Geldiğimden beri o kadar şey üst üste yaşamıştım ki artık bu insanların hızına yetişemiyordum.
İstanbul'da sıradan bir hayatım vardı. Hiçbir zaman oraya ait hissetmemiştim. Buraya gelme sebebim ait olduğum yeri görmekti ama geldiğim gün hayatım üzerinden kurulan planlarla bütün herşey alt üst olmuştu.
Önce bu krizi fırsata çevirmek istedim ama ne yazık ki bazı şeyler isteğimiz dışında oluyordu. Tıpkı benim sevmediğim bir adamla evleniyor olmam gibi.
Demhat Ağa iyi bir adamdı. Yakışıklı, insanın bir kere bakınca dönüp ikinci defa bakası gelen cinstendi. Anlayışlı, naif, zeki biriydi. Ama ona aşık değildim. Ona karşı duygusal hiçbir şey hissetmiyordum. İlk günler gibi değildim. Buradaki bütün insanlardan farklıydı, en azından bana saygı duyuyordu.
Ve yarın resmen evleniyorduk. Eğer o düğüne gitmeseydik işler bu kadar karışmaz ve düğün öne alınmazdı.
Annem dünden beri beni arayıp duruyordu ama aramalarını yanıtlayacak güçte değildim. Zaten vakit de bulamıyordum.
Hazırlıklar hızla yapılırken dün giyeceğim gelinliği ve bu gece kınada giyeceğim elbiseyi seçmem oldukça zor olmuştu. Dedemlerin bu yaptığı olacak iş değildi ama şimdilik sadece susuyordum. Demhat'la evlenip Şanlı aşiretinin hanımağası olduğumda herkes bana göre hareket etmek zorunda kalacaktı.
Güneş batarken gökyüzü kızıl bir örtü gibi Şanlıurfa’nın üzerine serilmişti. Düğün alanına girdiğimiz an, midemde bir düğüm oluşmuştu ama zamanla alışmıştım. Bütün gün saçım ve makyajımın yapımıyla zaman harcamıştık.
Büyük açık kır salonu tutulmuş ve gösterişli bir şekilde masalar organize edilmişti. Altın sarısı ve bordonun uyumuyla büyüleyici ve zengin kokan bir atmosfer olmuştu.
Her yer ışıklarla donatılmış, altın sarısı ampuller rüzgârda hafifçe sallanıyor, uzun ağaç dallarına asılmış led ışıklar yıldız gibi parlıyordu. Beyaz tüller, kırmızı ve altın rengi şeritlerle süslenmiş masalar, uzun sıra sıra sandalyeler dizilmişti.
Gözümün alabildiği her yerde insan vardı. İki bin, belki daha fazla. Kalabalığın uğultusu, müziğin ritmi, davulun gür sesi ve kadınların zılgıtları birbirine karışıyordu.
Ama bu sadece bir eğlence değildi. Bu gece, iki düşman aile ilk kez aynı ortamda bir araya geliyordu. Havada görünmeyen bir gerilim vardı.
Etrafımızda siyah takım elbiseli yüzlerce koruma dolaşıyordu. Bazıları köşelerde, bazıları kalabalığın arasında, bazıları ise sahnenin çevresinde konuşlanmıştı. Gözleri hep tetikteydi.
Dedem ve Zınar Ağa buna rağmen hiç tedirgin görünmüyordu. Bastonunu yere vura vura ilerliyor, gelenleri ağır bir ifadeyle selamlıyordu.
Ben ise omzuma düşen kırmızı şalımı düzelterek etrafı süzüyordum. Üzerimde kına gecesine özel giydiğim kıyafet vardı.
Kırmızı, işlemeli bir bindallı giymiştim. Belime kadar dökülen altın rengi nakışlar. Saçımda ince altın zincirler, alnımda küçük bir hilal. Boynumda ve bileklerimde çıngıraklı altınlar.
Ben bir aşiret gelini değildim bu gece. Ben bir çingene kızıydım. Bunu herkes bilmeliydi.
Demhat tüm ihtişamıyla sol yanıma geçmişti. Yüzüme örttükleri kırmızı duvağın altında Demhat'a baktığımda bakışları zaten bendeydi. Siyah takım elbisesi, beyaz gömleği, göğsünde kırmızı bir mendil ve saçları her zamanki gibi hafif dağınıktı. Bakışları direkt üzerimdeydi.
"Resmen evleniyorum," diye konuştuğumda hafifçe eğildi, "Resmen benimle evleniyorsun." Diye bana takıldı. Yüzünde gülücükler açtı. Demhat bana karşı boş değildi bunun farkındaydım. Ama ya ben ona karşı hiçbir şey hissetmeyip birkaç ay sonunda ondan boşanmak isterem? Bu onun canını acıtacaktı. Bunu en yakın zamanda onunla açıkça konuşmam lazımdı.
"Tutun bana çingenem." Kolunu uzattığında usulca parmaklarımı koluna sardım. Gözlerimiz son kez birbirine tutundu. Ardından açılan şarkıyla bizim için ayrılan alana doğru ilerledik.
İlk adımımı attığımda kalabalığın uğultusu bir anlığına kesildi. Bakışlar üzerime çevrildi. Kimisi hayranlıkla baktı, kimisi merakla, kimisi ise hâlâ kuşkuyla. Ama ben başımı dik tuttum. Çünkü bu gece korkacak olan ben değildim.
Kalabalığın arasından geçerken, zılgıtlar yeniden yükseldi. Davul ve zurna çalmaya başladı. Ritim kalbimin atışıyla birleşti.
Tedirgin ve korkuyordum. Yine yüzüme bir şey fırlatılacak korkusuyla Demhat'ın kolunu hafifçe sıktım. Ona baktığımda gözlerime baktı. Sanki korkumu anlamış gibiydi. Gözlerinde bir şey vardı. Sanki “Seni koruyorum” diyen bir ifade vardı. Bu beni bir nebze rahatlatmıştı.
İçimdeki gerilim bir nebze olsun azaldı.
Kına tahtına doğru yürürken kadınların arasından geçtim. Halam elimden tutup beni oturttu. Demhat sol tarafıma geçti. Omuzlarına yeşil bir duvak takılmıştı.
Etrafımızdaki kadınlar ellerinde tepsilerle dolaşıyordu. İçlerinde altın, çikolata, lokum, mum ve kına vardı.
Kadınlar etrafımızda dönmeye başladı. Bazıları ağlıyor, bazıları gülüyor, bazıları ise zılgıt çekiyordu.
Şarkı durdu kısa bir süre sonra, Bir kadın yüksek sesle türkü söylemeye başladı.
Ben ise elimdeki kırmızı mendili sıkıca tutuyordum.
Tam o sırada kalabalık ikiye ayrıldı.
Şanlı ailesinin kadınları yaklaştı.
En önde Gülnaz Hanım vardı. Yüzünde her zamanki sert ifade. Elinde gümüş bir tepsi, içinde kına.
Gözlerimi kaçırmadım. Duvak altında bile dik durdum. Yanıma kadar geldiğinde, kına tepsisini önümde tuttu. Bakışları bir an bile yumuşamadı.
Ama avucuma tam alını ve o kınayı koymadan önce, gözlerimin içine baktı.
Bir şey söylemedi. Kınayı elime sürerken içimden bir titreme geçti. Annem bana sinirlendiği için bu sabah İstanbul'a döneceğini kısa bir mesajla bildirmiş ve beni bir başıma bırakarak gitmişti.
Azade Halam da Demhat'ın serçe parmağına kına sürdüğünde dudaklarımı bükerek Demhat'a baktım.
Kadınlar zılgıt çekmeye başladığında ağlamak üzereydim. Gözlerim annemi arıyordu.
Ağlayacağımı fark eder etmez kimseyi umursamadan yüzümdeki duvağı açıp gözlerime baktı. Kadınlar gülüşürken bu ikimizin de umurunda değildi.
"Oğlum önce ayağ kalkın, sonra aç gelinin yüzünü." Gülnaz Hanım hemen müdahele etti.
Ayaklandığımda Demhat karşımda durdu. Az önce açıp kapattığı duvağı bu sefer sabırsızca yüzümden çekip omzuma bıraktı. Herkesin odağı üzerimizdeyken omuzlrımı düşürüp de Demhat'a sarılamıyordum.
Yaşlı gözlerimi görür görmez kaşlarını çatarak eğildi. Yanaklarımı avuçları arasına aldı. Küçük kahve gözleri ilgiyle bakıyordu. "İyi misin gül kokulum?"
"Annem yok." diye mırıldandım. Bakışlarındaki sertlik kırıldı. Merhametle eğildi dudaklarını alnıma bastırıp beni içine katmak istercesine kolları arasına sıkıca hapsetti.
Sarılışı o kadar sahiplenici o kadar iyileştiri gelmişti ki kırmızı eldivenlerin takılı olduğu ellerimi sırtına bastırdım.
"Üzülme Hazal'ım. Üzülme güzel gözlüm. Ben buradayım, yanındayım." Burnumu omzuna bastırıp kafamı salladım.
"Teşekkür ederim." Diye fısıldadım. Saçımı şefkatle sevdi. Kokusu her yerime bulandı.
Bizi ayıran kalabalığın alkışları olurken kirpiklerimi kırpıştırarak Demhat'a baktım. Kalabalığı hiç umursamıyormuş gibi davrandı. Eğildi tekrar dudaklarını alnıma bastırıp geri çekildi.
"Üzülme ve bu gecenin tadını çıkar çingenem. Kim olduğunu göster herkese." Demhat'la bu gece ile ilgili yapacaklarımı konuşmuş ve bunu kabul etmişti.
Kına yakılmadan önce herkes halay çekmişti, şimdi ise sıra bizdeydi. Birazcık özgürce göbek atabilirdik artık. Demhat'ın bundan haberi olması yeterliydi.
Kıkırdayarak derin bir nefes aldım. "Siz yine de beni koruyun ağam olur mu?" Alaylı bir şekilde konuştuğumda Demhat başını hafifçe eğerek kabul ettiğini belirtti.
Ardından her şey ip söküğü gibi gelişmişti. Demhat bizim için ayrılan masaya geçip oturmuş ve bakışlarını bana dikmişti.
Kına organizasyonu ortadan hızla kaldırıldığında kır salonunu dolduran şarkıyla keyfim katlandı. Bu gece kim olduğumu gizlemeden oynayacaktım. Kimse bana karışamayacaktı.
Madem bu evliliğe mecbur bırakılmıştım alttan almayı da bileceklerdi.
Davulun ritmi durdu. Çingene müziği çalmaya başladı.
Demhat'ın gözlerine baktığımda gözleri direkt gözlerimi buldu. Uğultu ve fısıltılara aldırış etmedim. Dicle'nin belime bağladığı pullu yemenin sevinciyle bedenim kendi kendine hareket etmeye başladı.
Ellerimi havaya kaldırdım. Bileziklerim şıngırdadı. Kalabalığın ortasında dönmeye başladım. Eteklerim rüzgâr gibi savruluyor, ayaklarım ritme uyuyordu. Kalçamı şarkının ritmiyle hareket ettirirken herkese kim olduğumu göstermekten asla çekinmiyordum.
Ben bir çingene kızıydım. Herkes bunu kabullenmeliydi. Dedem bile bana karşı çıkamazdı artık. Bu benim gecemdi.
Gözüm bir an için Demhat’a kaydı. Kaşları çatılmıştı. Ama öfkeyle değil daha çok korumacı bir ifadeyle beni izliyordu. Etrafımı saran kızlarla oynarken çok sevgili ailem ve Şanlı ailesine baktım. Çoğunun hoşnutsuz bakışlarına maruz kalırken, Rojhat, Welat, Arin gayet güzelryüzle izliyorlardı.
Hatta kısa bir süre sonra Şiyar, Baran, Fırat ve Dicle de bana eşlik etmişlerdi. Havin ve Evin de aldırmadan piste çıktıklarında daha fazla oyanadım.
Dedem ile Zınar ağa sanki şarkıyı kapatmak için direniyor da bir türlü şarkı kapanmadığı için daha bi öfkelenmiş gibiydiler. Onları umursamadım.
Demhat ile göz göze geldiğimizde bu sefer ayaklanmıştı. Yanında tanımadığım ve daha önce görmediğim ama düğüne davet ettiği arkadaşları olduğunu düşündüğüm beş adam vardı.
Bir an olduğum yerde durdum. Demhat ona baktığımı fark eder etmez gözlerimin en derinine baktı. Bir adım ileri attı ama durdu. Yanıma gelmeyi deli gibi istiyor ama buna cesaret edemiyor gibiydi.
Kalabalığın uğultusu artarken, yanındaki korumalara tek bir işaret verdi. Ardından kalabalıkta görünmez bir çember oluştu. Kimse bana fazla yaklaşamadı. Korumalar beni korumak istercesine bir çember haline geldiler. Bu detaylar gözümden asla kaçmadı.
Müzik yükselirken ben daha da özgürleştim. Dönüyor, gülüyor, ritme kapılıyordum.
Ve tam o sırada uzaktan bir uğultu yükseldi. Bir an için herkes sustu.
Kalabalığın arka tarafında bir hareketlenme oldu. Koruma ekibinden bazıları hızla o tarafa yöneldi.
Ama ben durmadım. Çünkü bu gece korku bana hükmetmeyecekti. Dönmeye devam ettim.
Gözlerim yeniden Demhat’ı buldu. Bakışlarıyla bana “Devam et” dedi.
Ve ben ettim. Müzik zirveye çıktığında kalbim de onunla birlikte yükseldi.
Kınam yanarken, düşman aileler aynı yerdeyken, yüzlerce koruma etrafımızdayken ben yine de dans ediyordum. Çünkü bu gece sadece bir kına gecesi değildi.
Bu gece benim için bir dönüm noktasıydı.
Şarkı art arda değişirken piste daha önce görmediğim orta boylarda bir kadın girdi.
Uzun koyu kahve saçlara ve küçük çekik gözlere sahip bu kadın cesurca dans etmeye başladı. Bakışları kısa bir an Demhat'ın yanında duran uzun boylu, esmer adama kaydığında bu sürpriz yabancının Demhat'ın arkadaşlarından olduğunu anladım.
Kadın birkaç dakika boyunca pistte özgürce dans ettiğinde yorulmuş olacak ki küçük narin adımlarla Demhat'ın yanındaki adamadoğru yürüdü. Adamın yanında durduğu an adam sahiplenici bir şekilde kızı belinden tutarak göğsüne çekti.
Oldukça tatlıydılar. O güzel kızdan cesaret elmış gibi bindallımın eteklerinden tutarak Demhat'a doğru yürüdüğümde bakışları beni buldu. Ben de yorulmuştum. Üstelik kalabalık huysuzlanmaya başlamıştı.
Yanında durduğum an elimden tutarak beni yanına çekti. "Yoruldun mu?" diye sorduğunda bakışları oldukça ilgiliydi. "Susadım," diye fısıldadım. "Ve artık şarkıyı kapatabiliriz." Demhat bunu bekliyormuş gibi anında biraz ileride bekleyen korumaya işaret verdikten birkaç saniye sonra şarkı durmuştu bile.
"Ter içinde kalmışsın güzelim, hastalanacaksın." Kaşlarını çatarak ceketinin iç cebinden mendil çıkartıp makyajıma dikkat ederek alnımdaki teri sildi. Kirpiklerimi kırpıştırıp ilgili hallerine büyülenmiş bir şekilde dalmıştım.
"Bana bakacaksan hastalanabilirim." Diyerek konuştum.
Gözlerime uzun uzun baktı. "Bir ömür sana bakarım çingenem. Yeter ki bir ömür benimle kal." Koluna sarılıp yanağımı omzuna sürttüm. "Bir ömür boyu seninle kalma fikrini düşüneceğim bir süre." Demiştim.
Demhat beni arkadaşlarıyla tanıştırmadan önce masaya geçmiş ve bana su içirmişti. Misafrlerin huysuzluğu uzun bir süre sürmüştü. Neyse ki dedemler olaya el atmış ve herkes bu sefer halaya kalkmışlardı.
Masada onları izlerken Az önce gördüğüm tatlı kız kocası olduğunu düşündüğüm adamın elinden sıkıca tutmuş, hemen onun yanında yine uzun boylu bir adam ve onun da arkasından uzun ve kumral bir adam ile, eşi olduğunu tahmin ettiğim bir kadın bize doğru geliyorlardı. İki genç adamda onlarla birlikteydi.
Demhat ayaklanırken arkadaşlarını karşıladı.
Önce uzun boylu ve esmer Alparslan Agâh Cihangir ile nişanlısı Masal Ala Demirhan'la tanışmıştık. Ardından Sancar ve Yusuf Ali ile tanıştık. Onlar Alparslan'ın en güvendikleri arkadaşlarıymış. Sonra Başkomiser Yavuz ve en son ise Mardin'in Karahanlı aşiretinin ağası Civan Karahanlı ve biricik eşi Nazlı ile tanışmıştık. Hepsi de oldukça samimi ve iyi insanlardı. Onlarla ayak üstü sohbet etmiştik.
Öğrendiğim kadarıyla kısa sürede bu kadar korumayı Alparslan sayesinde buraya yığabilmişti.
Gece boyunca Gülnaz Hanım'ın iğneleyici bakışları asla üstümden çekilmemişti. Buna rağmen gece boyunca oynayıp durmuştum. Demhat daha ağırbaşlıydı. Oynamak yerine her oynayışımda etrafımı korumalarla doldurmuştu. Bir ara arkadaşlarıyla birlikte piste çıkmış halay çekmiştik.
İki düşman ailenin arasındaki gerginlik neyse ki yükselmemiş herkes sadece birbirine kınayıcı bir şekilde bakmakla yetinmişlerdi.
Yarın düğünüm vardı ama hala gözlerim annemi arıyordu. Keşke yanımda olsaydı diye geçirdim içimden.
Bana kızgındı ama beni anlaması lazımdı.
Beni Demhat dışında kimse anlamıyordu zaten.