1- Patronum.

2407 Words
Kendimi bazen yalnız hissediyordum. Bu gece de öyle bir geceydi. Sanki evren aniden soğumuştu. Kış mevsiminde olmanın da vermiş olduğu soğukluktan ötürü bedenim üşüyordu. Çok belli etmemeye çalışsam da yağmurdan korkuyordum. Bu koca evde tek başına yaşıyor olmak beni derin bir kedere sokuyordu. Sanki ruhumda bir şeyler parçalanıyordu ve ben bu parçalanan şeye bir isim veremiyorum gibiydi. Derin derin adımlar atarak pencerenin kenarına geçtim. Perdeyi yavaşça sağa çektiğimde gözlerim dalgın bir biçimde onu buldu. Baran Asilsoy. Siyah bir takım elbise, geriye doğru taranmış siyah saçları ve masmavi gözleriyle korumalarıyla konuşuyordu. O her zamanki soğuk bakışları yine etrafı tarıyordu. Sanki o anda tüm dünya ile bağlantısını kesmiş gibiydi. Herkes onun için yok gibiydi, sadece yalnızığıyla baş başa kalmıştı. Yakışıklıydı. Karizmatik bir adamdı. ''Allahım bana yardım et...'' dedim kendi kendime mırıldanarak. Bir adam nasıl bu kadar yakışıklı olabiliyordu? Bana göre erkekleri iyi gösteren detaylardan birisi gülümsemekti. Oysa Baran Bey asla gülümsemezdi. Buna rağmen çekici bir adamdı. Ben genelde komik eğlenceli ve sürekli olarak gülümseyen erkeklerden hoşlanıyordum. Baran Bey tam zıttıydı. O bambaşka bir adamdı. ''Sanki nefesim kesiliyor.'' Mırıldanmaya devam ettim. Onun gözünde basit bir hizmetçi olduğumu biliyordum. Ben onun hizmetçisiydim. O ise benim patronumdu. Yavaşça kapıya doğru yürüdüm. Dış kapıyı açtığımda Baran Bey aniden kafasını kaldırıp bana baktı. Birkaç saniyelik bakışmadan sonra hemen gözlerini kaçırdı. Her zamanki haliydi. Genelde ilk ben bakardım, o da kısacık bir bakışmadan sonra başkasına bakarak dikkatini dağıtırdı. Belki de benim dikkatimi dağıtıyordu bilmiyordum. ''İyi akşamlar...'' dediğimde boğazımda bir düğüm oluştu. Sesim o anda. ''Tam saatinde geldiniz.'' Gözlerini tekrar bana çevirdiğinde beni önce bir havadan süzdü. Üzerimde pembe renkte bir pijama takımı vardı. Normal günlük giydiğim kıyafetler ıslandığı için üzerime uyku kıyafetlerimi geçirmiştim. ''Tam saati cidden...'' dedi yanındaki koruma olan Asıf. ''Baran Bey her zaman tam akşam sekizi sıfır sıfır geçe burada olur.'' Asıf henüz yirmilerindeydi, uzun zamandır da ailesi Baran Bey'e çalışıyordu. Asıf'ın babası onu küçük bir yaşta buraya getirmiş ve Baran Bey'in himayesine sokmuştu. İyi birisiydi Asıf fakat benden hoşlandığını düşündüğüm için pek yakınlık kuramıyordum onunla. ''Çok konuşuyorsun Asıf çok...'' Bir elini Asıf'ın omzunun üstüne bıraktı. ''Neyse.'' Baran Bey, ondan uzundu. Asıf ise normal boy ortalamasına göre uzun olmasına rağmen kısa kalıyordu yanında. Baran Bey’e tekrar baktığımda bakışlarının benden tarafa olduğunu fark ettim. Bu akşam sanki normal bir akşam değildi. Bu akşam onda bir şeyler vardı. Normalde Baran Bey her zamanki edasıyla gelir, ardından kimseye bakmadan içeriye girerdi ama bu akşam özellikle bana fazlasıyla bakıyordu. Pijamam mı ona komik gelmişti? Derin bir nefes aldığımda gözlerinin içine baktım ellerim yana düştüğü sırada. ‘’Yemek yiyecek misiniz? Bugün en sevdiğiniz yemekleri yaptım.’’ Kaşları çatılı bir halde sağ tarafıma geçtiğinde onu takip etmeye başladım. O arada da Asıf’ın bakışları üzerimdeydi. ‘’Yemekte ne var?’’ Aralıklı kapının kolunu tutup içeriye geçmem içini elini uzattı. ‘’En sevdiğim yemek ne yani?’’ Onun en sevdiği yemeği biliyordum çünkü bu benim işimdi fakat uzun bir zamandan sonra belki de ilk kez uzun bir cümle kullanınca bana karşı; hafif bir şaşkınlık geçirdim o anda. ‘'Mantı...Fırında karnıyarık ve soslu sebze.’' Nefesimi dışarıya verdiğimde nefesimi tuttuğumu bile fark etmemiştim. Onun yanındayken neden heyecanlanıyordum ki? Baran Bey mutfağa geçtiğinde arkasından onu takip ettim. Burnuma hemen yoğun erkeksiz parfüm kokusu doldu. O kadar güzel bir parfümü vardı ki bazen burnumun direği sızlardı çünkü o gittikten sonra burnumda her zaman ona ait bir parfüm kokusu oluşurdu. Sandalyeyi çekmek yerine ayakta dikilmeyi tercih ettiğinde masaya bakıp ifadesiz bir suratla izledi sadece. İstemsizce bu durum karşısında üzüldüm. Tamam belki her an her durumda ondan bir cevap beklemiyordum ama en azından iyi davranmasını istiyordum. Bir adam nasıl sıfır tepkiyle yaşıyordu ki? Ölü gibi bir adamdı. Buradaydı, vardı ama yoktu. Kısa bir süre sonra nihayet sandalyeyi çekip oturmuştu. Tepsinin üzerindeki tabaklara göz gezdirdim. Küçük bir gurur dalgası içimi kapladı. Çünkü yaptığı yemekler, onun en sevdikleriydi. Özellikle bilerek en sevdiği yemekleri seçmiştim. Yemek yapmayı sevdiğim için, her zaman her durumda kendimi yemek yaparken buluyordum. Gözlerinin önüne, buharı hâlâ tüten mantıyı ve nar gibi kızarmış karnıyarığı koyarken içimde bir neşeyle konuşmaya başladım. “Bugün mutfakta özellikle bu yemekleri yapmak istedim, Baran Bey,” dedim heyecanımı saklamaya bile çalışmadan. “Mantıyı bildiğiniz gibi el açması yaptım. Hamuru biraz dinlendirdim ki daha yumuşak olsun, sonra ince ince kestim. Yoğurdu da kendim mayaladım, hafif ekşimsi bir tadı olsun istedim. Sarımsaklı yaptım ama size ağır gelmez umarım?” Sarımsaktan nefret ettiğini düşünüyordum fakat yine de bir kez olsun mantıyı sarımsakla yemesini istiyordum. Bir insan neden mantıyı sade yerdi ki? Mantıyı mantı yapan şey sosuydu. Gözleri bir an mantıya kaydı. Bakışlarında hafif bir kıpırtı gördüm ama yüzü hâlâ ifadesizdi. Çatalını aldı ve mantıya dokundu ama hemen ağzına atmadı. “Ellerine sağlık,” dedi, kısa ve düz bir sesle. Ne memnuniyet vardı sesinde ne de heyecan. Ama ben duracak gibi değildim. “Bir de karnıyarık yaptım!” dedim, biraz daha ileri eğilerek. “Patlıcanları közleyerek hazırladım, iç harcı da bol kıymalı. Soğanı iyice kavurdum, domatesle karıştırdım, sonra baharatlarını ekledim. Hafif tarçın koydum, çünkü tarçın kıymaya çok yakışıyor, bilirsiniz…” Anlatırken gözlerinin içine baktım. Ama o, sadece çatalını mantıya batırıp sessizce yemeye başladı. “Hımm…” diye mırıldandı ama yüzünde hiçbir duygu yoktu. Ne bir gülümseme, ne de beğendiğini gösteren bir bakış. İçimde küçük bir hayal kırıklığı oldu ama yine de devam ettim. “Yanına da yoğurt koydum, çünkü mantı yoğurtsuz olmaz! Hatta üzerine tereyağı ve pul biber gezdirdim, ama çok yakmadan, sadece hafifçe kızartarak… Fazla yağlı sevmiyorsunuz diye fazla dökmedim.” Baran Bey kaşlarını hafifçe kaldırdı, başını sallayarak yoğurttan bir kaşık aldı. “İyi,” dedi sadece. Sadece iyi. O kadar heyecanla anlatmıştım, o kadar uğraşmıştım ve tek söylediği kelime iyi miydi? İçimde hafif bir sızı oldu ama belli etmemeye çalıştım. “Sevdiniz mi?” diye sordum gözlerimi kaçırarak. Kısa bir sessizlik oldu. Sonra yemeğine odaklanarak, çok da hevesli olmayan bir sesle “Evet, güzel olmuş,” dedi. Ne gülümsedi, ne de gözlerini uzun uzun yüzümde gezdirdi. Sadece yemeğine devam etti, sanki bu yemekleri çok sevdiğini bilmiyormuşum gibi… Sanki bu anın benim için ne kadar önemli olduğunu fark etmiyormuş gibi… Ama yine de yetti. Çünkü o, o kadar soğuk, o kadar mesafeliydi ki bu bile benim için büyük bir şeydi. ''Tarçın sevmiyor musunuz?'' diye sordum çekinerek. Sadece basit bir cevap almak istiyordum. Tarçın sevmiyor muydu? Oysa ben tarçını seviyordum. ''Bilmiyorum...'' dediğinde ceketinin düğmelerini açıp çatalını mantıya batırdı. Bir tane parçayı çatalla ayırıp ağzına attıktan sonra karnıyarığa acıyan gözlerle baktı. ''Dünyanın en ilginç mantısı...'' Sarımsaklı yoğurt sosuna ise hiç dokunmamıştı. Baran Bey fazla ketumdu. Ben neşeli bir kadındım. Konuşmayı çok severdim. Konuşmayı çok sevdiğim için de fazlasıyla uzun cümle kurabiliyordum. Onun da bana benzediğini elbette sanmamıştım ilk başta fakat yine de küçük bir adım bekliyordum. Neden yanımda şeffaf değildi ki? ''Kötü mü?'' diye sordum. Dudakları belli belirsiz gülümsedi ama hemen ifadesini toparladı. ''Kötü değil.'' Hayır kötüydü. Yüz ifadesinden anlamıştım. Ayrıca alınmıştım da. ''Gerçekten kötü...'' ''Değil,'' dediğinde peçeteyle ağzının kenarını sildi ardından cevap verdi, ''Bu akşam pek aç değildim.'' Tek kaşım havalandı. ''Neden?'' ''Ne neden?'' ''Yemek mi yediniz?'' diye sorduğumda amacım neydi tam olarak bilmiyordum. Gülümsedi. ''Gibi gibi.'' Baran Bey, masasının başında sessizce yemeğini yerken ben de tepsiyi topladım. İçimde garip bir tatmin duygusu vardı ama bir o kadar da buruk hissediyordum. Bunca heyecanla yemekleri anlatmış onun sevdiği her detayı düşünerek hazırlamıştım. Ama tek alabildiğim, “iyi” ve “güzel olmuş” gibi kısa, ruhsuz cevaplar olmuştu. Yine de bir şeylerin değiştiğini hissediyordum. Normalde benimle bu kadar bile konuşmazdı. Belki de gerçekten yorgundu. Belki de onun için bu bile fazlasıyla samimi bir şeydi. Tabağını alırken göz ucuyla ona baktım. Çatalını yavaşça bıraktı, bir elini masaya dayadı ve diğer eliyle alnını ovuşturdu. Gözleri biraz dalgın görünüyordu. O hâlini gördüğümde içimde bir şeyler kıpırdadı. Maviliklerinde sanki hüzün vardı. “Size bir kahve yapayım mı, Baran Bey?” Başını hafifçe kaldırdı, gözleriyle beni süzdü. Kaşları her zamanki gibi hafif çatık, yüzü ifadesizdi. “Olur,” dedi kısa bir şekilde. Hemen ocağa yöneldim, ama giderken bir an duraksadım. O hâlâ sandalyede oturuyor, hareket etmiyordu. Birden içime garip bir his doldu. Sanki arkamdan bakıyordu. Düşünmemeye çalışarak ocağın başına geçtim. Kahve makinesini değil, bakır cezveyi aldım. Çünkü biliyordum ki gerçek Türk kahvesi, ağır ağır, köpüğüyle birlikte pişirilmeliydi. Kahveyi ölçüp cezveye koyarken içimden ona bir şeyler daha söylemek geçti. Konuşmak istiyordum. Normalde cesaret edemezdim ama bu akşam bir farklıydı. “Sizin iş yerinde nasıl bir patron olduğunuzu merak ediyorum,” dedim, arkam dönükken. “Sert misiniz? Çalışanlarınız sizi seviyor mu?” Bir an sessizlik oldu. Cevap vermeyecek sandım. Ama sonra, hafif kısık bir sesle konuştu. “İşim gereği disiplinli olmam gerekiyor.” Gözlerimi devirdim. Tipik Baran Bey cevabı. “Disiplinli olmak başka, sert olmak başka ama,” dedim, gülümseyerek. “Bazen çok sert olduğunuz söyleniyor mu? Hani şu gergin bakışlarınız falan…” Bir an duraksadım ve arkamı dönmeden ekledim: “Gerçi, ben bizzat deneyimledim.” Cezvedeki kahveyi karıştırırken bir yanıt bekledim ama gelmedi. Döndüğümde onu hâlâ sandalyede, aynı şekilde otururken buldum. Kollarını sandalyenin kolçaklarına bırakmış, beni izliyordu. Ama yüzü hâlâ ifadesizdi. Bir kaşımı kaldırdım. “Baran Bey? Yoksa çalışanlarınıza karşı da böyle mi yapıyorsunuz? Bir şey soruyorlar, siz tek kelimeyle geçiştiriyorsunuz?” Bu sefer kaşlarını hafifçe kaldırdı. Ama yüzüne bir tebessüm falan yerleşmedi. “İşim gereği fazla konuşmaya vaktim olmuyor,” dedi. İç çektim. “Evet, evet. Tipik patron bahanesi,” diye mırıldandım. Kahvenin köpüğünü kaşıkla fincana paylaştırırken ekledim. “Bence biraz daha sıcak olmalısınız. İnsanlar sizinle konuşmaktan çekiniyor olabilir.” “Öyle mi diyorsun?” Bu sefer sesi daha alçaktı ama içinde hafif bir alay tonu sezdim. Sanki söylediklerim onun için pek anlam ifade etmiyordu. Kahveyi alıp ona götürdüm. Önüne bıraktım. Bakır cezvedeki o ince köpüğü tam kıvamında olmuştu. Kendimle hafif bir gurur duydum ama onun buna bir tepki vermeyeceğini de biliyordum. Muhtemelen mantım kadar ilginç bulacaktı. Neden yemeklerimi beğenmiyordu ki? “Şeker koymadım. Siz şekersiz içersiniz, değil mi?” Başını hafifçe salladı. “Evet.” Yine tek kelime. Ben de kendi kahvemi aldım ve tam karşısına oturdum. Fincanı elime alıp bir yudum aldım. Kahvenin o yoğun tadı ağzıma yayıldı. Gözlerimi hafif kapatıp derin bir nefes aldım. “Bu anı seviyorum,” dedim, biraz kendi kendime konuşur gibi. “Kahve içerken her şey birkaç saniyeliğine duruyor gibi hissediyorum.” Baran Bey, kahvesinden ufak bir yudum aldı ama hiçbir şey söylemedi. Bir süre sessizce içtik. O hep böyleydi. Mesafeli, soğuk, ketum. Ama ben onunla konuşmaya devam ettikçe, en azından bu duvarları biraz olsun kırabileceğimi umuyordum. “Gerçekten hiç gülmez misiniz, Baran Bey?” diye sordum bir anda. Kaşlarını hafif kaldırdı. “Gerekli olduğu zaman.” Gözlerimi devirdim. “Ne demek gerekli olduğu zaman? Gülmek için illa bir sebep mi olması lazım?” Bu sefer gözlerini kahvesine dikti, ama yanıt vermedi. İçimde hafif bir hüsran oldu ama hemen geçiştirdim. Sonuçta bu Baran Bey'di. Onun bir gecede değişmesini bekleyemezdim. Ama en azından, bu akşam masada oturmuş, yemek yemiş, sohbet etmeye çalışmıştık. Bu bile küçük bir adımdı. Ve ben, onun buz gibi duvarlarını ne kadar zor olursa olsun aşmak istiyordum ‘’Kaç yaşındasın?’' diye sorduğunda bu soruyu ondan beklememiştim. Neredeyse birkaç dakika önce ona işiyle ilgili sorular sormuş hiçbirine de cevap alamamıştım. O ise bu soruyu yöneltmişti. Ayrıca normalde yaşımı da bilmesi gerekiyordu. ‘’Yirmi dört...’’ dedim sessizce mırıldanarak. Nefesini dışarıya verdiğinde gözleri gözlerimi buldu. ‘’Aslında güzel bir yaş...Evli miydin Efsun sen?’’ Baran Bey özel hayatımla ilgili soru mu soruyordu yoksa? Ben mi yanlış görüyordum? Ya da duyuyordum. Dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu. ‘’Aslında bir nişanlılık dönemi geçirdim. Evlenemeden ayrıldık zaten.’’ Ailemin zoruyla nişandırılmıştım fakat bu detayı ona söylememe gerek yoktu. Bir vakitler sancılı bir sürecim vardı. Henüz on dokuz yaşındayken başkasıyla nişanlandırılmıştım. Nişanlandırıldığım adam ise ruh hastasının tekiydi. Zamanla bir şekilde büyük olaylar çıkararak nişan bozulmuştu. Eğer nişan bozulmasaydı şu an beş yıllık belki de dört yıllık evli bir kadın olacaktım. Bu büyük bir esaret demekti. İnsan sevmediği birisiyle nasıl evlenirdi ki? Gözlerini kıstığında bakışları ifadesizdi. ‘’Neden ayrıldın özel değilse eğer?’’ Duraksadı. ’'Neyse beni ilgilendirmez.’’ Ona söylemek istiyordum ama beni yadırgayacağını düşünüyordum. O yüzden susmayı tercih ettim. Uzun bir süre daha daha kahvesiyle oyalandıktan sonra ben de bulaşıkların başına geçtim. Mutfakta bulaşıkları toparlıyordum. Sessizliği sadece suyun akışı ve tabakların birbirine çarpma sesi bozuyordu. Baran Bey de sadece beni izliyordu. Genelde kahvesini içtikten sonra odasına geçerdi ama bugün ilk kez burada kalmıştı. Ben bulaşıkları yıkamaya devam ederken cebinden telefonunu çıkardı. O anda ekranına bir bakış attı, sonra yüzü hafifçe gerildi. Telefonu açmadan önce bile bir şeylerden hoşlanmadığını anlamıştım. Derin bir nefes aldı ve cevapladı. “Efendim?” Ses tonu her zamanki gibiydi. Tok, otoriter ama ölçülü. Ama birkaç saniye sonra karşıdan gelen sese göre kaşları hafifçe çatıldı. Ben de işime devam ediyor gibi yaptım ama içimde dayanılmaz bir merak vardı. Kim aramıştı ki yüzü böyle gerilmişti? Telefonu diğer eline alıp daha dik durdu. “Bu konu kapandı,” dedi sert bir şekilde. İçimden istemsizce Ne konusu? diye geçirdim. Bardağı kuruluyormuş gibi yaparak biraz daha yaklaştım. Amacım kesinlikle onu dinlemekti zira neden sinirlendiğini merak etmiştim. “Anne, söyledim sana. Ben evlenmek istemiyorum!” Elimden tabak düşüyordu neredeyse. Evlenmek mi? Gözlerim büyüdü ama hemen kendimi toparladım. Sessizce hareket etmeye dinlemeye devam ettim. “Bana uygun bir kız bulduğunuzu düşünüyorsunuz, öyle mi?” diye tekrarladı, sesi alaycıydı ama içinde açıkça bir öfke de vardı. “Beni kimseye yamamaya çalışmayın. Ben kimseyle evlenmeyeceğim.” Boğazım kurudu. O kadar net ve sert söylemişti ki, içimde garip bir his oluştu. Karşıdaki kişi, kim olduğunu tahmin edebiliyordum, muhtemelen annesi ya da bir aile büyüğü—bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama Baran Bey sabrını tamamen yitirmiş gibiydi. Birisi onu kızdırmıştı ve bu kişi annesiydi. “Ben bir karar verdiysem, o karar değişmez,” diye devam etti sesi giderek yükseliyordu. “Bu konuyu bir daha açmayın. Anladınız mı?” Daha önce onu hiç böyle görmemiştim. Evet, her zaman mesafeliydi. Soğuktu. Ama bu kadar öfkeli, bu kadar sert olduğu bir an görmemiştim. Buz gibi bir sessizlik oldu. Karşı tarafın ne dediğini duyamıyordum ama Baran Bey’in yüzü iyice gerildi. Sonra, “Yeter!” diye bağırdı. İçimde bir ürperti oldu. Elimdeki kuruluğu bırakıp hızla arkamı döndüm, sanki hiçbir şey olmamış gibi dolapları düzenliyormuş gibi yapmaya başladım. O sırada o, telefonu kapattı ve tezgâha sertçe bıraktı. Derin bir nefes aldı. Ellerini beline koydu, başını hafifçe eğdi. Gergindi, sinirliydi ama aynı zamanda yorgun görünüyordu. Onu hiç böyle görmemiştim. Ben de hissettiğim garip ağırlıkla baş başa kalmıştım. Ne olduğunu bilmiyordum ama bir şey kesinleşmişti: Baran Bey’in hayatında kimse yoktu. Ve kimseyi de istemiyordu. Ama neden? Ve çok sonra bir silah sesi duyuldu. Mutfak camına gelen kurşunla birlikte kendimi bir anda yerde buldum. Baran Bey elini belime geçirerek üstüme doğru yattı ve beni kurşunlardan korudu. O anda ne olmuştu asla anlamıyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD