Okumuş Kız Tabi

1413 Words
Azat Tatar; O, sabah yine her zaman ki gibi ağabeyim Sinan’ı fizik tedaviye götürmek için erkenden uyanmıştım. Zaten son bir kaç yıldır geç uyandığım görülmemiştir bu konakta. Sinan ağabeyim o trafik kazasını yaptığı günden sonra bir daha yürüyemedi. Kollarını oynatamadı.. Herkese göre kazaydı bu ama Tatar ailesi biliyordu ki; o azılı düşmanlarımızın hain saldırısıydı.. O gün hedef abimdi… Onun yerin de ben olsam belki de şu an yürüyemeyen, kollarını oynatamayan ben olacaktım.. Abim, gözlerini dikip öyle bakıyordu ki bana.. O yardıma muhtaç hallerini görmek her gün beni kahrediyordu. Abimin intikamını amcam almıştı. Bana düşürmemişti bile.. Oysa o küçük yaşımda bile intikam hırsıyla yanıp tutuşmuştum. Eğer bir bedel ödenecekse yaş fark etmezdi bizim buralarda.. Ölen de öldürende kaç yaşında olursa olsun o bedeli öderdi.. Sinan’ın elinden kayan hayatına karşılık Miran Kayapınar’ın hayatı son bulmuştu.. Acıydı, hem de çok acı ama “Töre” böyle buyuruyordu. Üstelik ilkokuldan beri kimselere itiraf edemediğim Evin Kayapınar’ın aşkını bile kalbime gömdürmüştü Töre. O, beni tanımıyordu.. Çok küçüktük hiç itiraf edemememin sebebi buymuş demek ki. Yazgıda yokmuş. Alnına yazılmadıysa kalbine yazılsa ne fayda? İlmek ilmek işledim kalbime, kimseyi almadım oralara ama Evin imkansızdı artık.. O da sevmemiş kimseyi, kardeşi Miran’dan sonra zaten çekip gitti buralardan. Öğretmen olmuştu en son duyduğumda. Urfa’daydı. Sanki bu topraklara bir daha ayak basmamak için yemin etmişti. O, hep mutlu olsun.. Artık bu can yangınları son bulsun daha kaç sevda kavuşamadan, başlamadan biter bilmem ama bir son bulsun. Bu topraklarda barış olsun. Annem, kahvaltı için babamı bekliyordu. Kuması Hasret daha uyanmamıştı, bir de bu vardı. Kuma olmayı kimse istemezdi ama töre. Töre isterdi, töre can yansın isterdi. Aşirete ve babama defalarca karşı çıktım bu yüzden ama benim bile gücümün yetemeyeceği şeyler vardı. “Bu yaştan sonra ne kuması?” diye sorduğum da babamın cevabı zaten hazırdı. “Annen artık çok yoruluyor.” Ya bir kadın bebek veremezse eşine, kuma getirirlerdi üstüne hemen, ya da annem gibi yaşlanmaya yüz tutarsan. Bazıları da keyfine. Belki de hala evlenenmemin sebebi buydu. Başıma ne geleceğini bilmiyordum ve birini de benim hayatıma kurban olarak almak istemiyordum. Üstelik gönlüm de imkansız da olsa Evin varken. Günlerdir konakta tuhaf bir hareketlilik vardı. Babamın kaşları çatık, telefonları susmak bilmiyordu. Belki de artık yorgun düşmüştü bu yoğunluktan. Ben ise her zamanki gibi Sinan abimin dünyasındaydım. Onun cansız kollarını ovarak, dışarıdaki dünyadan kopuk, sadece ikimizin bildiği o sessiz dilde teselli arıyordum. Ancak o akşam, babam beni çalışma odasına çağırdığında havadaki nemin bile ağırlaştığını hissettim. "Otur Azat," dedi babam. Sesi, uzun bir aradan sonra ilk defa bu kadar kararlı ve gürdü. Önündeki masada devasa haritalar, mühendislik projeleri ve güneş panellerinin çizimleri duruyordu. "Devletin büyük projesi için Kayapınarlar ile el sıkışmak zorundayız. Topraklarımız birbirine muhtaç. Onlar olmazsa biz, biz olmazsak onlar bu işten sağ çıkamaz. Milyarlarca liralık bir iş bu... Abinin Avrupa’daki o pahalı ameliyatları, bu konağın geçim istikrarı , aşiretin geleceği bu imzalara bakıyor." Bir an duraksadım. Sinan’ın yeniden yürüme ihtimali kalbimi yerinden oynattı. "Güzel haber baba," dedim. "Peki sorun ne? Onlar kabul etti mi?" Babam bakışlarını kaçırdı. İşte o an, bu işin sadece para olmadığını anladım. "Kayapınarların ihtiyarı, 'Kağıda güvenmem, kan bağı isterim' demiş. Aramızdaki davanın bu işle sonsuza dek kapanmasını şart koşmuşlar. Sözün kısası oğul... Bu işin teminatı sensin, Sinan’ı zaten biliyorsun. Selim’de daha küçük..." Selim, öz kardeşim değildi ama babamız birdi sonuçta. Benden küçük değildi ama Hasret hanım kesin engel olmuştur onun kurban olmasına. O an..Dünya başıma yıkılmadı; dünya üzerime çöktü sanki. "Berdel mi?" diye dondum kaldım. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancıydı artık. "Berdel," dedi babam. "Evin Kayapınar... Haftaya Urfa’dan dönüyor. Bu işe mührü siz vuracaksınız ki bozulmasın." Evin... Kalbimin en kuytu köşesine, kimsenin bulamayacağı bir yere sakladığım o imkansız isim. Yıllardır onu bir gün görme hayaliyle yanarken, kader onu karşıma bir "iş ortağı teminatı" olarak çıkarıyordu. Onu seviyordum, evet. Ama abisinin katili olarak görüldüğümüz bir aileye damat gitmek, onu benimle mutsuz bir hayata mahkum etmek demekti. O gece Sinan’ın odasına girdim. Abim yine o sabit bakışlarla tavanı izliyordu. Yanına oturdum, elini tuttum. "Abi," dedim titreyen bir sesle. "Senin dermanın için, benim canımı istediler bugün. Sana canım feda da... Onu istediler abi. Evin’i... Beni hiç tanımayan, benden nefret eden o kadını bu cehenneme, yanıma getirecekler. Bir imza atılacak, bir de yüzük takılacak. Herkes 'barış' diyecek, 'servet' diyecek ama kimse o masada bir kadının hayallerinin, bir adamın ise onurunun kurban edildiğini görmeyecek." Abim konuşamadı ama gözünden bir damla yaş süzüldü. O an anladım ki; bu topraklarda sevda, ancak bir bedel ödenecekse yeşerirdi. Ve bizim ödeyeceğimiz bedel, birbirimizi severek değil, birbirimize mecbur bırakılarak başlayacaktı. Evin geliyordu. Barış getirecekti güya. Ama bilmiyorlardı ki; nefretle kurulan bir yuva, en büyük savaştan daha sessiz ve daha derinden yıkardı insanı. Bir kaç gün sonra Diyarbakır’ın gri gökyüzü, sanki olacakları biliyormuş gibi sabahın ilk ışıklarıyla boşaltmıştı içini. Sicim gibi yağan yağmur, taşlı dar sokakları yıkıyorken , havada o keskin toprak kokusu vardı. Sinan abimi hastaneden almış, konağa doğru ağır ağır sürüyordum arabayı. Abimin başı cama yaslı, sileceklerin ritmine kaptırmıştım kendimi. Benim aklımda ise sadece o vardı; bugün dönecekti, şehre ayak basmıştı belki de. Kafamdaki düşüncelerle boğuşurken, köşeden hızla fırlayan beyaz bir arabayı son anda fark ettim. Refleksle direksiyonu kırdım, lastikler ıslak zeminde hafif kaydı ve arabanın burnunu tam diğer aracın önüne, yolu kapatacak şekilde kırdım. Tam özür dilemek için kapıyı açacaktım ki, diğer aracın kapısı hışımla açıldı. İçinden siyah bir şemsiyenin altında, öfkesi boyunu aşmış bir kadın fırladı. O an zaman durdu. Kalbim, göğüs kafesimi dövmeye başladı. Gelen Evin’di. Ama o ilkokuldaki ürkek kız çocuğu değil; saçları omuzlarına dökülen, gözlerinden şimşekler çakan bir kadındı. Beni tanımadı. O öfkeyle üzerime yürürken, yağmur damlaları yüzüne çarpıyordu. "Dağ kaçkını!" diye bağırdı, sesi yağmurun sesini bastırdı. "Yol tapulu malın mı senin? Nasıl sürüyorsun öyle? İnsanların canını yolda mı buldun sen!" Dizlerimin bağı çözüldü. Tek bir kelime edemedim. Yıllardır içimde büyüttüğüm o devasa özlem, bir yumru olup boğazıma dizildi. Ona "Evin" demek istedim, "Benim, Azat..." ama dilim mühürlendi. Sadece baktım. O ise durmadı, yerleri döve döve, çamurlu suya aldırmadan saydırmaya devam etti. "Şehir magandası! Bir de susmuş bakıyor. Bir özür dilemek bile yok değil mi? Sizin gibiler yüzünden bu memleketten kaçıyor insanlar!" Hışımla arkasını dönüp arabasına bindi, kapıyı öyle bir çarptı ki sarsıntısını içimde hissettim. O, lastiklerini pati attırarak yanımızdan sıyrılıp giderken, ben hala yağmurun altında, açık kalan kapımın eşiğinde onun arkasından bakıyordum. Ruhum, o beyaz arabanın egzoz dumanına karışıp gitmişti. Arabaya bindiğimde Sinan abimin hafifçe kıkırdadığını duydum. Başını yavaşça bana çevirdi, gözlerinde nadir görülen bir muziplik vardı. "İyi saydırdı kız sana," dedi, sesi çatallı ama keyifliydi. "Ağzını açıp tek kelime edemedin. Azat Tatar’ı tek nefeste susturdu valla." Yutkundum. Elim hala titriyordu. Dikiz aynasından abime bakıp zoraki bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. "Okumuş kız abi," dedim fısıltıyla. "Öğretmen olmuş... Küfür edecek değil ya, böyle elit elit fırçasını atıp gider işte." "Aşık mısın oğlum sen?" diye sordu abim ciddileşerek. Cevap vermedim. Vitesi takıp gaza bastım. Kalbimdeki sızıyı yağmur bile dindiremiyordu. Az önce canımı yakan o kadınla, birkaç gün sonra bir masada "mühür" niyetine oturacağımızı düşündükçe direksiyonu daha sıkı kavradım. Arabayı konağın avlusuna çekerken içimde hala o karşılaşmanın heyecanı vardı. Sinan abimi odasına yerleştirdikten sonra bahçeye çıktım. Yağmur biraz dinmiş, yerini toprak kokulu serin bir rüzgara bırakmıştı. Sadık adamlarımdan biri olan Civan, beni görünce hızla yanıma yaklaştı. Yüzünde hem şaşkınlık hem de hafif bir tebessüm vardı. "Ağam," dedi Civan, başıyla selam vererek. "Evin Hanım konağa giriş yaptı." Ceketimin önünü iliklerken duyduğum isimle kalbim yine tekledi. "Eee?" dedim, sanki çok da umrumda değilmiş gibi yaparak. "Neler yaptı yolda?" Civan derin bir nefes aldı, sanki bir kovalamacadan çıkmış gibiydi. "Ağam, Hanım ağa konağa girer girmez bir hışımla geri çıktı kısa bir süre sonra önce senin arabayla çarpışıyordu zaten oraları biliyorsun.. Sonra o meşhur tatlıcıya uğradı. Koca bir paket burma kadayıf aldı. Ama ondan sonrası... Vallahi ağam, gelin hanım arabayı sanki ralli yapar gibi sürüyor. Bizimkiler arkasından zor yetişti. Memleketin o dar sokaklarında bir sağ yaptı bir sol, valla rüzgar gibi geçti gitti. Konağın kapısına nasıl yanaştı görmen lazımdı, toz dumana kattı sanki." Daha az önce yolun ortasında bana "dağ kaçkını" diye bağıran o öfkeli kadının, direksiyon başında gaza yüklenişini hayal ettim. Demek hem burma kadayıf seviyordu hem de hız yapmayı... İçimdeki o ağır hüzün, yerini istemsiz bir hayranlığa bıraktı. "Tamam Civan," dedim sesimi ciddileştirmeye çalışarak. "Takibi bırakmayın. Kimseler duymasın, hissettirmeyin ama gözünüz üzerinde olsun. Bir şeye ihtiyacı olursa haberim olacak." "Baş üstüne ağam," deyip uzaklaştı Civan. Bahçedeki duvarın kenarına yaslandım. Etrafta kimsenin olmadığına emin olduktan sonra dudaklarımın kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. Kendi kendime sessizce güldüğümü fark ettim. "Demek dağ kaçkını ha? Hele bir o masaya oturup gerçekleri öğren de, o zaman göreceğiz kim dağ kaçkını, kim ralli şampiyonu Evin Hanım..."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD