Nazlı'dan
Evin en yüksek yerine çıkıp bağırmak isterdim. İçimde ne var ne yok rüzgara bırakmak. İçimde kalmış tüm acıları rüzgar alıp götürür müydü. Kaybettiğim yılları geri getirir miydi?
Ya beni bu hayatta tek başıma çaresiz bırakan annem ve babamı, onları geri getirebilir miydi. Urfa'nın uçsuz bucaksız bozkırında belki de en büyük ve en zengin aşiretin tek kız torunuydum. Saray gibi taş konak, içinde yaşayan dokuz akrabamla tek başıma kalmıştım.
Babam ben yedi yaşında kör kurşuna kurban giderken annem, çıkan dedikodular yüzünden kendi canına kıymış. Dedemin iki oğlu dört kızı olurken en büyük oğlu yani benim babam ölünce ağalık tek kalan oğlan çocuğuna yani amcam Cemal ağaya kalmış.
Cemal ağanın iki karısı ve altı oğlu vardı. İlk karısı Zümrüt hanım ağa, ikinci karısı Hüsna hanım.
Hüsna hanım hayatını esrarengiz bir şekilde kaybederken geriye bir oğlan çocuğu bırakmıştı. Tarık ağam, evin en küçük oğlu, annesi ölünce buralarda barınamamıştı. Okuyup doktor olmuştu. Ağalık düzenine karşı bir adamdı.
Ben mi?
Ben sevilmeyen yeğen, babamın evinde hizmetçilerle aynı yerde ve aynı görevi gören Nazlı POLAT aşiretin tek kız torunu. Anasının adı orospu olarak anılan bir kız çocuğu.
Beni tek koruyup kollayan dedem de hastalanıp yataklara düşünce amcam ve karısı konakta istedikleri gibi at koşturmaya başlamıştı.
Dedemle bir tek ben ilgileniyordum. Bir de dedeme sağdık Cihat abi ve onun karısı Ayşe ana. Bana da çok analık ediyordu sağolsun.
Evde bulunan gelinler bile benden daha iyi bir konumda olurken benim odam yardımcıların kaldığı katta, küf kokan bir odaydı.
İşte benim, küle çevrilmiş yeniden doğuş hikayem.