"Ya Zaten Aşıksam"

2002 Words
Babamla dedem karşımdaki koltukta otururken ayakta durup ikisini de izliyordum. Oturmak istemiyordum. Bu konuşmanın bir an önce bitmesini, ardından da İstanbul’a giden ilk yola düşmeyi istiyordum. Demhat hemen karşılarına geçmiş sessizliğe gömülmüştü. “Xezal, otur şuraya kızım.” Burnumdan soluyarak babama baktım. Bakışlarıyla beni uyardığında daha fazla uzatmadan karşılarına geçip oturdum ama bedenim kadar içim de hâlâ ayaktaydı. “İlk gün bu evliliği kabul ettin Xezal!” dedi dedem, sesi sertti. “Şimdi sakın vazgeçtim deyip de bizi onlarla yüz göz etme!” Ağzım bir an açık kaldı. Ardından öfke boğazıma düğümlendi. “Millete madara etme!” “Dede,” dedim, gözlerimin içi yanarken. “İlk gün kabul ettim ve nişanlandım.” Elimi kaldırıp parmağımdaki yüzüğü gösterdim. “Ama bunu kabul ettim diye sizin kurallarınızı da kabul ettiğim anlamına gelmiyor. Hepiniz beni kandırdınız! Kim olduğunu bile bilmediğim bir adamla nişanlandım ben! Ne için?” Bakışlarımı babamdan dedeme gezdirdim. Babam başını öne eğmişti, dedem ise hâlâ çatık kaşlarla beni süzüyordu. “Koca bir hiç için!” diye ekledim, sesim titreyerek. “Xezal!” Dedem sabrı taşmış gibi ayağa kalktı. “İstanbul’larda Demhat ağa ile dans ettiğini sorgulamadım diye sınırını aşma! Ben ne dersem o olacak!” “Sorgulayamazsınız zaten,” dedim, sesim iğne gibi batıyordu. “Cihan!” Dedem öfkeyle babama döndü. “Al şu kızını, benimle nasıl konuşması gerektiğini anlat! Elimden bir kaza çıkmadan gidiyorum!” Bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde göğsüm daraldı. Bu öfkeyi tanıyordum. Annemin sustuğu, gittiği o bakıştı bu. “Demhat ağa ile evleniyorsun ve bitti!” dedi. “Bizim kurallara uymazsan torunum demem, sürerim seni de!” “Annemi sürdüğünüz gibi mi?” dedim, kelimeler ağzımdan düşünmeden dökülmüştü. Dudaklarımı birbirine bastırıp dilimi ısırdım. Yanlış bir hamleydi. Dedemin sert bakışları bir anlığına kırıldı. O an odanın içindeki hava değişti. Sessizlik, bağırmaktan daha ağırdı. Dedem ağır ağır oturdu. Bastonunu dizlerine dayayıp bana baktı. “Annenin gidişi senin bildiğin gibi olmadı,” dedi kısık ama tehditkâr bir sesle. “Ve sakın bir daha o konuyu açma.” Kalbim yerinden sökülmüş gibiydi ama geri adım atmadım. “Ben annem gibi susmayacağım,” dedim. “Ne pahasına olursa olsun.” Dedemin sözlerini hiç umursamadan konuştum. Babam başını kaldırdı. İlk kez gözlerime bu kadar doğrudan baktı. İçinde pişmanlık vardı ama korku daha ağır basıyordu. “Xezal,” dedi yumuşak ama çaresiz bir sesle. “Bu iş büyür. Sadece seni değil, hepimizi yakar.” “Zaten yanıyoruz baba,” dedim. “Sadece siz alevi görmezden geliyorsunuz.” Dedem bastonunu yere sertçe vurdu. “Bu laf ebeliği bitecek!” diye gürledi. “Demhat ağa ile evleneceksin. Nokta.” Ayağa kalktım. Kalbim göğsümü yumrukluyordu ama geri çekilmedim. “Evleneceğim zaten,” dedim. O an odadaki herkes dondu. Dedemin gözleri kısıldı. Babam şaşkınlıkla bana baktı. “Evleneceğim,” diye tekrarladım. “Ama sizin kuklanız olmam. Kurallarınıza boyun eğmem. Bana bir hayat dayatıyorsanız, ben de o hayatın şartlarını kendim koyarım.” “Ne demek istiyorsun?” dedi dedem, sesi tehditkârdı. “Demek istediğim çok açık,” dedim. “Demhat’la evleneceksem bu bir barış evliliği olacak. Benim özgürlüğüm, sözüm, sınırlarım olacak. Bana bir kafes kurarsanız, o kafesi başınıza yıkarım.” Babam yerinde kıpırdandı. “Xezal, yapma…” dedi fısıltıyla. “Dedeni daha fazla kızdırma.” “Beni yıllarca kandırdınız zaten,” diye karşılık verdim. “Hiçbirinizin konuşmaya hakkı yokken beni burada suçlayamazsınız.” Hemen yanımda oturan adam sessizliğini bozarak araya girdi. Bakışları önce dedeme, sonra babama, en son bana kaydı. Yüzündeki ifade sakindi ama gözleri her şeyi görüyordu. “Zınar ağa,” dedi. Sesi ne yükseldi ne titredi. “Şunu bilmenizi isterim; Hazal istemezse bu evlilik olmaz.” “Bu kızın aklını sen mi karıştırıyorsun Demhat ağa!” “Hayır,” dedi Demhat net bir şekilde. “Veya evet, bu sadece ikimizi ilgilendirir.” Kalbim hızlandı. İlk kez biri benim için bu kadar açık konuşuyordu. Demhat bana döndü. “Gitmek istiyorsan gidersin,” dedi. “Kalmak istiyorsan, şartlarını söylersin. Kimse seni zorlayamaz.” Dedemin yüzü kireç gibi oldu. “Unutma Demhat ağa,” dedi dişlerinin arasından. “Xezal aşiret barışının anahtarı.” Demhat’ın bakışları sertleşti. “Hayır,” dedi. “O bir anahtar değil. O bir insan.” Bu cümle, göğsümün tam ortasına, hiç beklemediğim bir yerden saplandı. Bir an için nefes almayı unuttum. Sanki herkesin sesi kesilmiş, oda küçülmüş, zaman Demhat’ın dudaklarından çıkan o kelimede donup kalmıştı. Kalbim… Aptalca hızlandı. Sinirlenmeliydim. Mesafe koymalıydım. “Beni savunmana gerek yok,” demeliydim. Ama diyemedim. Çünkü içimde, çok derinlerde bir yerde, yıllardır bastırdığım bir duygu başını kaldırmıştı: Korunma hissi. Beni arkasına alışı… Sesini yükseltmeden ama herkesin üstüne basarak konuşması... Dedemin öfkesine bile geri adım atmadan duruşu… Hoşuma gitmişti. Hem de fazlasıyla. Bu düşünceyle birlikte kendime kızdım. Saçmalama Hazal, dedim içimden. Bu bir anlaşma. Bu bir oyun. Sakın duygularını karıştırma. Ama kalbim beni dinlemiyordu. Bakışlarım istemsizce ona kaydı. Demhat hâlâ dimdik duruyordu. Omuzları geniş, bedeni siper gibi… Sanki gerçekten de bana bir şey olacakmış da o izin vermeyecekmiş gibi. Bu his tehlikeliydi. Çok tehlikeliydi. Çünkü hoşuma gidiyordu. Çünkü alışabilirdim. Çünkü bir insan, korunmayı sevdiğini fark ettiği anda zayıflardı. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Kalbimi susturmaya çalıştım. Ona güvenme, dedim kendime. Bu evlilik bir zorunluluk. O bir ağa. Sen ise karşı çıktıkları çingene kızısın. Başımı hafifçe kaldırdım. Göz göze geldik. Bakışlarında bir soru yoktu. Bir beklenti de… Sadece net bir duruş vardı: “Buradayım.” İşte o an, kendime kızsam da kabul etmek zorunda kaldım: Demhat’ın beni koruması canımı yakacak kadar hoşuma gidiyordu. Bir an herkes sessizleşirken, "Madem aşiret barışının anahtarıyım, benim de sözlerim geçerli olacak dede. Ya kabul edersiniz, ya da ilk uçakla bu sefer yurtdışına giderim yüzümü asla görmezsiniz." Dedem dudaklarını aralayıp konuşacakken buna izin vermeyip devam ettim. "Sizden çok da büyük bir şey istemiyorum." Diyerek sesimi yumuşatmaya çalıştım. "Sadece her fırsatta bugün olduğu gibi bana ve yaptıklarıma karışmayın. Burada doğdum ama İstanbul'da büyüdüm baba. Bu yaşıma kadar özgürce yaşarken bugün karşıma geçip de seni kafese tıktık diyemezsiniz." Ayağa kalktım. Son sözlerimin adından odayı sessizce terk ettim. Avluya çıkar çıkmaz merakla bana bakan gözleri umursamadan sedirin üzerinde duran çantamı alarak konaktan çıktım. Baran hemen peşime takılırken, "Xezal!" diye bağırdı. Ona kırgındım, kızgındım. Şimdi konuşursam kalbini kırardım. Bunu yapmak istemiyordum. Baran'a dönerek, "Olduğun yerde kal! Bırakın da bunları sindireyim." Diyerek durdurdum. Ağlayacak gibiydim. Baran omuzlarını düşürüp tekrar bana doğru adımlayacakken elimi kaldırıp onu durdurdum. "Lütfen Baran, yalnız kalmak istiyorum." Konağın kapısı bir kere daha açılırken Demhat dışarı çıktı. Etrafına bakınırken beni gördü. Kaşlarını çatıp bize doğru adımladı. Gözlerini asla üzerimden çekmedi. Nasıl olduğumu anlamak istercesine gözlerime baktı. Onu görmek bütün gücümü yerle bir etti. "İyi misin?" diye sorduğunda hemen karşımda durdu. Omuzlarımı düşürüp dudaklarımı büzdüm. "Buradan gitmek istiyorum." Dediğimde Demhat elimden tuttu. "Çek lan elini kardeşimin üzerinden!" Bize doğru atılacakken Demhat'ın elini sıkıca tutup öfkeyle Baran'a baktım. "Bir adım daha atarsan yemin ederim bu şehri başınıza yıkarım! Bırakın beni be! Hepiniz bir yandan üzerime gelmeyin!" Baran'ın kaşları bu sefer öfkeyle çatılırken geri adım attı. "Kardeşimin başına bir şey gelirse seni gebertirim!" Demhat sakin bir şekilde konuştu. “Bu sana son uyarım olacak Baran.” Demhat’ın sesi yükselmedi. Ne bağırdı ne de sert bir hareket yaptı. Ama söylediği her kelime, bulunduğumuz sokağın taşlarına kazınıyormuş gibiydi. Baran bir an durdu. Öfkeyle bana doğru attığı adımı yarıda kesti ama bakışlarını Demhat’tan ayırmadı. “Beni tehdit mi ediyorsun?” dedi dişlerini sıkarak. “O benim kardeşim.” Demhat başını çok hafif yana eğdi. Bakışları sakindi ama o sakinlik, fırtına öncesi sessizlik gibiydi. “Tehdit etmiyorum,” dedi. “Bilgilendiriyorum.” Baran alaycı bir gülüşle nefes verdi. “Sen kimsin de—” “Sözünü keseceğim,” dedi Demhat. Tonu hâlâ aynıydı. “Çünkü şu an yanlış bir yerdesin.” Baran’ın kaşları çatıldı. “Hazal buradan benimle gidiyor,” diye devam etti Demhat. “İstediği yere. İstediği zamanda. Kimse ona hesap sormayacak.” “Sen karar veremezsin!” dedi Baran sinirle. “O benim—” “Kardeşin,” diye tamamladı Demhat. “Biliyorum. Ama bu, onun üzerinde sesini yükseltebileceğin ya da onu istediğin gibi yönlendirebileceğin anlamına gelmiyor.” Baran istemsizce durdu. Bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında kaldı. Demhat o an ilk kez bana baktı. Gözleri sertti ama sesi bana döndüğünde yumuşadı. “Gitmek istiyorsan gidiyoruz,” dedi. “Burada kalmak zorunda değilsin.” İçimde bir şey çözüldü. Gücüm dizlerimden çekilirken başımı salladım. “Buradan gitmek istiyorum,” dedim kısık bir sesle. Demhat hiç tereddüt etmedi. Arabasının kapısını açtı, bana yer açtı. İçeri oturduğumda kapıyı kapattı, sonra Baran’a döndü. “Bu konuyu burada kapat,” dedi net bir şekilde. “Hazal’ı bir daha böyle görürsem, bu konuşma tekrarlanmaz, direkt acısını hepinizden çıkartırım.” Arkasını dönüp direksiyon başına geçti. Motor çalıştığında kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Camdan Baran’a baktım. Öfkesi hâlâ oradaydı ama yerini ilk kez çaresizlik almıştı. Demhat bir adım bile atmadan, bir elini bile kaldırmadan, sadece kelimeleriyle herkese sınır çizmişti. Ve ben onun yanındayken güvende hissetmiştim. Araba konağın önünden uzaklaşırken içimdeki düğüm yavaş yavaş gevşedi. Camdan dışarı baktım ama gördüğüm yol değildi; biraz önce yaşananların yankısı hâlâ kulaklarımdaydı. Kalbim sakinleşmeyi reddediyordu. Her atışı, Demhat’ın az önce söylediği kelimeleri tekrar ediyordu. Direksiyon başındaki Demhat sessizdi. Yola odaklanmıştı ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. Aksine, güven veren bir tarafı vardı. Konuşmak zorunda hissettirmeyen, kaçmayan bir sessizlik. İkimiz de sessizce yola odaklanmışken Demhat frene hafifçe basıp arabayı yol kenarına çekti. Bu ani duruş beni şaşırttı. Bana döndüğünde yüzündeki ifade ciddiydi ama sert değildi. "İyi misin?" Diye sordu. Dikkatle ona baktım. Bana karşı bu kadar ilgili olmamalıydı. Bu çok tehlikeliydi ve hala farkında değildi. Boğazım düğümlendi. “Bunu neden yapıyorsun?” diye sordum. “Neden sürekli bana arka çıkıyorsun? Beni koruyorsun? Az önce ailemden korudun.” Bir an durdu. Gözleri benimkilerdeydi ama cevap vermeden önce düşünüyordu. İlk kez… gerçekten düşündüğünü hissettim. “Çünkü herkes seni bir yere koymaya çalışıyor,” dedi sonunda. “Anahtar, barış, yük, sorumluluk… Kendin olman gereken yer hariç.” Sırtımı koltuğa yasladım. “Bu seni zor durumda bırakacak,” dedim. “Ailem, aşiret, herkes.” Omuz silkti. “Zor durumlar beni korkutmuyor.” “Ya beni?” dedim. “Beni korkutmuyor mu sanıyorsun?” Bakışları yumuşadı. “Korktuğunu biliyorum,” dedi. “Ama kaçmadığını da.” Bu cümle içime işledi. Çünkü doğruydu. Korkuyordum ama kaçmıyordum. İlk kez biri bunu zayıflık değil, güç gibi söylüyordu. Bakışları uzunca gözlerimde gezindi. Söylem kistediği ve söyleyemediği onca şey varmış gibiydi. Gözlerime olan bakışlarını kesmesi için hareketlenip boğazımı temizledim. “Şimdi nereye gidiyoruz?” diye sordum. “Şehrin dışına,” dedi. “Biraz nefes alabileceğin bir yere.” “İstanbul’a mı?” diye sordum yarı şakayla. Bu kez dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Henüz değil,” dedi. “Ama istersen… günü geldiğinde kimse tutamaz.” İçimde bir şey yer değiştirdi. Bu adam beni bağlamıyordu. Ama nedense yanında kalmak istiyordum. Bu evlilik bir anlaşma olarak başlamıştı. Ama ben ilk kez bir anlaşmanın içinde kendim olabildiğimi hissediyordum. Ve bu… tehlikeliydi. Çünkü Demhat’a alışmak, onu sadece bir “zorunluluk” olarak görmekten vazgeçmek demekti. Çünkü onun yanında güçlü hissetmek, onsuzken ne kadar yalnız olduğumu fark ettiriyordu. "Benden uzak dur Demhat ağa." Diyerek omzundan ittirdiğimde yakınlığının etkisinden sıyrılmak için camı sonuna kadar açtım. Demhat bunu pek de umursamadan arabayı çalıştırdığında kafamı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapattım. "Bunun için çok geç çingene kızı," gözlerimi açarak ona baktım. "Yolumuz tekrar kesiştiğinde bu sefer kaçmana izin vermeyeceğim demiştim Hazal." Oldukça ciddiydi. O kadar ciddiydi ki dudaklarımı birbirine bastırıp yutkunmaktan başka hiçbir şey yapamadım. Bakışlarımı Demhat'tan çekip yola baktığımda kalp atışımın düzene girmesini bekledim. Kalbim bana bunu yapmamalıydı. Demhat camı kapatarak, "Bu sıcaklığa alışmadın daha hastalanırsın." Diye konuştuğunda kalbim yine hızlandı. "Hastalanmamdan sana ne? Kendime gayet de iyi bakarım merak etme." Diye iğneleyici konuştum. "Ben desana iyi bakarım ama." Burnumdan soluyup alayla kıkırdadım. "Gören de bana aşık olduğunu sanacak." Demhat'a döndüm. "Ya zaten aşıksam." Demhat'ın bu rahat tavırlarına uyuz olarak çıkıştım. "Ya sen bi sussana ya! Zaten moralim bozuk, daha fazla bozma!" "Sana aşık olma düşüncesi moralini mi bozuyor gerçekten?" Omuz silkerek huysuzca Demhat'a baktım. "Yine de koca bir yalancısın. Beni dört yıl boyunca kandırdın. Her şeyi biliyordun. Sana sinirliyim." "Sanırım artık bunu konuşmanın zamanı geldi. Sana her şeyi anlatacağım." "Zahmet olacak." Diyerek çıkıştım. Herkes bir yandan üzerime geliyordu. Herkes üzerimden bir oyun oynamışlardı. Üstelik utanmadan gözlerime hala bakabiliyorlardı. Herkese bunun bedelini ödetecektim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD