Eve gittiğimde günün yorgunluğu üzerime bir yük gibi binmişti. Yemek yapacak halim yoktu ama açtım. Keşke Fatih’in köfte ekmek yiyelim teklifini kabul etseydim. Şu an midemden gelen gurultular yorgun bedenimi mutfağa doğru sürüklüyordu.
Annemin buzluk hazinesine saldırmam gerekiyordu. Buzluk tamda böyle yorgun günlerin pratik çözümü olmak için vardı. Hemen annemin daha önce hazırlayıp buzluğa koyduğu köfteyi çıkarttım. Yanına da patates kızarttım. Domates, salata biber de doğrayıp iki tabak fast food tabağı hazırladım.
Üst kata uğrayıp, sabahki eşyalarımı almam gerekiyordu. Onun da aç olabileceğini düşünüp ona da hazırladığım tabağı götürmek istedim. Tabağın üstünü havlu peçete ile kapatıp dürbünden baktım. Bir Tülay abla sorgusunu daha kaldıramayacaktım. Açığımı yakaladığında anneme anlatacak biri değildir. Daha çok imalı konuşmayı sever. Kendisi beni evlendirmeyi kafaya koydu. O yüzden de Asaf’a çıkmamın ardında farklı niyetler arayabilir ve ben bunu hiç çekemem.
Terliklerimi giyip anahtarımı aldım. Parmak ucumda yürümeye özen göstererek üst kata çıktım. Evde olup olmadığını bilmiyordum ama umarım evdedir ve bu nefis köfteleri kaçırmaz.
Zile bastığımda içeriden gelen ayak sesleri evde olduğunu gösteriyordu. Bu defa “Kimo” demeden dürbünden baktı. Bunu dürbünün oradaki küçük deliğin bir saniye kadar kararmasından anlamıştım. Kapı aralık bir şekilde açıldı.
“İyi akşamlar komşu. Kendime hazırlarken sana da tabak hazırladım. Bir de sabahki getirdiklerimi alacaktım. Getirebilir misin?” dedim elimdeki tabağı ona uzatırken.
“Ooo Allah’ın sevgili kuluymuşum. Dışardan söyleyecektim ve köfte sipariş etmeyi düşünüyordum. Bu çok iyi denk geldi. Şimdiden eline sağlık” dedi gülümseyerek.
“Buna sevindim. Hadi diğerlerini getir de ben gideyim”
“İçeri gelmek istersen gelebilirsin. Korkma yemem seni”
“Yok almim. Dün Fatih var diye gelmiştim. Yalnız yaşayan bir adamın evinde işim ne” küçük bir kahkaha attı.
“Sen çok değişik bir kızsın” dedi farklı bir şekilde bana bakarak. Bu bakışlarda beni anlamaya çalışan bir ruh vardı. Sonra birden bakışlarını kaçırdı ve “Bekle getiriyorum” dedi mutfağa yönelerek.
Bir dakika sonra geldiğinde tepsideki tüm tabaklar temizdi. Tepsiyi bana uzattığında elinden aldım.
“Köfteler için çok teşekkür ederim. Tekrar eline sağlık” dedi gülümseyerek.
“Rica ederim. Şimdiden afiyet olsun” dedim. Aramızda kısa süreli bir bakışma oldu. Sadece gözlerimizin konuştuğu bir bakışma. Dillerin sustuğu, kelimelerin kifayetsiz kaldığı. Telefonumun titremesiyle bu bakışmadan hızla çıktım. Bir elimle tepsiyi tutarken diğer elimle telefona bakıyordum.
“İyi akşamlar komşu” dedim Asaf’a ve hızla merdivenleri inip eve ulaştım. Arayan abimdi.
Kapıyı kapatır kapatmaz telefonu açtım.
“Abiciğim!” dedim sesim büyük bir coşkuyla çıkmıştı onu çok özlemiştim.
“Güzelim. Nasılsın bakalım”
“İyiyim abi. Evdeyim bir şeyler yiyecektim. Sen nasılsın, iş nasıl gidiyor”
“Yoğun be çiçeğim. Sende biliyorsun az çok. Başımı kaşımaya zaman bulamıyorum”
“Biliyorum abiciğim ama sen yine de kendini çok yormamaya çalış”
“Ahh be güzelim keşke mümkün olsa. Öğrencilik günlerimi arayacağım hiç aklıma gelmezdi ama artık eskisinden de yoğunum. Sen neler yapıyorsun bakalım. Atamalar belli oldu mu?”
“Hayır henüz belli olmadı. Bekliyorum bakalım. Bir aya açıklanır diyorlar ama benim hiç ümidim yok”
“Kitapçıda çalışmak yerine özel bir hastanede çalışmaya başlasan nasıl olur. Hem pratik kazanırsın hem de tecrübe”
“Ben kitapların içinde olmayı seviyorum. Hemşirelikten daha çok sevdiğim bir şey varsa onlarda kitaplar. Atanana kadar bana da terapi gibi geliyor”
“İyi bakalım. Öyle diyorsan”
O an arkadan ses geldi. “Doktor Karan Bozdoğan, acilden bekleniyorsunuz”
“Benim kapatmam lazım çiçeğim. Kendine iyi bak ve dikkatli ol”
“Tamam abiciğim seni seviyorum. Görüşürüz”
“Bende seni güzelim. Görüşürüz” dedi ve telefonu kapattık. Sesini duymak bile bana çok iyi gelmişti.
Yemeğimi yerken biraz sosyal medyama baktım. Reels falan izledim. Bulaşıklarımı yıkayıp, tavşanlı pijamalarımı giydikten sonra yatağıma uzanıp, yarım kalan polisiye romanımı elime aldım.
Uyandığımda kitap yatağın içindeydi ve ben boynum yamuk bir şekilde kitabımı okurken uyuyakalmıştım. Boynumun ağrısından kıpırdayamıyordum. Yatakta dikkatli bir şekilde doğrulup hemen banyoya ilerledim. Boynuma kas gevşetici ve ağrı kesicili krem sürüp saç kurutma makinesini bölgeye tuttum. Canım çok yanıyordu ama katlanılamayacak derece değildi.
Saç kurutma makinesi sonrası yine saç kurutma makinesiyle ısıttığım havluyu boynuma sardım. Bu kaslarımı biraz daha gevşetir ve birazda olsa ağrıma iyi gelirdi.
Kahvaltımı yapıp, rutin hazırlıklar sonrasında evden çıktım. Kitapçıya yetişmek için adımlarımı hızlandırmak zorunda kalsam da zamanında kitapçının önündeydim. Bugün Efsun öğleden önce izinliydi. Dişi çok ağrıdığı için dişçiye gidecek ve işini hallettikten sonra kitapçıya gelecekti. Öğlene kadar onun yerine de çalışmam gerekiyordu.
Bu saatte çok müşteri gelmeyeceği için dün akşam gelen kitap kolisini alıp içerisindekileri raflara yerleştirmeye başladım. O sırada kapının zili çaldı. Uzaktan varlığımı belirtmek adına “Hoş geldiniz” dedim ama ses veren olmadı. Elimdeki kitapları raflara koyup hemen kasaya geçtim.
Kasanın arkasındaki kasaya gelip almaktan vazgeçilmiş olan kitapları bir araya toplayıp, raflarına yerleştirmeyi düşünüyordum. Ben onları topladığım sırada arkamdan “merhaba” diyen müşterinin sesiyle gülümseyerek ona doğru döndüm. Tabii ki tutulan boynum yüzünden tüm bedenimle dönmek zorunda kalmıştım. Robot gibi.
Bilin bakalım sabah sabah sıftah müşterisi kimdi. “Asaf!” şaşırdık mı? Hayır.
Etrafa göz gezdirdi ve “Burada mı çalışıyorsun” dedi bana aldığı üç kitabı uzatırken.
“Evet burada çalışıyorum. Bir mahsuru mu var” dedim ona bakmadan kitapların barkodunu okutarak.
“Hayır tabii ki. Ne mahsuru olabilir ki” dedi gülümseyerek.
O sırada elime aldığım kitap benim çok severek okuduğum hatta sonunda göz yaşlarıma hâkim olamadığım kitaptı. “Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali” Elime alıp bir süre kitaba baktığım için Asaf sorar gözlerle “Bir sorun mu var” dedi.
“Hayır. Hiçbir sorun yok. Sadece ne kadar güzel bir kitap olduğunu hatırladım. Tavsiye ederim”
“Birkaç arkadaşımda tavsiye etti. Sende tavsiye ediyorsan mutlaka okuyacağım” dedi kasadaki küçük anahtarlıklarla oynuyordu. Bir tanesini seçip “bunu da almak istiyorum” dedi. Kitap figürlü bir anahtarlıktı ve kişiye özel olarak üzerine isim yazabiliyorduk.
“Tamamdır. Üzerine isim yazmamı ister misin?” dediğimde bir süre düşündü. Sonra ise;
“Hayır. Şimdilik istemiyorum. Belki daha sonra” dedi
Aldıklarını bir poşete koyduktan sonra tutara baktım. “850 lira. Kart mı nakit mi ödemek istersin” dediğimde
Parayı uzatarak “Nakit” dedi. Parayı kasaya koyup, fişini uzattığım sırada aklıma bir fikir geldi. Benim en sevdiğim tavşanlı kitap ayraçlarından bir tanesini uzatıp. “Bu da hediyemiz. Ayağınız alışsın” dedim gülümseyerek.
Önce ayraca sonra bana baktı. Ağzından bir gülme sesi yükseldi ama dudaklarını bastırarak bunu durdurdu. “Tamam teşekkür ederim” dedi ayraca uzanarak. Sonrasında ise bana dikkatli bir şekilde bakmaya başladı.
“Sen iyi misin? Neden robot gibi hareket ediyorsun” dedi
“Boynum tutulmuş. Ani hareket ettiğimde çok ağrıyor. O yüzden hareket ettirmemeye çalışıyorum.
“İşe gelmeyip dinlenseydin ya”
“Bu hakkımı öğleden sonra için kullanmayı düşünüyorum, çünkü Efsun da izinli. O gelince eğer hala boynum geçmemiş olursa mecburen eve giderim”
“Sana ne diyeceğim. Aslında benim de bugün izin günüm. Öğlene kadar sana yardım edebilirim. Karşılığında da yarın bana dün yaptığın menemenden yapacaksın. Anlaştık mı?”
“Buna hiç gerek yok. Ben hallederim ama menemen istiyorsan yaparım sıkıntı değil”
“Olmaz öyle şey” dedi ve ceketini çıkarıp gömleğinin kollarını yukarı kıvırmaya başladı.
“Gerçekten gerek yok”
“Kindar olduğun kadar inatsın da. Sus ve yardım etmeme izin ver” dedi benim açtığım koliye bakarak.
“Bunlar mı yerleşecek” dedi kolinin başına çoktan gitmişti.
“Evet. Yukarıdaki raflara yerleştireceğim ama sen sıralamasını bilmiyorsun. Bu nedenle bana uzatsan benim için yeterli”
“Tamam nasıl istersen” dedi ve ben merdivene çıkıp üst raflardaki kitapları yerleştiriyordum ve yeni kitabı almak için eğileceğim sırada boş bulunup birden döndüm ve boynuma giren ağrıyla merdivendeki dengemi kaybettim.
Asaf beni düşmeden yakaladı. Nasıl o kadar hızlı hareket etti hiç anlamadım. Ben Asaf’ın kollarında, gözlerimiz birbirine kenetli öylece kalmıştık ki kapının zili çaldı. Hemen toparlanmaya çalıştım ama bu ağrıyan boynumla oldukça zor oldu.
İşin daha kötüsü ise gelen Fatih’ti ve bizi o halde görmüştü. Umarım yanlış anlamamıştır.
Yüzü düşmüş, hayal kırıklığına uğramış gibi bir donma yaşamışken birden bunun aksi hareket edip.
“Günaydın canımın içi. Sana en sevdiğin haşhaşlı açmalardan aldım” dedi elindeki poşeti göstererek ve bana doğru yaklaştı. Bana sarılıp öptükten sonra Asaf’a döndü ve bir kolu hala bana sarılıyken, diğer elini Asaf’a uzatarak “Merhaba Asaf, hangi rüzgâr attı seni buralara” dedi. Yine aralarında bakışlarla savaş başlamıştı. Kelime yok. Harf yok. Sadece iki keskin bakış var.
“Kitap almaya gelmiştim de Luna’nın tek olduğunu görünce yardım etmek istedim” dedi Fatih’in uzattığı eli sıkarak.
“Öyle mi. Hiç gerek yoktu aslında. Ben ona yardım ederim. Yine de teşekkür ederiz” dedi.
Bende az önce düşmeden dolayı ağrıyan boynumu ovmaya çalışıyordum.
“Güzelim. Ne oldu sana böyle” dedi Fatih bana dönüp boynuma bakarken.
“Sorma Fatih ya. Dün akşam kitap okurken uyuyakalmışım. Sabah mumya gibi uyandım” dedim acıyla yüzümü buruşturarak.
“Ahh bebeğim ya. Ben sana kıyamam. Sen otur biraz masaj yapayım boynuna”
“Hiç gerek yok Fatih teşekkür ederim. Efsun gelsin izin isteyeceğim. Böyle çalışmak çok zor oluyor” dediğimde bu defa Asaf atıldı.
“Sen Efsun gelene kadar otur dinlen. Fatih ve ben hallederiz işleri. Sende kasaya bakarsın olur mu?”
“Çok sağol Asaf ama ben hallederim. Sana gerek yok” dedi Fatih birdenbire. Ben ise onun ona böyle davranmasına içten içe kızmıştım.
“Tamam. Madem yardım etmek istiyorsunuz hadi bakalım” dedim yerleştirilmesi gereken üç koliyi göstererek. İkisi de dikkatli bir şekilde kitapları yerlerine yerleştirirken bende kasada müşterilere bakıyordum. Arada da yanlarına gidip doğru yerleştirip yerleştirmediklerini kontrol ediyordum.
Öğlene doğru Efsun kitapçıya geldiğinde Asaf’ı ve Fatih’i kitapçıda görünce çok şaşırdı ama belli etmedi. Meraktan çatladığına emindim ama şuan bunu açıklayacak durumda değildim.
Efsun’un yerleştireceği kolileri de onlara yerleştirmiştim. O yüzden de Efsun da bütün gün rahat edecekti.
Atilla bey’i arayıp rahatsız olduğumu ve öğleden sonrası için izin istediğimi söyledim ve kitapçıdan çıktım. Benimle Asaf ve Fatih’te kitapçıdan çıktılar. Aralarından görünmez bir gerilim hattı geçiyordu ve ben bu hattın tam ortasındaydım.
“Ben eve geçiyorum. Yardımlarınız için çok teşekkür ederim” dedim ikisine de minnet dolu gözlerle bakarak.
“Rica ederim. Bende eve gidiyorum zaten. Birlikte gidelim” dedi Asaf.
“Olmaz. Benim sana bir şeyler sormam gerekiyor” dedi Fatih birden atılarak.
Onların arasında daha fazla kalmak istemediğim için hızla yanlarından uzaklaştım. Fatih’in Asaf’a karşı tavırları beni korkutuyordu. Bizi o halde görmesi hiç iyi olmamıştı. Umarım Asaf’a saçma sapan bir şeyler söylemez.
Eve geldiğimde kendimi hızla duşa attım. Boynuma sadece sıcak duş iyi gelebilirdi. Sonrasında tekrar kas gevşetici krem sürdüm ve üzerimi giyinip uzandım. İçtiğim ağrı kesici ve kas gevşeticinin etkisiyle gözlerim uykuya kapandı.