Haksız yere suçlanmak ve iftiralara maruz kalmak oldukça kötüydü. İnsanların ön yargıları ve can yakıcı zehirli sözleri ne yazık ki her zaman bizimle olacaktı.
Buna alışmıştım ama o adamın bugün söyledikleri yenilir yutulur şeyler değildi. Beni çok ağır bir şeyle suçlamıştı. Çarşıdaki bütün insanların öyle düşündüğünden adım kadar emindim.
Çarşıdaki olay hızla yayılmış ve pastaneye gitmeden önce dedem bunu öğrenmişti. Babam bunlara alıştığı için pek umursamıyordu ama dedem, amcam ve Baran oldukça öfkeliydi. Haksız yere bize dil uzatmalarını kabul etmiyorlardı.
Dedem olayları öğrenir öğrenmez Hasan amca ve birkaç adamını da alarak ortalıktan kaybolmuştu. Ve saatlerdir pastanenin kasvetli havasının yok olması için elimden gelenini yapıyordum. Müşteriler sırf olayları daha iyi öğrenmek için pastaneye akın etmişlerdi ve bu durum Baran'ın canını sıkmıştı.
Dicle, belli etmemeye çalışsa bile hâlâ üzgündü. Benim aksime Dicle öfkelenmek yerine sakin kalmaya çalışan biriydi. Şiyar'da oldukça gergindi.
Bir ara çarşıya çıkıp herkese haddini bildirmek isteseler bile babam onları sertçe uyarmıştı. Fırat ise gayet sakince mutfakta pasta yapmaya devam ediyordu.
Oturduğum masadan gelen müşterileri süzerken, Baran'ın önümde durmasıyla kafamı kaldırıp, Baran'ın sinirli ve gergin yüz hatlarına baktım. "Dedem, Kerem'i Demhat'tan almış." Der demez, dışarıdan gelen silah sesiyle irkilerek Korkuyla Baran'a baktım. Umarım tahmin ettiğim şey değildir.
Tekrar silah sesini işitmemle korkuyla ayağa kalkarak, Pastaneden hızla dışarıya çıkan insanlara baktım.
Fırat, Şiyar ve Dicle hızla mutfaktan çıkarken, pastanenin kapısından içeri giren yaklaşık on beş yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim, hafif kilolu çocuk, Fırat'a bakarak, "Azad Dıldar, Kerem'in kafasına silahı dayamış!" dedi, korkuyla.
Bir an bütün bedenimdeki sıcak kanın çekildiğini ve yerine tenimin buz kesildiğini hissettim. Dedem'in deliliği tutmuştu yine.
O korkuyla nasıl pastaneden çıktığımı ve nasıl meydana gittiğimizi pek hatırlamıyorum. Hatırladığım son şey, o çocuğun gözlerindeki korkuydu.
Toplanan kalabalıktan sesler ve uğultular yükseldikçe, insanların arasından geçerek dedemle göz göze geldik. Gözlerindeki öfke o kadar şeffaftı ki, gözlerine bakan korkudan bir daha kafasını kaldırıp dedeme bakamazdı.
"Size aileme ve namusumuza dil uzatacak hakkı kim veriyor!" Diye bağırdığında, elindeki silaha korkuyla baktım. Kerem denen adam, kanlar içinde yere diz çökerek oturmuştu. Dedem namlunun ucunu kafasına dayamıştı. Elleri arkada bağlanmış, ve sağ kaşı patlamıştı. Kaşından akan kanı yüzünde uzun bir çizgi oluştururken, dudağının kenarında kurumuştu. Alt dudağı da patlamış ve yarası oldukça kötü görünüyordu.
O adama her ne kadar kızgın olsam bile dedemin elinden geçtiği için onun için bir an üzülmüştüm. Çünkü dedem sinirlenince oldukça gaddar ve gözü kara birine dönüşüyordu. Ne olursa olsun affetmez ve siniri geçinceye kadar eziyet ederdi.
Kalabalık birden sessizleşince, Kerem başını kaldırıp yardım istercesine gözlerime baktı. "Kimse namusuma laf edemez!"
"Dede," dedim, korkuyla. Koluma dokunan elin sahibi beni kendine çektiğinde konuşamayıp, korkuyla omzumun üstünden yanımda duran Demhat'a baktım. Sağ kolumu hafifçe sıkarak kulağına eğildi. "Korkma... Sadece insanların gözünü korkutuyor." Dediğinde, gözlerimi kapatarak kafamı sallamakla yetindim. Dedemin bir gün bu siniri yüzünden katil olmasından korkuyordum.
Dedemin öfkeli bakışları toplanan kalabalıkta dolaşıp, üstümde durdu. "Xezal, kızım de hayde ne yapayım bu ite?!"
Bir an gözlerimi kapatarak toparlandım. Güçsüz görünmek istemiyordum. Demhat'tan bir adım ileri giderek omuzlarımı dikleştirdim. "Affet," dedim, gayet güçlü ses tonumla. "Cahilliğine ver dede."
Dilimle dudaklarımı ıslatarak insanlara baktım. "Ama... Bir daha namusumuza dil uzatırlarsa o dillerini kesersin!" Gözlerinin içine baktığım herkes hızla gözlerini benden çekerken, alayla gülümsedim. İnsanlar dedemden ölesiye korkuyordu.
Dedem, kafasını ağırca sallayıp, silahı Kerem'in kafasına bastırdı. "Affetmiyorum!" der demez ortalığı kaplayan gür silah sesiyle, çığlıklar yükseldi ve gözlerim bir el tarafından kapatılıp döndürüldüm. Gözlerimdeki el çekilince Demhat'ın sert göğsüyle bakıştım. Kalbim korkutuğu şeyin gerçekleşmesiyle hızla atarken, korku kalbimin üzerinden sürünerek bütün bedenimi esir aldı.
İçimden düşündüğüm şeyin gerçekleşmemesi için dua etmeye başlamıştım. Ama kulaklarıma dolan Vah sesleri beni daha çok korkutuyordu. Kandan korktuğum için ne yazık ki arkama dönemiyordum. Tek yaptığım şey, Demhat'tan iyi bir şey duymaktı.
"Bir dahaki sefere kurşunun girdiği yer bacağın değil, başka bir yerin olur!" Dedemin sesiyle bir an Kerem'in acı dolu inlemesini duydum. Tam arkamı döneceğim sıra Demhat başımı göğsüne hapsetti. "Arkana bakma, kan var." Dediğinde bir an şaşkınlıkla kafamı kaldırıp Demhat'ın yüzüne baktım.
Beni kan tuttuğunu nereden biliyordu?
Kaşlarımı çatarak ona sorarcasına baktığımda, hafifçe gülümseyip tekrar kafamı göğsüne bastırdı. Burnum göğsünün ortasında esir kaldı. Ve bütün ciğerlerim kokusuyla doldu.
"Bana neden deli Azad dediğinizi unutmuşsunuz! Size hatırlatmam şart oldu!" Kalabalık uğultularla cevap veriyorlardı ama korkudan sadece geveleyip duruyorlardı.
"Azad Bey!" Bu ses Zınar Şanlı'ya aitti. "Duyduklarım doğru mudur?" gür sesi içimdeki merakı uyandırırken, arkamı dönek istiyordum artık. Ama döner dönmez bayılacağımı biliyordum.
"Alın şunu hastaneye götürün!" Dedem'in sesini işittim. Sesinden biraz sakinleştiğini anlamıştım. "Doğrudur Zınar ağa." Ayak sesleri arttı ama ne olduğunu anlamadım. Kerem'in iniltileri uzaklaştıkça onu buradan götürüldüğünü anladım.
Umarım yerde kan görmem. Demhat'ın kokusu ne kadar hoş olsa bile artık ondan ayrılmam gerekiyordu. Çünkü şu an nelerin olduğunu ölesiye merak ediyordum.
Başımı kaldırıp, Demhat'ın yüzüne baktığımda kafasını eğerek bana baktı. "Yerdeki kanı görmek istemezsin." Dedi, sessizce. "Sorun değil, bayılmam." Deyip, ondan ayrıldığımda arkama dönmeden önce endişeyle bana bakan Dicle'yle bakışlarımız kesişti. Sessizce tekrar önüne döndüğünde, Baran, Fırat ve Şiyar'a da bakarak arkamı döndüm. Hepimiz oldukça gerilmiştik. Neyse ki dedem sadece bacağına sıkmıştı. Ve neyse ki Demhat'ın tek hareketiyle etrafımızdaki adamlar yerdeki kanı gizlediler.
Zınar ağa İle dedem yan yana durduklarında, bakışlarıyla bir şey anlaştıklarını hissettim. Zınar ağa bakışlarını dedemden usulca çektiğinde kalabalığa bakarak gözleri üstümde durdu. "Azad'ın torunu benim gelinimdir! Bunu bilmeyeniz kalmamıştır diye biliyorum!" Stresten alt dudağını ısırmaya başlamıştım. Bu büyükler ve aşiretin işleri her zaman bana ürkütücü gelmişti. Şimdi bile ürküyordum.
"Onun namusu artık bizim namusumuzdur! Namusuna laf getiren bize laf getirmiştir!" Bakışlarını benden çekerek tekrar kalabalığa baktı. "Sakın ola bir daha namusumuza dil uzattığınızı görmeyeyim! Yoksa Azad Bey'in yapmadığını ben yaparım! Alnının ortasına vurur ağaca bağlarım! İbretlik olarak tek kemiği kalana kadar orada kalır!" Sağ elindeki bastonu yere sertçe vurduğunda, irkilerek bir adım geriye gittim. "De hayde şimdi dağılın! Bir daha da sizi uyarmam ona göre!"
Kalabalık bir an tekrar uğultularla dolarken, dedemin elindeki silah tekrar patladı. "De hayde dağılın!" Dedem öfkeyle bağırdığında herkes kaçışarak uzaklaşmaya başladı.
"Deli Azad, o silahı beline koy. Jandarmaları toplama başımıza." Zınar ağa bıyık altında gülerek konuştuğunda, şaşkınlıkla karşımdaki yaşlı adamları izliyordum.
Dedem, tebessümle elindeki silahı Hasan amcaya uzatarak bastonunu eline aldı. "Buraya kadar gelmişken, bir kebabımızı yemeden bırakmam seni Zınar ağa."
"De hayde o zaman," Zınar ağa bana yaklaşarak karşımda durdu. "Gelinimle yiyelim bakalım. Hem altınları da konuşmadık." Az önceki sinirli hallerinden eser kalmamıştı. Bu yaşlılar beni korkutuyordu.
Zınar ağa ile geçen bol acılı yemekten sonra, Dicle'yle eve dönmüştük. Altın konusuna hiç dahil olmamıştım. Çünkü bu evlilik sadece oyundu bu yüzden altın pek sorun değildi benim için. Zaten aşiret ağasının düğünü olduğu için kilolarca altın toplanacaktı. Üstelik düğün günü onları saatlerce taşıyacaktım. Düşüncesi beni şimdiden yormuştu. Yol yakınken vazgeçmek bu kadar kolayken ısrarla devam etmek istiyordum.
Konağa girer girmez kendimi avlunun sedirine attım. "Dicle! Xezal! Ne oldu?" Halam endişeyle karşımızda durduğunda, Dicle, sıkıntıyla nefesini bırakıp, yemek masasına oturdu. "Hiç sorma halam. Dedemin deliliği tuttu yine." Dediğimde, sinirle yanımda durup "Biliyorum kız! Bana olayları tam anlatın! Gülnaz Hanım aradı her bir şeyi söyledi! Seni çarşıya gönderdiğime pişman ettirdi!"
Kaynanamın varlığı beni rahatsız ediyordu. Fazla otoriter ve sert biriydi. Bana karşı mı böyle yoksa zaten yapısı mı böyle bir anlam veremiyordum.
Halam sedire oturduğunda Dicle ona her şeyi anlatmaya başladı. Tabi halam yaptıklarıma sinirlense bile Kerem'i dövmediğim için üzülmüştü de.
🔮
Yorgun ve gergin geçen bir günden sonra nihayet evdeki sinirler düzelmişti. Dedemler eve geldiklerinde hepsinin yüzü gülüyorlardı. Bu benim için çok iyi olmuştu. Çünkü bu akşam gitmem gereken bir düğün vardı ve yakalanırsam az hasarla kurtulurdum.
Dicle, Şaika abla ve Sevda'ya serviste yardım ederken, ben de avludaki yemek masasını kurmakta yardım ediyordum. Bugün avluda yemek yemek istemiştik. Merdivenlerden gelen adım sesleriyle, kafamı kaldırıp Baran, Şiyar ve Fırat'a gülümsedim.
"Yakışıklı prensler," elimdeki tabağı masaya bırakarak Baran'a doğru ilerledim. "Nasılsınız bakalım?" Oldukça tatlı görünmeye özen gösterdim. Çünkü bu gece için onları da yanımda götürmeliydim. "Hayır Xezal. Hiçbir yere gitmiyorsun." Fırat sertçe konuşup yanımdan geçtiğinde, omuzlarımı silkerek Şiyar'a baktım. "Amca... Bir saat tek kalalım." Dedim, yalvararak.
Gülümsediğinde bir an izin verecek zannetmiştim ama karşımda durarak, "Hayır... Kesin ve net." Deyip, o da Fırat'ın arkasından sedire oturduğunda, Baran'la yalnız kaldık. "Demhat ağayı hiç sevmiyorum ama onunla git." Bana göz kırparak saçımı okşadıktan sonra, sedire oturduğunda omuzlarımı düşürerek arkasından bakakaldım.
"Ciddi misiniz?" diye sordum, hayal kırıklığıyla. İlk kez beni reddediyorlardı. Aynı anda, "Evet." Dediklerinde dedemin baston sesiyle onlara sinirle bakıp mutfağa girdim.
Dedemden ve babamdan izin alsam buna asla izin vermezler. Halam desen o bütün herkese söyler. Geriye sadece Demhat kalıyordu. Sanırım onunla gitmemde bir sorun yoktu. Ama o da ağaydı. Bir çingene düğününe katılmaz diye düşünüyorum.
Masa tamamen hazır olduğunda hep beraber masaya geçtik. Dedem ve babam yine masanın baş uçlarındayken, Baran, Şiyar ve Fırat dedemin sağına geçtiler. Halam ve Dicle'yle birlikte biz de yan yana dedemin soluna geçtik.
Masadaki sessizlik hiç de hayra alamet değildi. Dedeme göz ucuyla baktığımda, derin düşüncelerinden çıkarak, "De hayde afiyet olsun." Dediğinde, hep beraber Bismillah çekerek yemeğe başladık.
"Yarın akşam Zınar ağalara konuk olacağız. Ona göre hazırlanın." Dedi dedem, yemeğine devam ederken.
"Hepimiz mi gideceğiz?" diye sordum. "Neden onlar buraya gelmiyor? Oraya gitmesek?" O konaktaki herkes oldukça tatlıydı -Gülnaz Hanım hariç!- Açıkçası oraya gitmek istemiyordum. Neden olduğunu bilmiyorum.
"Xezal, artık sorun çıkartma!" Dedem, bir an elindeki kaşığı masaya bırakarak bana baktı.
"Geldiğinden beri arkanı toplamaktan bıktım! Artık küçük kız değilsin... Büyüdün ve en yakın zamanda Hanım ağa olacaksın! Kendine çeki düzen ver!" Yüzündeki sinire anlamsızca bakakalmıştım. Bu sefer nasıl bir hata yaptığımı bilmiyordum.
Kaşlarımı çatarak, elimdeki çatalı masaya bıraktım. "Dede karın ağrını direkt söyle istersen," dedim, sertçe. "Bu sefer ne yaptığımı bilmiyorum."
"Bir karın ağrım yoktur." Dediğinde, üstelemeden kafamı salladım. "Tamam... Madem karın ağrın yoktur," ayağa kalkarak sandalyemi düzelttim. "O zaman size afiyet olsun! İyi geceler." Bakışlarımı dedemden çekerek merdivenlere yöneldim.
Dedemin neden birden sinirlendiğine anlam veremiyordum. Bir sıkıntısı vardı ama onu en yakın zamanda açığa çıkaracağı için sadece sinirle beklemek zorundaydım. Odama girdiğimde, kapıyı kapatarak yatağa uzandım. Bedenimi esir alan sinir kıvılcımları yavaşça kaybolmaya başlarken, telefonumun bildirim sesiyle, telefonu cebimden çıkartarak gelen mesajı açtım.
Gönderen: Demhat ağa
Nasılsın?
Gönderen: Xezal Dıldar
İyi değilim. Beni evden alabilir misin?
Gönderen: Demhat ağa
Hazırlan geliyorum.
Telefonu yatağa bırakarak ayağa kalktım. Üstümdeki gri eşofman altını ve beyaz tişörtü hızla çıkartarak yerine, Yeşil midi boy elbise giyerek saçımı tarayıp şekillendirdim. Hafif makyaj yaparak ayakkabılarımı da giydikten sonra, telefonumu çantama koyarak aynadan kendime baktım.
Bütün bunları neredeyse on dakika içinde yapmıştım ve kalbimin hızlanan atışlarını umursamamaya çalışmıştım. Çünkü kalbim Demhat'ın mesaj atmasından beri hızla atıyordu. Onunla buluşacağımız için sanırım heyecanlıydım.
Odadan çıktığımda, avludaki aileme baktım. Dedem, kafasını kaldırıp bana bakar bakmaz kaşları anında çatıldı ve öfkeyle bağırdı. "Hiçbir yere gitmiyorsun Xezal Xanım!"
Birden herkesin bakışlarının odağı olurken, az önceki sinirim tekrar bedenime yayıldığını hissettim. "Demhat'la buluşacağız!" Dedim öfkeyle. Dedemin bu halleri beni kırıyordu.
"Hayır dedim sana!" diye bağırdığında bu sefer kapı gürültüyle çalındı. Demhat'ın geldiğini bildiğim için hızla merdivenlerden indim. Kapı açılırken, Demhat içeri girip dedemin elinden öpmüştü. Babam ile diğer aile üyeleriyle selamlaştıktan sonra dedeme baktı. "Azad amca, bu gece torununla birkaç saatliğine gezmek istiyoruz. Sakıncası yoktur umarım." Dediğinde, arkasından geniş omzunu izliyordum.
Boyum uzundu ama Demhat'ın boyu da çok uzundu. Onun yanında küçücük kalıyordum. Bu duruma henüz pek alışamamıştım. Bana sarıldığında, arkamda durduğunda küçücük hissediyordum. Bakışlarım usulca, sırtından, çıplak koluna kaydığında bir an yutkundum. Demhat ağa nefesimi kesecek cinstendi. Umarım bu oyunun sonunda ona kapılmazdım. Yoksa gerçekten fena şekilde duvara toslardım.
"Pek göz önünde durmayın!" Dedemin sesiyle bakışlarımı hızla Demhat'tan çekerek dedeme baktım. "Ve o çiganların düğününe de gitmeyin!" Ayağa kalkarak bana doğru ilerledi. Bakışlarındaki sertlik bir an tüylerimi ürpertti. "Xezal, eğer bu gece o düğüne gider ve oynarsan yıllardır yapmadığımı yaparım... Sabrımla oynama kara kız." Elindeki bastonu sertçe yere vurarak Demhat'a baktı. "İki saate torunumu getir." Diyerek merdivenlere yürüdü. "Azade kahvemi terasa getir kızım!"
Dedemin karın ağrısını çözmüştüm sanırım. Düğünü öğrenmişti ve gideceğimi biliyordu. Demhat, babam ile diğerleriyle vedalaştıktan sonra önden yürümeye başladı. Ve gözlerime bakmamıştı. Bu gece bütün herkese güncelleme gelmiş gibiydi. Herkes atarlı ve tavırlıydı bana karşı. Arkasından dışarı çıktığımızda Baran'ın homurtularını duymazdan gelmiştim.