dik başlılık. Bakalım benimle kaç gün evli kalabilecek?
Yataktan çıkmak istemediğim bir sabaha uyanmıştım. İsteme günüydü ve ben sona doğru yaklaşıyordum.
Elim istemeye istemeye telefona gitti.
“Aşiret Paket” yine “Günaydın” yazmış. Cevap vermedim tabi ki. Dolabın kapağında asılı duran elbiseye baktım.
Boşanmaya karar verdiği gün de ben bu elbiseyi giyip mahkeme salonuna gitmezsem… İşte o zaman görürsün sen Azat efendi.
Berçem, kapıyı tıklatmadan odaya girdi.
“Oooo! Uykucu hadi uyan bak bugün senin miladın. Evde kalmaktan kurtuluyorsun…” dediğin de içimden; “Keşke ben değil de seni seçselerdi de yangınından kurtulsaydık sülalece .” dedim.
“Azat’ı çiçekçi de görmüşler, isteme çiçeğini bile kendisi alıyor bak, çok şanslısın Evîn.” dedi kıskançlığını belli ederek.
“Tabi ki kendisi alacak Berçem, insan evleneceği kadına başkasını gönderip mi çiçek aldırır?” dedim gülerek. Sinsiliğinin ve fesatlığının gözlerinde ki silinişini izledim o an.
“İyi neyse elbiseni giy de birazdan kuaförler gelecekmiş, halam öyle söyledi.” dedi odanın kapısına doğru giderken. İçinde patladı yapacağı sinsilik.
Anlamıyordum, bu fesatlık niyeydi?
Duşa girip kendime geldim önce, sonra elbisemi giydim aynanın karşısına geçip fermuarımı da çektim.
“Zevki de iyiymiş haydutun!” dedim kendi kendime.
Allah bilir kaç kadın oldu hayatında diye kendimi sorguladım. Amannn banane! diyip çıktım bu düşüncelerimden.
Kafam nerelere gidiyor? Yemin ederim sağlam düşünce bırakmadılar ben de.
Kuaförler geldiğin de çok sade bir makyaj ve saç yaptırdım. Ona özel süslenecek miydim birde?
Berçem, kuaförler giderken odama tekrar geldi ama bu sefer bir şeyin haberini verrcekmiş gibi girdi içeri. İnşallah… Gelemiyorlar der de ben de şuracıkta sevinçten göbek atarım.
“Azat Tatar eski sevgilisiyle gelecekmiş istemeye.. Rojda benim orta okuldan arkadaşım, beni aradı. Konakta olup olmadığımı sordu gelince görüşmek için.” dediğin de kan beynime sıçradı. İşte Azat Tatar bu kadardı.
Eski sevgilisini istemeye getirecek kadar düşüncesiz ve çağ dışı bir yaratıktı. Cevap vermedim Berçem’e..
“Ayyy! Ne oldu Evîn bozuldun mu?” diye sordu. Az önce ki gücüm kalmamıştı ona cevap verecek.
"Bozulmak mı?" dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Aksine Berçem, tam da ondan beklediğim vizyonsuzluk. Şaşırmadım bile."
Berçem tatmin olmamış bir ifadeyle odadan çıkarken aynaya baktım. Üzerimdeki elbise sanki bir zırh değil de kefen gibi ağırlaşmıştı üzerimde. Demek eski sevgilisiyle geliyordu... Bu bir gövde gösterisi miydi, yoksa beni daha ilk günden hiçe saydığının kanıtı mı? Kalbimdeki sızı kıskançlıktan değil, uğradığım bu haksızlığın verdiği ağırlıktandı. Ben Urfa’daki öğrencilerimi, hayallerimi, Menekşe’nin sessiz dünyasını korumak için kendimi yakarken; o, küllerimin üzerinde dans etmeye hazırlanıyordu.
Aşağıdan gelen korna sesleri ve zılgıtlar odanın sessizliğini bir bıçak gibi kesti. Geldiler.
Merdivenlerden inerken her basamakta Sidar’ın yüzünü getirdim aklıma. "Onun için," dedim içimden. "Sadece Sidar için."
Bana doğru gelip çiçek buketini uzattı.
Kırmızı güllerin ortasında ki o kaktüsü gördüğüm de buketi kafasında paralamamak için zor tuttum kendimi. Manyağa bak, o kaktüs gibi dikenlerimi sana batıracağım günleri iple çekiyorum Azat Tatar! İstemeye kız arkadaşınla gelmek neymiş sen göreceksin…
Kahveler yapılırken, halam geldi yanıma.
“İçine tuz da at adettendir..” dedi.
“Başlayacağım sizin adetinize de ama hala yani.. Oldu olacak kezzap getirin!” dediğim de şaka yaptığını sandı.
“Deli kız!” deyip gülerek çıktı mutfaktan. Bütün sinirimi Azat’tan çıkarmaya kararlıydım.
Kahveleri verirken bir de gözümün içine içine baktı. “Zıkkım iç!” demek vardı ama sabretmem lazımdı.
Töremize göre istemeden sonra hemen imam nikahı kıyılacaktı biliyorum.
Tam tepsiyi bırakıp masanın kenarına oturduğum da bana mesaj göndermişti. İyice alıştı yüzsüz. Engelleyeceğim az kaldı ama.
“Mehir için ne istersin, hiç çekinme iste dağları önüne sererim.” yazmış kıro! Bir de elbisemin ne kadar yakıştığını söylüyor..
İsteyeceğim şey onu zorlamayacaktı maddi olarak ama psikolojisini bozacaktım.
“Okul istiyorum.” yazdım.
Telefona bakıp donakaldı. “Ne okulu?” yazmış.
“Diyarbakır’ın en büyük Özel Eğitim okulunu istiyorum Azat Tatar. Unuttun galiba ben öğretmenim. Bir ara bu konuyu da konuşacağım seninle tabi ki! Ama önce söz vereceksin. EVİN KAYAPINAR adına o okulu yaptıracaksın!” dediğim de sadece göz kırpan bir emoji göndermiş.
İsteme merasimi bittiğinde, salondaki konuşmalar yerini imam nikahı için yapılan hazırlıklara bıraktı. Evin her köşesinde yankılanan fısıltılar, törenin ciddiyetiyle birleşiyordu. Berçem bir köşede Rojda ile kıkırdaşırken, Azat’ın bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. O kaktüsü elime tutuşturduğu anki küstahlığı hala burnumun direğini sızlatıyordu ama mehir cevabım onu tam on ikiden vurmuş gibiydi.
Hoca efendi gelip yerini aldığında, odadaki herkes pür dikkat kesildi. Sağlam bir kale gibi dik durmaya çalışıyordum. Benim için bu nikah bir aşk evliliği değil, bir ateşkes antlaşmasıydı; Sidar’ın canı karşılığında feda edilen kendi hayatım...
Hoca, o malum soruyu sordu.
"Kızım, mehir olarak ne istersin?"
Oda bir anda sessizliğe gömüldü. Halam ve yengelerim birbirlerine bakıp muhtemelen altınlar, bilezikler veya tapular isteyeceğimi düşünüyorlardı. Azat’ın yanındaki o "eski sevgili" Rojda ise dudak bükerek, sanki ne istersem isteyeyim gözünde küçülecekmişim gibi izliyordu.
Ben tam ağzımı açacaktım ki, Azat benden önce davranarak öne çıktı.Bana doğru bakıp gülünce , odadaki tüm fısıltıları bıçak gibi kesti.
"Hocam," dedi Azat, gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan. "Biz Evîn’le bu konuyu aramızda konuştuk. Onun benden bir isteği oldu, benim de ona verilmiş bir sözüm var. Madem sordunuz, herkes duysun..."
Herkes nefesini tutmuştu. Berçem’in merakla parlayan gözleri Azat’ın dudaklarına kilitlendi.
"Evîn, kendi memleketinde, Diyarbakır’ın en büyük Özel Eğitim Okulu'nu istiyor. Orada eğitim gören her çocuğun, her özel evladımızın geleceği bizim teminatımızda olacak. O okul, Evîn’in adıyla yükselecek ve bu benim ona nikah hediyem, mehir borcumdur."
Odadaki şaşkın yüzler hoşuma gitti. Altın ya da mücevher bekleyenlerin yüzündeki o donuk ifade, yerini tarif edilemez bir hayrete bıraktı. Rojda’nın o sinsi gülüşü yüzünde asılı kalırken, Berçem’in kıskançlıktan renginin solduğunu gördüm. Azat, sadece maddi bir güç sergilememiş, benim kimliğime ve mesleğime, yani en hassas noktama dokunarak herkesin önünde bana engel olmayacağını göstermişti.
Bana dönüp hafifçe başını eğdi, o telefon mesajındaki göz kırpan emojinin canlı halini bakışlarında yakaladım.
Törelerin ve inancın önünde de Azat Tatar’ın karısıydım artık. Salonun ortasında el öpmeler, tebrikler devam ederken babam ve Tatar aşiretinin büyükleri son noktayı koydu.. Düğün tam bir ay sonraydı. Bir ay... Özgürlüğümün son otuz günü.
Tatar ailesi, gelin almanın ve iş ortaklığını sağlamlaştırmanın gururuyla ayaklandı. Berçem ve Rojda’nın o sinsi bakışları hala üzerimdeydi ama Azat’ın mehir çıkışından sonra ikisinin de tadı kaçmıştı. Onları kapıya kadar geçirmek zorunda kaldık. Merdivenlerin başında, kalabalığın gürültüsü arasında Azat bir anlığına yavaşladı. Ailesi arabalara doğru ilerlerken, o sanki bir şey unutmuş gibi geri döndü ve kimsenin duyamayacağı bir mesafeye kadar sokuldu.
Nefesini kulağımın dibinde hissettiğimde ürperdim. Eğilip, sadece benim duyabileceğim o kısık ve güvenli sesiyle konuştu..
“Yarın kahvaltıya gideceğiz karıcığım. Hazır ol, saat tam 10’da seni almaya geleceğim.”
Olduğum yere çakılıp kaldım. Beynim o son kelimeyi reddetmek ister gibi zonkladı. "Karıcığım" mı demişti o? O kelime onun ağzından sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi o kadar doğal, o kadar sahiplenici çıkmıştı ki, damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. Tartışmak, ters bir cevap vermek, "Sen kime karıcığım diyorsun haydut?" diye bağırmak istedim ama dilim damağım kurudu.
Azat, şaşkınlığımdan ve yüzümün kireç gibi oluşundan keyif alıyormuş gibi hafifçe gülümsedi.
Azat Tatar, oyunun kurallarını sadece mehiri kabul ederek değil, attığı her adımla değiştiriyordu. Ve ben, o "karıcığım" kelimesinin ağırlığı altında ilk defa yenildiğimi hissettim.
Sabahın sekiziydi. Gözlerimi daha yeni aralamıştım ki telefonumun görüntülü arama sesi odada yankılandı. Ekranda "Aşiret Paket" ismini görünce bir an kalbim tekledi. Açıp açmamakta kararsız kalsam da inadım ağır bastı, telefonu hırsla yanıtladım.
Ekranda Azat’ın o kendine güvenen, hafif alaycı yüzü belirdi. "Günaydın karıcığım," dedi, sesi uykudan yeni uyanmışçasına boğuk ve derindi.
"Ne meraklıymışsın Azat Tatar evlenmeye!" dedim, yatakta doğrulup saçlarımı geriye iterek. "Bu zamana kadar neyi bekledin bu kadar?"
Azat bir an sustu. Bakışları ekrandan uzaklaştı, sanki geçmişe gitti. "Vardı beklediğim bir şeyler..." dedi.
"Bak," dedim parmağımı ekrana sallayarak, "Bir daha sakın bana karıcığım deme. Çünkü ben senin karın olmayacağım. Bu sadece kağıt üzerinde bir anlaşma, anladın mı?"
Azat hiç istifini bozmadı. "Peki, ne dememi istersin Hanım Ağa?" diye sordu, o sinir bozucu gülümsemesiyle.
"Hiçbir şey deme! Hazırlanacağım, kapatıyorum," deyip yüzüne kapattım.
Saat tam 10’da kapının önünde arabasıyla belirdi. Babamdan iznimi almış meğerse, adımlarım geri geri gitse de arabaya bindim. Koltuğa yerleştiğimde bana kocaman, bembeyaz güllerden oluşan bir buket uzattı. Buketi alır almaz ilk işim içine bakmak oldu.
"Kaktüs var mı diye mi bakıyorsun?" dedi Azat gülerek. "Bu bir barış çiçeği olsun istedim."
Cevap vermedim. Arabayı sürmeye başladı. Durduğumuz yer, en sevdiğim ciğercilerden biriydi. Burnuma gelen o eşsiz koku iştahımı kabartsa da, ona teslim olmaya niyetim yoktu.
Masaya oturduğumuzda garsona bakmadan, "Ben vejetaryenim," dedim terslercesine.
Azat garsonu gönderdikten sonra bana döndü. "En çok sevdiğin şey ciğer kebabı Evîn, biliyorum."
Donup kaldım. "Sen nereden bilebilirsin ki?" diye sordum, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek.
Azat arkasına yaslandı, beni baştan aşağı süzdü. "Çayı şekersiz içersin. Sinirlenince saçlarınla oynarsın... Küçükken çocuklar sana 'İnatçı Keçi' lakabını taktığı günden beri keçileri sevmezsin. Ve en önemlisi; sen ciğer yemeye bayılırsın Evîn."
Gözlerim irice açıldı. "Sen... Sen bunları nereden biliyorsun?"
"İlkokulda aynı okuldaydık Evîn Hanım," dedi, gözlerinin içi parlayarak. "Sen hatırlamazsın ama ben seni hep izlerdim."
Bir an için kalbim yumuşar gibi oldu, hatıralar zihnime üşüştü ama sonra Berçem’in dünkü sözleri bir tokat gibi çarptı yüzüme. Sinirle ayağa fırladım.
"Yanıldığın bir şey var Azat Tatar!" dedim, sesim salonda ki diğer insanların duyabileceği kadar yükselmişti. "Ben, kendi isteme törenine eski sevgilisini getirecek kadar vizyonsuz bir adamla asla ciğer yemem!"
Azat’ın yüzündeki o kendinden emin ifade ilk defa sarsıldı. Cevap vermesini beklemeden çantamı aldığım gibi dışarı fırladım.