Asaf’ın salına salına masaya gelmesiyle, benim durduramadığım kalp atışlarım birbirine karışıyordu.
“Kızlar, bu ne güzel tesadüf” dedi gülümseyerek ve yanımdaki sandalyeye oturdu. Sonra izinsiz oturduğunu fark edip, “Oturabilir miyim diye sormadım ama sizin için sorun olacaksa kalkabilirim” dediğinde bunu sadece nezaketen söylediğini, “kalk” desek kalkmayacağını adım gibi biliyordum.
Efsun atılıp;
“Ne sorun olacak, buyur tabi ki” dedi benim ona “bana bunu nasıl yaparsın!' der gibi sert bakışlarıma aldırmadan. Bende mecburen “Oturabilirsin, sorun yok” dedim, ağzımın içinden konuşarak.
Asaf’ın siparişini almak için yanımıza gelen garsonun, uzattığı menüyü eliyle nazikçe itti. “Luna hanımın siparişinin aynısından istiyorum” dedi ve benim şaşkınlıktan büyümüş bakışlarım ona çevrildi.
“Bana öyle bakma. Damak zevklerimiz benziyor. O yüzden seçmekle uğraşmak istemedim. Sen bu kafeyi benden iyi biliyorsun. Senin seçimine güveniyorum” dedi gözlerindeki yeşil hareleri doğrudan gözlerime dikerek. Kaçırmadan, saklamadan. Öylece gözlerime bakıyordu.
“Peki sen bilirsin” demekle yetindim. Efsun’un bana imalı bakışlarına maruz kalsam da aramızdaki sessizlik devam ediyordu. Asaf yanımızdayken onun dedikodusunu nasıl yapabilirdik ki. O yüzden de hep birlikte susup oturuyorduk.
“Ben konuşmanızı mı böldüm. Ben gelince sustunuz da” dedi Asaf ikimize bakarak.
Bir de soruyor böldüm mü diye. Sen gelmeseydin devam da edecektik.
“Yoo önemli bir şey konuşmuyorduk zaten. Öyle havadan sudan” dedi Efsun elini sallayarak.
“Sorma. Ne havalar ne sular konuştuk. Olaylar olaylar” dedim içimden. Efsun’un gözlerine imalı bakarak. O benim içimden söylediğimi, bakışlarımdan anlamış gibi gülmemek için kendini zor tutuyordu.
“Tamam o zaman” dedi Efsun’a gülümseyerek ve sonra bana döndü.
“Senin boynun nasıl oldu Luna, daha iyi gördüm seni”
“İyiyim. Dinlenmek çok iyi geldi” dedim. Siparişimi getiren garsona bakarak.
Garson gülümseyerek tabağı önüme bıraktığında, Asaf tereddüt etmeden, sanki onun yemeği yanlışlıkla benim önüme koyulmuş gibi, gülümseyerek tabağı önümden aldı.
“Tam tahmin ettiğim gibi. Damak zevklerimiz benziyor. Fesleğen soslu makarnaya bayılırım” dedi ve yemeye başladı. Ben ve Efsun şaşkınlıkla ona bakıyordum. Kendimi Türk sinemalarında, gözünün önünde yemek yenilirken izleyen sezercik gibi hissediyordum. Yemeğe devam ederken hala ona baktığımı fark edip lokmasını yuttu ve konuşmaya başladı.
“Hımm gerçekten çok lezzetli. Artık buraya geldiğimde hep bunu yerim” dedi benim ona şaşkın ve kızgın bakışlarıma aldırmadan.
“O benim yemeğimdi sos hırsızı” dedim sert bakışlarla. Ses tonum istemsiz sert çıkmıştı. Açtım ne yapayım. “Şimdide yemeğimi çaldın. Yeter ya” dedim burada kendimi acındırmaya çalışıyordum. “Ben çok açım” dediğimde ağzındaki lokmayı tekrar yuttu ve tabağı ortamıza koydu.
“Aaa çalmak olur mu? Ne kadar ayıp. Ben cömert bir insanım. Seninle yemeğimi paylaşabilirim. Lütfen ye çekinme” dedi masadaki çatalı elime tutuşturarak. Ben durumuma sinirlensem mi, şaşırsam mı bilemediğim anlarda, çaresizce Efsun’a baktım. Halime gülmemek için dudaklarını kemiriyordu.
Sinirle makarnanın kenarından yemeğe başladım. Gerçekten çok acıkmıştım ve yemeğimi ona yar edecek değildim. İkimiz masada birbirimize dönmüş, yine birbirimizle yarışırcasına aynı tabaktan yemeyi sürdürüyorduk. Dışarıdan ne kadar komik göründüğünü düşünmeden açlığımı gidermeye çalışıyordum.
O sırada Efsun, birini görmüş ve kendini belli etmek istermiş gibi elini sallamaya başladı. Arkamı dönüp baktığımda Fatih’in bir kaşı havada bize doğru geldiğini gördüm. Yutmaya çalıştığım lokma boğazımda kalmıştı.
Fatih ise Efsun’un yanındaki boş sandalyeyi benim yanıma çekerek tam dibime oturdu. Bir yanımda Asaf, diğer yanımda Fatih, karşımda Efsun, gül gibi geçinip gidiyorduk. Yutkundum.
Fatih, önce Efsun’a sarıldı. Sonra bana döndü. Sarıldı ve saçlarımı okşayıp gözlerime bakarak konuşmaya başladı.
“Nasılsın güzelim. Boynun nasıl oldu” diye sordu”
“İyiyim canım sağol. Dinlenmek iyi geldi” dedim ona gülümseyerek.
O sırada Asaf’la benim aynı tabaktan yemek yediğimizi gördü ve yüzü düştü. Sorar gözlerle bize baktığı anda Asaf’ın siparişi geldi. Asaf tabağı önüne çekerek, yeni gelen tabağı benim önüme bıraktı.
Efsun ortamı yumuşatmak için konuşmaya başladı.
“Siz ikiniz bugün bize çok yardımcı oldunuz” dedi Asaf ve Fatih’e bakarak.
“Neredeyse tüm kolileri yerleştirmişsiniz. İkinize de minnettarım” dedi ellerini birleştirip çenesine getirerek.
“Rica ederim. Luna gerçekten çok kötü görünüyordu. Faydam olduysa ne mutlu bana” dedi Asaf, bunları Efsun’a söylerken bana bakıyordu.
Ben ise gerilimden kurtulmak için yemeğime devam edecektim ki çatalımın yerinde olmadığını gördüm. Bakındım ama çatal sırra kadem basmıştı. O sırada Asaf’ın önünde kendi çatalı, tabağının kenarına sıkıştırılmış bir şekilde dururken, onun benim çatalımla yemeğe devam ettiğini gördüm. Şaşkınlıkla baktığımda bana göz kırpıp “Bir şey mi oldu” dedi.
“Hiç çatalım yere düştü sanırım” dedim ve garsondan yeni çatal istedim. Bu hareketi neden yaptığına anlam veremiyordum ve bu davranışları beni hiç istemediğim bir yere sürüklüyordu.
O an Asaf’ın telefonu çaldı ve ekranda gördüğü isimle yüzü gerildi. “Kusura bakmayın. Bunu açmam lazım” diye izin isteyip kafenin dışına çıktı.
Fatih, yine bir kaşı havada hem Efsun’a hem bana bakıyordu.
“Bu adamın burada ne işi var. Ne çabuk güvenip aranıza aldınız” dedi sert bir ifadeyle. Efsun ise onu sakinleştirmek adına.
“Aman! abartma Fatih. Alt tarafı yemek yerken bize katıldı. Ne var bunda. Hem ben sevdim. Sempatik biri” dedi ortamı yumuşatmaya çalışarak.
“Sen sevdiysen senin olsun Efsun. Sürekli Luna’nın etrafında dolaşıyor ve bu benim hiç hoşuma gitmiyor” dedi Fatih. Kıskançlığını gizleyemiyor ve korumacılığının arkasına saklıyordu.
“Ben bir yanlışını görmedim Fatih. Üstelik o akşam seni ve beni tanımadığı halde bize evinin kapısını açtı. Bugün de kitapçıda bana yardım etti. Evet, hakkında bilgimiz yok, ama bu bizimle yemek yiyemeyeceği anlamına gelmez” dedim kararlı bir şekilde.
Fatih’in gözlerinde hayal kırıklığı gördüm. Asaf’ı korumam ve bunu ona karşı yapmam zoruna gitmişti. Çok mu ağır konuşmuştum. Normalde böyle şeylere takılan biri değildir. Asaf gibi bu şekilde bizimle muhabbet eden kaç kişi vardı. Birlikte vakit geçirdiğimiz çok fazla arkadaşımız oldu. Fatih hiçbir zaman onlara, sert bir bakış dahi atmamıştı. Üstelik Fatih’in bana karşı hisleri o zamanlarda da vardı. Neden Asaf’a karşı bu kadar önyargılı davranıyordu. Bizim bilmediğimiz bir şeyler mi biliyordu.
“Sen öyle diyorsan” dedi istemeden kabullenmiş bir haldeydi.
Aradan geçen beş dakika sonrası Asaf masaya geldi ve “Üzgünüm benim acil bir işim çıktı. Gitmem gerekiyor. Size iyi akşamlar” dedi aceleyle. Tam gitmek üzereyken bir adım geri attı ve elini omuzuma koydu. İstemsizce yüzümü ona döndüm. Gözlerime bakarak “Görüşürüz Luna” dedi ve hızla kafeden çıktı. Arkasından öylece bakakalmıştım.
Onun gidişiyle ortamda biraz daha gerginlik sürse de çok geçmeden eski halimize dönmüştük. Üçümüzün sohbeti normal seyrinde devam ettikten sonra, artık eve gitme kararı almıştık. Hesabı ödemek için kasaya gittiğimizde Çetin abi;
“Yanınızdaki çocuk hesabı ödedi. Hatta fazla bile para bıraktı” dediğinde Fatih’in morali yine bozulmuştu. Gözleri simsiyah olmuş, öfkeden hızlı nefes almaya başlamıştı.
Çetin abiye sert bir bakış atıp.
“Bundan sonra Luna ve Efsun’un hesabını, biz dışında kimsenin ödemesine izin vermeyeceksin. Yoksa bozuşuruz Çetin” dedi sert bir şekilde. Çetin abi ise onun bu haline şaşırmıştı. Muhtemelen o da bizim gibi onu ilk kez bu halde görüyordu.
“Tamam öyle yaparım da. Sen iyi misin kardeşim. Halini hiç iyi görmedim” dedi Çetin abi, sakin bir ses tonuyla. Fatih bir an durdu. Boşluğa bakıp bir süre sustuktan sonra.
“Ben bir hava alayım” deyip hızla dışarıya çıktı. Arkasından sorar gözlerle bize bakan Çetin abiye verecek cevabımız yoktu. Dışarı çıktığımızda da Fatih ortalıkta yoktu. Gitmişti. Bize bir “iyi geceler” bile demeden. Eve dönerken Efsun ile baş başa kalmıştık.
“Kızım sen bana “konuyu kapat” dedin ama bu çocuk bildiğin sana yürüyor. Hatta yürümüyor uçuyor” dedi Efsun, ben sanki görmüyordum. Görüyordum da adam bir beni gıcık ediyor bir yürüyor. Niyetini tam anlayamıyorum ki.
Onu bu defa susturmadım. Nasılsa konuşacaktı. Susması için bakış açısını değiştirme kararı aldım.
“Gerçekten Fatih bu durumdayken, Asaf’ı mı konuşacağız. Görmedin mi Fatih’in halini. Ne yapacağım hiç bilmiyorum” dedim kendimi çok çaresiz ve arada kalmış hissediyordum.
“Haklısın. Fatih’in halini hiç iyi görmedim. Onu karşıma alıp silkelemenin zamanı geldi” dedi Efsun kararlı bir şekilde. Sonra aklına gelenle beni yol ortasında durdurdu.
“Asıl ben sana en önemli gelişmeyi anlatmadım” dedi heyecanla. Tüm dikkatimi ona verip dinlemeye başladım.
“Sen izin alınca kitapçıda yalnız olduğum için Atilla bana yardıma geldi. Ben müşteriyle ilgilenirken bana bakmaktan müşterilerin poşetlerini karıştırmış. Zor toparladık” dedi kıkırdayarak. Sonra devam etti;
“Asıl bomba geliyor hazır mısın?” dedi yerinde hafifçe zıplayarak.
“Hazırım. Çabuk anlat” dedim bende en az onun kadar heyecanlanmıştım.
“Atilla yarın, öğleden sonra beni yemeğe davet etti” dedi neredeyse çığlık atarak söyleyecekti.
“Ciddi misin?” dedim sevinçle. Sonra da devam ettim.
“Bir evlilik teklifi gelir mi?” dedim omuzumu omuzuna vurarak.
“Ne evliliği kız. Ben aşkını itiraf etmesine bile razıyım. Onun kadar özgüvenli ama çekingen birini ilk kez görüyorum” dedi sitem dolu sözlerle. Sonra yüzü yarın olacakları düşünür gibi hayal aleminde geziyordu. Ellerini birleştirip gökyüzüne bakıp şapşal şapşal gülümsüyordu.
“Hadi bakalım. Hayırlısı olsun” dedim Efsun’a sarılarak.
Efsun’u bu akşam bende kalmaya ikna etmiştim. Birlikte yarın ne giyeceği üzerine kafa yorduk. Çok geç olmadan da uyuduk. Yarın Efsun için büyük gündü. Uykusuz ve şiş gözlerle buluşmaya gitmesini istemezdik.
Sabah ise erkenden uyanıp Asaf’a söz verdiğim gibi menemen hazırlamıştım. Kapıyı birkaç kez çaldım ama açan olmadı.
Asaf’ın kapısında elimde menemen tabağıyla öylece kalakalmıştım. “Neyse, uyuyordur herhalde” dedim içimden ve alt kata inip tabağı mutfağa geri bıraktım. Efsun’la hızla hazırlanmaya başladık. Efsun, benim dolabımdan o meşhur yeşil elbisemi seçmişti. Dizlerine kadar inen, beli oturan bu elbise kızıl bukleleriyle birleşince, kız resmen "Ben buradayım ve çok güzelim" diye bağırıyordu. Ela gözleri parıl parıl parlıyordu.
"Kızım Atilla Bey bu halini görünce kesin dili tutulacak, bak demedi deme!" dedim kıyafetini elimle düzeltirken.
“Aman sus, Allah korusun. Dili tutulursa nasıl anlatsın derdini. Normalde söyleyemiyor. Bugün bana açılması gerek. Yeter artık. Bezdum da, bezdum” dedi sitemkâr bir halde.
Efsun baba tarafından Rize’liydi. Memlekete çok gitmezlerdi ama arada komiklik olsun diye şiveli konuşurdu. Genelde ben üzgün olduğumda, beni güldürmek için şiveye başvururdu.
Ellerini iki yana açıp isyanını dile getirmekten çekinmiyordu. Artık sabrı tükenmişti. Haklıydı da. Atilla bey çok özgüvenli ve girişimci birisi olmasına rağmen, sıra Efsun’a gelince liseliler gibi bakışıp, sevgisini belli etmekten ilerisine gidemiyordu. Ama bugün dananın kuyruğunun kopacağı gündü. Bugün arkadaşımın en mutlu günü olacaktı.