Evin Kayapınar;
Elim de bir tepsi burma tatlısıyla eve geri döndüğüm de babam hala gelmemişti.
O, dönmeden evde olduğum için şanslıydım. Zaten arabayla tek başıma yolculuk yapmama da kızıyordu. “Düşman çok Evin hanım.. Başımıza iş açma.” diyordu.
Korkum yok, cesaretim tamdı oysa. Çok çok düşman bir canı daha alırdı bizden ama ben de asla boş gezmiyordum.
Eğer, o düşman bizden bir can daha alacaksa kanımın son damlasına kadar da savaşacaktım.
Ben Mahsun Ağanın kızıydım. Gözü kara, mert bir adamdı benim babam. Gözünün gördüğü hiç bir şeyden korkmazdı.
Ama babalar da korkardı. Evlatlarını kaybetmekten özellikle. Miran, gittiğinde en çok kendini suçladı. “Koruyamadım.” onu diye geceleri sessiz sessiz ağladı. Duydum ben şahidim.. Duyduk, bu konağın bütün duvarları şahit..
Amcamın kızları da geldiğimi duyunca hemen damlamışlar..
Halama ne kadar tembihlesem de illa aile bir arada olsun istiyor.. Ama ben ne amcamı ne de kızlarını sevmiyorum..
Miran’ın daha toprağı kurumamıştı bana görücü buluyordu kızlar aklınca evlenirsem kafam dağılır, “Kocanın altına yatınca bütün dertleri unutursun” demişti Berçem sürtüğü.
Ama malesef ki aramızda en isteklisi o olduğu için hala evlenemedi.
Berçem, elimde ki tepsiyi aldı. Sahte bir gülümsemeyle “Evin, Evin hoş geldin… Sefalar getirdin hoca hanım.” dedi.
Zorlamayla ben de güldüm. “Hoş buldum Berçem. Siz de hoş geldiniz. “ dedim yüzümde ki o zorlama gülümsemeyle yengeme ve Fatma’ya dönerek.
Fatma, biraz sessizdi ama ablasının dolduruşuna çabuk geliyordu.
Berçem hanım kızın beynini nasıl işlemişse; “Ben evlenmeden sen sakın evlenme. Bu işler sırayla.” dediği günden beri gelen görücüsünü de kapıdan geri gönderiyor Fatma.
İkisi de okumak istememişti. “Ne yapacağız okuyup, biz zaten ağa kızlarıyız. Buluruz zengin bir ağa evleniriz.” düşüncesindelerdi.
Bazen diyorum ki, iyi ki bunlarla aynı havayı çok solumuyorum.
“Çok zayıflamışsın yengesi kurban. Elinden bir yumurta kırmakta mı gelmiyor?” diye sordu yengem.
Güya beni düşünüyor, ama ben altta yatan o iğnelemeyi sezdim elbette.
“Yok yengeciğim gelmiyor. İnanır mısın aç karınla geziyorum günlerce.” dedim. Bunlar galiba bizim toprağa meyve sebze diktiğimizi sanıyorlar. Biz o toprağa can verdik can! İnsan eskiye dönüyor ama nasıl?
Canın gidiyor, sen yemek mi düşünürsün?
Ama acı aynı avludan çıksa da malesef herkes aynı şekilde yaşamıyor.
Halam, elinde telefonla mutfağa geldi. “Mahsun ve Hüseyin geç geleceklermiş. Siz yemeğe başlayın. Ama geldiğimiz de herkes orada olsun. Önemli bir konu konuşulacak.”
dediğinde bu önemli konu beni daha da meraklandırdı.
Babam, bu kadar önemli ne konuşacaktı?
Ben üzerimiz değiştirmek için kapıdan çıkarken Sidar geldi yanıma.
“Abla hani hediyemi verecektin? Bak hava da karardı.” dedi gülerek. Artık onu daha fazla bekletemeyeceğimi anladım.
“Hadi gel bakalım, sabırsızlandın iyice.” deyip birlikte odaya geçtik.
Valizimi açıp onun için aldığım saati ve kitapları çıkardım. Görünce sevinçten gözleri parladı..
“Vayy akıllı saat hem de.” dedi ağzı bir karış açık.
“Evet, beni her istediğin de ara diye yakışıklım.” dedim. Ondan ayrı kalmak üzüyordu, ama dünyada görebileceğim en akıllı çocuktu Sidar.
Hemen kitaplara baktı. “En sevdiklerim, hem de en son çıkanlar abla sen harikasın.” dedi yine gülerek.
"Hadi canım benim, sen aşağı geç. Ben de üzerimi değiştirip hemen geliyorum," dedim Sidar’ın saçlarını karıştırarak. Hediyeleriyle beraber odadan uçarak çıkışını izlerken yüzümdeki gülümseme kapı kapandığı an soldu.
Odanın sessizliğiyle baş başa kalınca, ruhumdaki o gerginlik tekrar tavan yaptı ben de. . Dolabın kapağını açtım, üzerimdeki tozlu kıyafetlerden kurtulmak için aynanın karşısına geçtim. Ama aynadaki aksime bakarken, aklım çoktan yola, o dar sokaklara gitmişti.
"Dağ kaçkını..." diye mırıldandım dişlerimin arasından.
O yol kesişi, o dik duruşu, sanki dünyanın sahibiymiş gibi pervasızca bakışı... Kimdi o haydut? Yolumu kesme cüretini nereden bulmuştu? "Bak yine sinirlerim zıpladı!" dedim kendi kendime, gömleğimin düğmelerini sertçe çözerken. Babamın "düşman çok" dediği tam da buydu işte; ne idüğü belirsiz tipler türemişti her köşede. Bir de o bakışlarındaki tuhaf, tanıdık ama bir o kadar da yabancı ağırlık... Sanki beni tanıyor gibiydi. Ya da ben öyle sanıyordum.
"Haydut işte, başka ne olacak," diye kestirip attım. Rahat bir şeyler giyip saçlarımı sıkıca topladım. Yüzüme biraz su çarpıp mutfağın ve amcamın kızlarının o boğucu havasına kendimi hazırladım.
Aşağı indiğimde sofra çoktan kurulmuş, herkes yerini almıştı. Babamlar henüz gelmediği için masada kadınlar saltanatı vardı. Berçem, tabağına doldurduğu sarmaları iştahla yerken bir yandan da beni süzüyordu.
"Eee Evin hanım, buradan daha büyük şehir de okudun, hoca oldun ama..." dedi Berçem, çatalının ucuyla tabağımı işaret ederek. "Bakıyorum da hala bir iştahsızlık, bir form koruma sevdası. Urfa’lı erkekler zayıf seviyor diyorlar, ondan mı bu çaba? Yoksa orada birini mi buldun gizli saklı?"
Kaşığımı yavaşça masaya bıraktım. Gözlerimin içine baka baka Miran’ın acısını hiçe sayıp böyle sığ konular açması sabrımı zorluyordu.
"Herkesin derdi karnını doyurmak değil Berçem," dedim sesimi hafif yükselttim. . "Bazıları gönlünü doyurmaya, bazıları da edebiyle oturmaya çalışıyor. Ben okurken sadece kitaplarımla ilgilendim, senin gibi 'kim zengin, kim ağa' listesi tutmadım."
Fatma araya girmeye yeltendi, "Ablam öyle demek istemedi Evin, yani hani senin de yaşın geçiyor ya..."
"Benim yaşımın çetelesini tutacağınıza, kendi görücülerinizi neden kapıdan çevirdiğinizi düşünün," dedim hafifçe gülümseyerek. "Sıra bekleye bekleye evde kalacaksınız diye korkmuyor musun Berçem? Malum, senin o 'altına yatınca unutursun' dediğin dertleri bulabilmen için önce birini bulman lazım."
Berçem’in yüzü bir anda kıpkırmızı oldu, tam ağzını açacaktı ki halamın sert bakışıyla sustu. Masaya ağır bir sessizlik çöktü. Sadece çatal bıçak sesleri duyuluyordu. Ben ise tabağımdaki yemeğe odaklanmış gibi görünsem de kulağım dışarıdaydı.
Babam ve amcamın konuşacağı o "önemli konu" neydi? İçimdeki huzursuzluk, yolda önümü kesen o adamın gölgesi gibi üzerime çökmüştü. Sanki fırtına öncesi sessizliği yaşıyorduk bu akşam.
Sofrada gergin bir sessizlik hakimken dışarıdan gelen araba sesleri babamların geldiğini haber veriyordu. Çok geçmeden babam ve amcam içeri girdiler. Babamın yüzünde, her zamankinden daha ağır, daha karanlık bir ifade vardı. Yanına gidip elini öpmek istedim ama beni görünce sanki canı yanmış gibi duraksadı. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir soğukluk, belki de derin bir keder vardı. Başımı sadece hafifçe okşayıp, "Hoş geldin," dedi ve sofraya oturdu.
Yemek boyunca kimse tek kelime etmedi. Babam tabağına neredeyse hiç dokunmadı. Tatlı faslına geçtiğimizde, ben mutfaktan getirdiğim burma tatlısını sofraya bırakırken babam boğazını temizleyip amcamla bakıştı.
"Tatarlar ile yeni bir iş birliği yapacağız," dedi babam aniden.
Eelimdeki çatal tabağa düştü. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Yanlış mı duymuştum? Miran’ın kanını toprağa döken, canımızı bizden alan o aileyle iş mi yapacaktık?
"Baba... Sen ne dediğinin farkında mısın?" dedim sesim titreyerek. "Tatarlar diyorum! Miran’ın katilleri! Nasıl olur bu?"
Berivan halam araya girdi, sesi babamı dövecek gibi çıktı. “Mahsun anlat kardeşim! Ne oluyor?” "Aşiretin önde gelenleri karar verdiler Evin. Hem bizim topraklar hem onların toprakları için dev bir proje var. Ne onların toprağı olmadan ne de bizimkiler olmadan bu iş yürür. Milyonlar dönecek bu işin içinde."
Hayretle babama döndüm. "Peki ya kan davası? Miran’ın kanı ne olacak baba? Toprağı kurumadı daha!"
Babam başını kaldırdı, gözleri kan çanağı gibiydi ama sesi buz gibi çıktı. "Kan davası bitecek... Berdel olacak."
Masadaki herkes bir an nefesini tuttu. Berçem, Fatma ve ben... Üçümüz de aynı anda birbirimize baktık. Berçem’in gözlerindeki o sinsi umut, Fatma’nın şaşkınlığı ve benim kalbimdeki o korkunç sızı birbirine karıştı.
Babam, bakışlarını benden kaçırarak son darbeyi vurdu. "Azat Tatar seni istemeye gelecek Evin. Hazırlıklara başlayın. Bu dava anca böyle bitecek, daha fazla canımız kanımız toprağa düşmesin diye..."
"Bana sordun mu peki baba?" diye bağırdım, sesim bütün konakta yankılandı. "Benim fikrimin, benim hayatımın hiç mi kıymeti yok? Ben o katillerin evine nasıl giderim? İstiyor muyum diye bir kez olsun aklından geçirdin mi?"
Babam susuyordu. Bakışlarını masadaki bir noktaya dikmiş, yüzü kaskatı kesilmişti. Elimle masanın diğer tarafında oturan amcamın kızlarını işaret ettim.
"Bak, orada Fatma var, Berçem var! Madem bir kurban lazım, madem topraklarınız o kadar kıymetli, neden ben?"
Berçem, sanki bu anı bekliyormuş gibi başını hafifçe salladı, gözlerinde gizleyemediği bir heves parladı. Amcam Hüseyin hemen araya girdi, sesi otoriter ve soğuktu;
"Ağa olan senin baban Evin. Bu yük, bu sorumluluk ağa kızına düşer. Diğerleri ancak senin arkandan gelir. Karar verildi, aşiret onayı verdi."
"İstemiyorum!" diye haykırdım. Gözlerimden yaşlar boşanırken masanın üzerindeki her şeyi yıkıp geçmek istiyordum. "İstemiyorum o saçma törelerinizi de, kan parası niyetine kurduğunuz ortaklıkları da! Beni diri diri toprağa gömün, Miran’ın yanına yatırın ama o eve vermeyin! Bıktım sizin bu çağ dışı kurallarınızdan, insan canını parayla, toprakla ölçmenizden!"
Öfkem kontrolden çıkmıştı. "Siz kardeşimin kanını satacak kadar alçalmışsınız!" dediğim anda, babam bir hışımla yerinden kalktı.
Yanağımda patlayan tokatla başım yana savruldu. Oda bir anlığına sessizliğe gömüldü. Babam, titreyen elini yumruk yaparak yanına indirdi ve üzerime doğru eğildi.
"Sus artık!" dedi, sesi derinden gelen bir uğultu gibiydi. "Haddini bil! Karşı gelemeyeceğin şeyleri kabullenmeyi öğreneceksin. Bu kapıdan ya gelinlikle çıkarsın ya da kefenle. Hazırlığını ona göre yap!"
Babam arkasını dönüp salondan çıkarken, yanağımdaki sızı kalbimdekinin yanında hiçbir şey kalıyordu. Berçem'in yüzündeki o sinsi gülümsemeyi gördüm…
Elimle yanağımı tutarak çıktım salondan, odama doğru koşmaya başladım.
Odaya girer girmez kapıyı arkadan kilitledim ve sırtımı kapıya yaslayıp yere çöktüm. Hıçkırıklarım boğazımda düğümleniyor, az önce babamın gözlerinde gördüğüm o yabancı adamın soğukluğu içimi titretiyordu. Miran'ın katilleriyle aynı sofraya oturmak yetmezmiş gibi, şimdi bir de onlardan birine "eş" olmamı bekliyorlardı.
Yumruklarımı dizlerime vurarak, "Asla," diye mırıldandım hırsla. Gözyaşlarım yanaklarımdaki tokat izini sızlatırken bakışlarım duvardaki Miran’ın fotoğrafına kaydı. Abimin kanının döküldüğü toprağa beni kurban vermelerine izin vermeyecektim.
"Allah şahidim olsun..." dedim, sesim odada bir yankılanıyordu. "Gerekirse bu canı kendi ellerimle teslim ederim, toprağın altına girerim de o Azat Tatar’a gelin olmam. Bu konağı başınıza yıkarım da o katilin soyadını almam!"
Unuttukları bir şey vardı…Mahsun Ağa’nın kızı sadece mertliğini değil, boyun eğmezliğini de babasından almıştı. Bu berdel, ya Azat Tatar’ın sonu olacaktı ya da benim kıyametim.