Her şey, Dicle’nin fikrinin sorulmadığı, adının sadece bir pazarlık malzemesi gibi geçtiği o dumanlı akşamda başladı. Mardin’in sert rüzgarı taş duvarları döverken, Mustafa Bey’in evinde alışılmadık bir ağırlık vardı. Mustafa, kendi evinde bile sesi yankılanmayan, gölgesi ağır gelmeyen bir adamdı. İbrahim Bey gibi kudretli, kapısından girerken ceket düğmeleten bir adamın evine gelmesi, hayra alamet değildi.
Dicle mutfakta, elleri titreyerek kahve fincanlarını dizerken, içerde dönen konuşmaların hayatını nasıl ateşe atacağından habersizdi. Mehmet’i daha önce hiç görmemişti. Adını duymuşluğu vardı ama yüzü zihninde bir gölge bile değildi. O akşam o eve gelenler, bir kızı değil; bir itaat sözünü almaya gelmişlerdi.
İbrahim Bey, tespihini şakırdatarak söze girdiğinde oda buz kesti:
"Mustafa Bey, uzatmayalım. Bizim oğlan Mehmet’e bir yuva lazım, senin kız Dicle de hanımlığıyla bilinir. Biz niyetimizi ettik, hayırlı bir iş için geldik. Allah’ın emri neyse o olsun deriz."
Mustafa Bey, karşısındaki bu heybetli adamın bakışları altında ezildi. Kendi içinde bir fırtına kopsa da, dışarıya sadece çaresiz bir kabulleniş yansıyordu. Gözleri kapı aralığından kendisine bakan eşi Delal Hanım’a kaydı. Delal, kızının bir yabancıya, hiç tanımadığı bir yüreğe emanet edilmesine karşı çıksın diye eşinin gözlerinin içine baktı. Ama Mustafa, o bakışlardaki sessiz feryadı görmezden gelmeyi seçti; çünkü İbrahim Bey’e "hayır" demek, bu topraklarda dertsiz başa dert açmak demekti.
Mustafa Bey, boğazındaki düğümü yutkunarak çözmeye çalıştı. Sesi, kendi evinin tavanında bile cılız kaldı:
"Siz buyurduysanız bize söz düşmez İbrahim Bey. Madem niyetiniz budur, biz de danıştık ettik... Kızımız Dicle, artık sizin de kızınızdır. Mehmet oğlumuzla yolları bir olsun."
Dicle, o an mutfak kapısının ardında dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Tanımadığı bir adamın kaderine, babasının iki dudağı arasından çıkan o zayıf cümleyle bağlanmıştı. Ne bir aşk vardı ortada, ne de verilmiş bir söz. Sadece büyüklerin kurduğu, gençlerin ise figüran olduğu bir oyun...
Mehmet ise odanın bir köşesinde, babasının gölgesinde sessizce oturuyordu. Bakışlarında bir damla bile heyecan yoktu; o da bu evliliğe kalbiyle değil, mecburiyetleriyle gelmişti. Dicle içeri kahveleri getirdiğinde, gözlerini yerden kaldıramadı. Mehmet’in ona bakan yabancı gözlerini hissetti ama o bakışlarda aradığı o şefkati değil, sadece bir kabullenişin soğukluğunu buldu.
O gece kesilen nişan kurdelesi, Dicle’nin boynuna dolanan bir ilmek gibiydi. Mustafa Bey’in makası vurduğu her darbe, Dicle’nin hayallerini birer birer buduyordu. Delal Hanım köşede sessizce gözyaşı dökerken, Dicle kendine ait olmayan bir adamın parmağına takılan o gümüş halkanın ağırlığı altında eziliyordu. Kimse sormamıştı, kimse merak etmemişti; o küçük kalbin kimi beklediğini...
Nişan merasiminin o ağır ve baskıcı havası dağılıp misafirler yavaş yavaş çekilmeye başladığında, evin avlusunda derin bir sessizlik hakim oldu. Mustafa Bey ve İbrahim Bey, mühürlenen bu akdin ağırlığıyla son çaylarını yudumlarken; Mehmet, babasının işaretiyle yerinden kalkıp kapı eşiğinde bekleyen Dicle’nin yanına yaklaştı. Aralarındaki mesafe sadece birkaç adımdı ama ikisi de birbirine fersah fersah uzaktı.
Mehmet, ceketinin iç cebinden zarif, beyaz bir kutu çıkardı. O zamanlar için oldukça lüks sayılan, gıcır gıcır bir cep telefonuydu bu. Hiç tanımadığı bu kadının eline kutuyu uzatırken sesi mekanik bir soğukluktaydı:
"Bundan sonra buradan konuşuruz Dicle. Babam dedi ki, birbirimizin huyu suyu nedir şimdiden bilelim. Al, bu senin."
Dicle, hayatında ilk kez bu kadar yakınında duran bir adamın yabancı kokusunu içine çekti. Elleri titreyerek kutuyu aldı. Parmakları kutunun soğuk plastiğine değdiğinde, bu cihazın sadece bir hediye değil, aslında dış dünyadan koparılıp Mehmet’in dünyasına bağlanacağı bir zincir olduğunu hissetti. "Teşekkür ederim," diyebildi fısıltıyla. Mehmet ise sadece başını hafifçe sallayıp arkasını döndü ve babasının peşinden karanlığa karışıp gitti.
O gece küçük nişan bitmiş, Dicle’nin odasındaki o beyaz kutu masanın üzerinde bir yabancı gibi parlamaya başlamıştı. Takip eden haftalar, Dicle için bitmek bilmeyen bir sınav gibiydi. Mehmet, her akşam aynı saatlerde arıyor veya kısa, mesafeli mesajlar atıyordu. Konuşmaları hiçbir zaman kalpten gelmiyordu; daha çok iki yabancının birbirine tahammül etme çabasıydı.
Mehmet; "Bugün ne yaptın?", "Evden dışarı çıktın mı?", "Annemler yakında büyük nişan için gelecek," gibi emir kipiyle karışık, monoton cümleler kuruyordu. Dicle ise her seferinde, bu adamın içinde bir gün kendisine dair bir sevgi kırıntısı yeşerir mi umuduyla nazikçe cevap veriyordu. Ancak Mehmet’in sesindeki o gizli boşluk, sanki ruhu başka bir yerlerdeymiş de bedeni sadece babasına itaat ediyormuş gibi bir his bırakıyordu Dicle’de. Birkaç hafta süren bu ruhsuz telefon trafiği, aslında Dicle’nin kalbinde uyanmaya çalışan o masum heyecanı yavaş yavaş söndürüyordu.
Ve sonunda o büyük gün, tüm Mardin’in konuşacağı "Büyük Nişan" günü gelip çattı. İbrahim Bey’in gövde gösterisine dönüşen bu merasim için hiçbir masraftan kaçınılmamıştı. Mustafa Bey’in mütevazı evi, aşiretin ağırlığı altında adeta eziliyordu. Avluya kurulan uzun masalar, kazanlarda kaynayan etler ve havada uçuşan zılgıt sesleri arasında Dicle, üzerine giydirilen ağır, taşlı nişanlığı içinde nefes almakta zorlanıyordu.
Aynada kendine baktığında, yüzündeki yoğun makyajın altında kaybolan o ürkek kızı gördü. Delal Hanım, kızının saçlarını tararken gözlerini kaçırıyordu; çünkü o da biliyordu ki bu şatafat, kızının sessiz çığlığını örtmek içindi. Avluya çıktığında, Mehmet’in yanında duran o yabancı heybeti bir kez daha hissetti. Takılan altınların ağırlığı boynunu bükerken, Mehmet’in kulağına eğilip sadece "Güzel olmuşsun," demesi bile Dicle’nin içindeki o boşluğu doldurmaya yetmemişti.
Büyük nişanın o gürültülü şenliği içinde Dicle, takılan her altında, kesilen her kurbanda aslında bir yıl sonra yaşayacağı o büyük yıkıma doğru adım attığından habersizdi. O akşam herkes eğlenirken, Dicle’nin tek bildiği; artık geri dönüşü olmayan, yalanlarla örülü bir hayatın kapısından içeri girdiğiydi.
Mardin’in en görkemli düğün salonlarından birinde, avizelerin sarı ışıkları altında devasa bir kalabalık toplanmıştı. Salonun her köşesinde İbrahim Bey’in nüfuzu hissediliyor, masalar dolup taşıyordu. Dicle, üzerinde ağır taşlarla işlenmiş, parıltılı nişanlığıyla yüksek bir tahtta otururken, kendini bir kraliçeden ziyade kafese kapatılmış bir kuş gibi hissediyordu. Ancak bu yabancı kalabalığın içinde ona nefes aldıran iki kişi vardı: Kız kardeşleri Fatoş ve Ayşegül.
Fatoş, ablasının titreyen ellerini bir an bile bırakmıyor, kulağına eğilip "Çok güzel oldun abla, sanki bir peri kızı gibisin," diye fısıldayarak ona güç vermeye çalışıyordu. Ayşegül ise ablasının terleyen alnını narince siliyor, nişanlığının kabarık eteklerini düzeltiyordu. İki kız kardeş, ablalarının bu mecburi yolculuğunda onun en sadık muhafızları gibi yanındaydılar. Onların varlığı, Dicle’nin o buz kesmiş yüreğine bir parça da olsa sıcaklık katıyordu.
Derken, salonun ortasında davullar zurnalar gürlemeye başladı. Halay başı çekildiğinde, yer gök inliyor gibiydi. İbrahim Bey’in akrabaları, ellerinde mendillerle salonun tozunu attırırken; törenin o ağır havası yerini gürültülü bir eğlenceye bırakmıştı. Mehmet, babasının zoruyla halayın başına geçtiğinde, yüzünde yine o alışılmış, donuk ifade vardı. Dicle de kız kardeşlerinin koluna girmesiyle halaya dahil oldu. Ayşegül ve Fatoş, ablalarını ortalarına alıp onu neşelendirmek için ellerinden geleni yapıyor, zılgıtlar eşliğinde omuzlarını sallıyorlardı. Ancak Dicle’nin ayakları ritme uysa da, kalbi o salondan çok uzaktaydı. Her adımında, her dönüşünde üzerindeki altınların şıngırtısı ona babasının zayıflığını ve kendi sessizliğini hatırlatıyordu.
Saatler süren o görkemli şatafat, nihayet gecenin sonuna geldiğinde salon yavaş yavaş boşalmaya başladı. Misafirler birer birer dağılırken, geriye sadece yorgunluk ve dökülen konfetiler kalmıştı. İbrahim Bey, Mehmet’e dönüp keskin bir bakış fırlatarak; "Oğlum, Dicle ve ailesini evlerine sen bırakacaksın, adettir," dedi.
Mehmet, itiraz etmeden arabasının kapısını açtı. Arabanın ön koltuğunda Mustafa Bey ve Delal Hanım otururken; arka koltukta Dicle, iki kız kardeşinin ortasına sığışmıştı. Yol boyunca derin bir sessizlik hakimdi. Sadece arabanın lastiklerinin asfaltla olan teması ve dışarıdaki rüzgarın uğultusu duyuluyordu. Mehmet, dikiz aynasından bir kez olsun arkaya, müstakbel eşine bakmadı. Bakışları sadece yoldaydı, sanki bir an önce bu görevi bitirip kendi gizli dünyasına kaçmak istiyor gibiydi.
Mustafa Bey’in evinin önüne geldiklerinde, araba durdu. Fatoş ve Ayşegül arabadan inip kapıda beklerken, Dicle inmeden önce Mehmet’e kısa bir an baktı. "İyi geceler," dedi cılız bir sesle. Mehmet, sadece başını hafifçe sallayarak "İyi geceler," diye karşılık verdi; sesi o kadar ruhsuzdu ki, Dicle’nin içindeki o son umut kırıntısı da o gece o arabanın içinde kaldı. Ailesi eve girerken, Mehmet motoru çalıştırıp hızla uzaklaştı.
Dicle, kapı eşiğinde durup uzaklaşan arabanın kırmızı stop lambalarını izledi. O gece o büyük salonda herkes onun mutluluğunu kutlamıştı ama o, aslında hayatının en yalnız gecesine adım attığını biliyordu.