Nihayet uzun bir karşılamanın ardından yukarı çıktmıştık. O kadar yorgun ve açtım ki, bir an önce karnımı doyurup dinlenmek istiyordum.
Birlikte sofraya geçtiğimizde, dedem ile babam sofanın her iki ucunda otururken, dedemin hemen yan çaprazına geçtim. Baran da karşıma geçerken, Şiyar ve Fırat ise yanıma oturdular. Halam ile Dicle ise karşımıza geçerek yerlerini aldı.
Dicle'nin büyük değişimi beni şaşırtmıştı. Çünkü oldukça güzelleşmişti. Benden küçük olmasına rağmen benden olgundu. Yüz hatları da oldukça kadınsı ve çekiciydi. Gözleri benim aksime kahverengiydi.
Dedem hepimize kısa bir bakış atarak Şiyar'a baktı. "Bugün o hava alanında yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz. Sadece bekleyin." Deyip bana döndüğünde, yutkunarak dedeme gülümsemeye çalıştım. Bu seferki cezası çok ağır olacaktı.
"Xezal, seni bir daha böyle kısa elbiselerle görmeyeceğim," sesini yumuşatarak devam etti. "Kızım, zaten bütün Şanlıurfa bizden nefret ediyor. Bi de ağızlarına laf verme."
Dedem haklıydı. Amacım sadece onlara kimin geldiğini göstermekti. Ve amacıma ulaşmıştım. Artık bu kadar kısa giyinmeyecektim.
"Tamam, dede. Özür dilerim." Dedim, mahcupça. Elini elimin üstüne bırakıp gülümsedi.
Yemek bitene kadar İstanbul anılarımı anlatarak masadakileri bolca güldürmüştüm.
Bol kahkahalı yemek faslından sonra, konağın en üst katındaki odama geçerek, dinlenmek için pijamalarımı giydim. Gitmek istediğim birkaç yer vardı ve dinlenir dinlenmez oraya gidecektim.
Odam gelmeden önce temizlendiği için keyifle yatağa uzandım. Telefonumu uçak modundan çıkartıp, bildirimlerin gelmesini beklerken çalınan kapıyla doğrulup, "Gir." Dedim.
Telefonu yatağa bırakıp, içeri giren Dicle'ye gülümsedim. "Xezal, dünden beri dedemin ağzı kulaklarında," der demez, kaşlarımı çatarak, şaşkınlıkla baktım. Neyden bahsettiğini anlamıyordum.
Yatağın ucuna oturduğunda, yüzündeki arsız gülümseme büyüdükçe büyüdü. "Açıkçası sana söylemekten korkuyordum ama madem sen de istiyorsun artık hayırlısıyla bu işi oldurabiliriz."
Kaşlarım daha çok çatılırken, ne anlattığına dair en ufak bir şey bulamadım. "Dicle, neyden bahsediyorsun?" diye sordum. "Ne işi? Neyden korkuyordunuz?"
Yüzündeki gülümseme silinmeye başlarken, bana ciddi misin der gibi baktı. Birkaç saniye düşünüp, tekrar güldü. "Ay yok bir şey güzelim, sen en iyisi bolca dinlen." Dediğinde, yataktan kalkmış, kapıya doğru ilerlemişti.
Arkasından merakla ayağa kalkıp, "Dicle! Ne olduğunu bana söyle yoksa gider dedeme söylerim!" dedim, hafif kızgınlıkla. Lafı ortaya atıp gidemezdi. Ne kadar meraklı ve sabırsız olduğumu bildiği halde böyle davranması beni sinirlendirmişti.
Kapının kulpunu bırakıp tekrar içeriye girdiğinde çalan telefonumun sesiyle gergince nefesini dışarı verdi. Yatağın üstündeki telefonumu alarak aramayı yanıtladım. Dicle'ye sert bakışlar atarken, kaçmak için fırsat kolladığının farkındaydım.
"Uzun aradan sonra topraklarımıza hoş geldin Xezal Dıldar," karşıda doyduğum neşeli sesle, kaşlarım eski halini aldı ve gülümsedim.
"Hoş buldum Resul," dedim. Dicle, kapıdan hızla çıkıp giderken arkasından kızgınlıkla bakıp, konuşmaya devam ettim. Ne de olsa onu öttürürüm.
"Hoş geldin şerefine bir kutlama hazırladığımı haber etmiştim gece. Unuttun mu yine?" Tamamen unutmuştum. Dün gece Baran'la konuştuktan hemen sonra buradaki arkadaşlarıma bugün geleceğimi haber vermiştim.
"A be ya kafamı kaldı bende! Sen onca yolu gel bi de gelir gelmez kurşunların önünde bul bi kendini bakayım aklın götüne giriyor mu?" Şiveli konuştuğumda, karşıdan gelen kahkahalarla ben de güldüm. "Nerede yapıyorsunuz?" diye sorarken, valizime doğru ilerlemiştim bile.
"Her zamanki yerde. Yaşlı, genç, çocuk seni bekliyorlar. De çabuk gel be ya." Sonlara doğru benim taklidimi yaptığında bu sefer ikimiz aynı anda kahkahayı koparmıştık.
Telefonu kapattıktan sonra, seçtiğim şifon eteğimi ve beyaz atletimi giyerek saçımı açtım. Hızla makyaj da yaparak, beyaz sandaletlerimi giyip, boncuk işlemeli kırmızı yemenimi boynuma takarak yavaşça odamdan çıktım.
Dedem veya babam beni görür görmez nereye gideceğimi anlayacağı için onlardan gizlice gitmem en iyisi olacaktı.
Eğilip, merdivenlerden inmeye başladığımda, bu durum beni heyecanlandırmıştı. Uzun zaman sonra eskisi gibi konaktan kaçmayı özlemiştim. Küçükken ilk buraya geldiğimde yabancılık çekerdim ama büyüdükçe buraya olan aitliği hissetmiştim. Pek sık olmasa bile buraya her gelişimde bir gece konaktan kaçar ve arkadaşlarımla buluşurduk.
Avluya indiğimde, kimseyi görmemenin mutluluğuyla hızla kapıya koşarak konaktan çıktım. Ama kesinlikle, karşımda Dicle, Şiyar, Fırat ve Baran'ı göreceğimi düşünmemiştim. Konağın önündeki arabada bana baktıklarında, "E atla çingene kızı," dedi, Baran gülümseyerek.
Bir an yakalandığımı düşünmüş ve kalbim yakalanmanın korkusuyla göğsümü yumruklamaya başlamıştı bile. Rahatlamış olmanın hissiyle nefesimi dışarı verip, arabanın ön koltuğuna geçerek kapıyı kapattım.
"Hasan amca,dedem sorarlarsa birlikte yemeğe gittiğini söylersin." Fırat'a bakıp gülümsediğimde, bana göz kırparak arabayı çalıştırdı.
"Sağ ol, kara gözlü Fırat'ım." Dediğimde, yanağından bir makas alarak arkama döndüm.
"Bizsiz gideceğini mi sanıyordun?" Baran'a gülümseyerek, Dicle'ye döndüm. "Sen öttün değil mi?" diye sordum. "Seninle henüz konuşmadık Dicle Hanım." Dicle bakışlarını anında benden çekerken, Şiyar ve Baran'la kısa bir sohbetten sonra geleceğimiz yere varmıştık.
Arabamız eski bir mahalleye girerken, mahalle başında bizi karşılamaya gelen çocukların heyecanına gülümseyerek eşlik etmiştim. Burası küçük bir çingene mahallesiydi. Kendimi ait olarak hissettiğim tek yerdi burası.
Araba durduğunda, bizi karşılayan kalabalığı şaşkınlıkla izleyerek, toplanan kalabalığa doğru ilerledik.
Ortaya konulan birkaç masada oturan yaşlıların yanına ilerleyip, hepsiyle selamlaştıktan sonra, etrafımı saran kadınlar ve kızlarla selamlaşmıştık. Görmediğimden beri sayıları artmıştı sanki. Çünkü dört yıl önceye göre şimdi daha kalabalıktı.
"Çingenemiz hoş geldin,"
"Ablam, evine hoş geldin."
"Hoş geldin çingene gız."
"Hoş gelmişsin Xezal gız," her ağızdan duyulan seslere karşı sadece tebessüm ederek karşılık vermiştim. Bize ayrılan gösterişli masaya oturduğumuzda, kalabalık birden hareketlenmeye başladı ve herkes ayağa kalkarak dans etmeye başladı.
Bakış açıma giren arkadaşımı görmemle ayağa kalkarak yanıma gelmesini bekledim. Küçük yüzü oldukça kemikleşmiş, ve sakal bırakmıştı. Yaklaştıkça belli olan kahverengi gözlerine hasretle bakarak, ona sarıldım. "Hoş geldin be yavrum," benden ayrılıp, bedenimi hızlıca süzerek beğeni dolu bakışlar attı. "Çok güzel olmuşsun be yavrum. Benle evlensene sen?" diye sorduğunda, Baran'ın öksürük sesiyle korkuyla geriledi. "Yok yok evlenmeyelim biz," anında değiştirdiği fikrine Dicle'yle birlikte kahkahalar attık.
Resul ve Baran birbirine sarılırken, müziğin sesi birden artınca, çocuklar etrafıma dolanıp oynamam için beni yanlarına çektiler. Bir an neye uğradığımı şaşırarak etrafıma bakındım. Herkes geri çekilmiş ben tek başıma ortada şaşkınlıkla onlara bakıyordum.
Üstümdeki şaşkınlığı atarak, boynumdaki yemeni çıkartıp belime bağlayarak, Baran'a gülümseyerek baktım. Bana gurur dolu bakışlar atarken, onun ikizi olduğum için şükredip, oynamaya başladım. Ne olursa olsun yanımda duran kocaman bir ailem vardı.
Artan çığlık ve ıslık sesleriyle, Elimi belime koyarak, "Aman bir recalim var!" diye bağırdım.
"Her kime?" diye sordular hep bir ağızdan.
"Ekmeğe sürdüm balı," dedim, birkaç saniye duraksadım.
"Eeee?" diye sordular hep bir ağızdan.
"Kaynanam oldu sap sarı..." Dedim, neşeyle. Baran'a bakarak, "Kim bizi çekemiyorsa, gelsin ona fesatlık hastalığı." Dediğimde, herkes ıslık eşliğinde bana eşlik ederek, oynamaya devam ettiler.
"Yallah! Yallah!"
"Oyna, oyna! Yandan, yandan!"
Dicle her ne kadar oynamak istese bile, dedem ve halamdan dolayı çekiniyordu. Bu yüzden oynamayı sevmeyen Fırat'la birlikte bizi izlemekle yetindi. Baran ve Şiyar da bize katıldığında hep beraber oynamaya devam ettik.
Yeğen amca, karşılıklı göbekler atarken saçıma takılan gülden yapılan tacı iyice tutturdum. Küçük bir kızın getirdiği zilleri parmaklarıma takıp oynamaya devam ettiğimde oldukça mutlu hissediyordum.
Şanlıurfa böyle bir karşılamaya daha önce şahit olmamıştı. Benim gelişim toprak ve havasına iyi gelecekti. Zamanla herkese bizim de onlardan bi farkımız olmadığını öğretecektim.
Dakikalarca süren danstan sonra, kan ter içinde kalarak yerime oturdum. "Dedem, bu sefer gerçekten bizi yaylaya sürgün edecek," Dicle'nin irislerine yerleşen korku irislerime ilişmeden yere düştüler. Dedemden korkmayan tek kişiydim, bu yüzden pek sıkıntı yoktu benim için.
"Korkma be ya," dedim, şiveli bir şekilde. Fırat buna gülümsemekle yetinirken, Şiyar kahkahalar atarak beni çekip, kolumun altına aldı. "Cesur yeğenim benim," burnumu hafifçe sıktı. "Ama babam bu sefer gerçekten hepimize çok büyük bir ceza verecektir." Amcamın laflarına kulak asmayıp, etrafımdaki kalabalığı seyrettim.
Baran ve Fırat abim koyu bir sohbete girmiş, konuşuyorlardı. Amcam ise gelen telefonuyla yanımızdan ayrılmıştı. Dicle'nin bakışları arkamda gezinip duruyordu. Akşamdan beri oldukça gergin ve gizemliydi. Kaşlarımı çatarak arkama döndüğümde bizi uzaktan izleyen iki kişiyi fark ettim.
Merakla Dicle'ye dönerek, "Hangisi?" diye sordum. Yüzleri her ne kadar fark edilmese bile, iki heybetli beden oldukça fark ediliyordu. Sadece birinin boyu diğerine göre birkaç santim kısaydı. Sanırım yokluğumda kendine birini bulmuştu. Telaşla bakışlarını arkamdan çekerek bana baktığında, yüzündeki heyecan beni daha da meraklandırdı. "Hı?" diye sorarcasına bana baktı.
"Bakıştığın kişi hangisi?" diye sordum. "Uzun olan mı? Kısa olan mı?"
"Benimkini boş ver de. Uzun olanı bu sabahta seni izliyordu." Dediğinde, alayla gülümseyip, tekrar arkama baktım. Arabaya yaslı bir şekilde buraya bakan uzun boylu adama dikkatlice baktım ama yüzü karanlıktan dolayı görünmüyordu.
"O da kim?" diye sorduğumda, Dicle'ye merakla dönmüştüm.
"Geçen gün İstanbul'da dans ettiğin kişi." Geçen gün dans ettiğim kişinin kim olduğunu biliyordum ama Dicle'nin bunu nereden öğrendiğini merak ederek, yanına oturdum. "Bunu nereden biliyorsun?" diye sordum. Ama bu sefer merakımı daha çok arttıran şeyle şaşkınlıkla karşıma baktım. Yabancının burada ne işi vardı?
Arabadan uzaklaşıp bize doğru ilerlerken, gözlerimi kısarak dikkatle inceledim. "Demhat Şanlı ile olan dansınızı bütün Şanlıurfa öğrendi. Üstelik dedem bilmesine rağmen mutlulukla karşıladı." Dicle'nin sözleri ve yabancının yaklaştıkça tanıdık gelen bedeni zihnimi karmakarışık bi hale getirdi.
Sinir ve merakım parmak uçlarıma kadar yayılıp hareket etmem için beni uyardılar. Derin bir nefes alarak ayağa kalktım. "Az önce kim dedin?" diye sordum, öfkeyle.
"Demhat Şanlı." Dedi, Dicle ürkekçe. Kafamla onaylayıp yabancıya doğru adımladım. Birbirimize yaklaştıkça, kalbimdeki garip heyecana anlam veremedim. Şu an oldukça sinirli olmam gerekirken aksine fazlasıyla meraklı ve heyecanlıydım. Yabancının olma ihtimali her adımda arttıkça bir an durdum.
Amcamın yabancının yanına ilerleyip tokalaşması beni durdururken, bu sefer Fırat'tın da yanımdan geçip onunla tokalaşmasıyla neler döndüğünü merak ettim.
Birkaç dakika sonra bana doğru geldiklerinde, uzun boylu adamın yüzünü tam olarak gördüm. Bir doksan boylarında ve yirmili yaşların sonunda duran, kumral tenli adamın küçük kahverengi gözlerinde görmeye alıştığım parlaklık kendini koruyordu. Yüzünü kaplayan sakalı düne göre bugün özenle düzeltilmişti. Dolgun dudakları, oldukça dikkat çekiyordu. Karanlıkta parlayan kahverengi saçı, düzgün bir şekilde taranmıştı. Üstünde bu sefer spor kıyafetler yerine, siyah bir takım elbise, içine ise beyaz gömlek giyinmişti. Gömleğin ilk iki düğmesi açık ve boynundaki küçük kılları görünüyordu.
"Bu aralar her yerde çıkıyorsun Demhat ağa!" Baran'ın kızgın sesiyle, bakışlarını yabancıdan çekerek, yanımdaki ikizime döndüm.
"Kız kardeşine hoş geldin demek için geldim," yabancının rahat tavrı beni sinirlendirmeye başlamıştı. Bu adam da kimdi? Dün gece birlikte dans ettiğimiz adamdı.
"Demhat Ağa! Buraya kardeşim için gelemezsin!" Diye çıkıştı Baran. Aralarındaki gerilimin nedenini bilmediğim için, şaşkınlıkla bize bakan kalabalığa baktım.
Resul, müziği kapatarak etraftaki insanları dağıtırken, Baran kolumdan tutarak arabaya doğru ilerletmişti.
"Baran, ne oluyor?" diye sordum, korkuyla. Onu daha önce bu kadar öfkeli görmemiştim. "Sonra güzelim. Sonra her şeyi anlatırım ama buradan gidelim." Arabanın kapısını açtığım an, gözlerime tutulan araba farıyla bir an durup, gözlerimi kırpıştırdım.
Araba durduğunda Dicle'nin korku dolu sesini işittim. "Dede." Dediğinde, bakışlarımı arabadan inen dedeme çektim.
Elindeki bastonu yere sertçe vurarak bize doğru ilerlerken, bakışlarındaki öfke bu sefer oldukça korkutucuydu.
"Resul!" diye öfkeyle bağırdı. Etraftaki gerginlik bu sefer korkuyla yer değiştirdi. Fırat ve Şiyar bize doğru yaklaşırken, yabancı da arkalarında yavaşça bize doğru geldi. Baran'ın ise kolumu bırakarak, "İşte şimdi boku yedik," diye mırıldandığını işittim.
"Daha bu sabah sizi uyarmadım mı ben! Ne diye benim sözümü çiğniyorsunuz? Kime güvenerek?!" Resul, parlak siyah ceketinin düğmesini ilikleyerek dedemin karşısında durdu. "Biz sa-" Dedem, bastonunu sertçe yere vurarak sözünü kesti. "Yarın sana bunu ödeteceğim! Şimdi defol git gözüm görmesin seni!" diye bağırarak, konuştu.
Resul, kafasını eğerek hızla yanımızdan uzaklaşırken, ona karşı mahcup hissettim. Benim yüzümden azarı işitmişti.
Dedem, kaşlarını çatarak beni süzdükten sonra sabır çekercesine nefes alarak, gür sesiyle konuştu. "Yarın ola hayrola," dedi, sakinlikle.
"Ah kesin bize vereceği cezayı buldu." Dicle, arkamda konuştuğunda, sesi korkudan titrediğini fark ettim. Dicle kendi halinde oldukça sakin biriydi. Bizim yüzümüzden sürekli cezaya katlananırdı.
"İnşallah bu sefer meydanda gerçekleşmez ceza," Baran'a birkaç saniye bakarak dedeme döndüm.
"Dede, açıklayabiliriz." Dedim, dan diye. Dedemin bakışları belimdeki yemene kaydığında, hızla yemeni çıkartıp, Dicle'ye uzattım. Saçımı düzelterek öne doğru adım attım.
Bakışlarını benden öfkeyle çektiğinde bu seferki siniri günlerce geçmeyecek cinsten olduğunu anladım. "Demhat ağa, senin burada ne işin var?" diye sorduğunda, yutkunarak arkama baktım. Birkaç adım atarak tam yanımda durdu.
"Bu karşılamayı ben hazırladım Azad amca. Sözlüme hoş geldin demek istemiştim." Diye konuştuğunda, duyduklarım ile dudaklarım aralandı ve sinirden güldüm.
Dedem, memnun olmuşçasına kafasını aşağı yukarı sallayıp, göğsünü gerdi. "İyi etmişsin." Dedi, keyifle.
"Pardon? Ne sözlüsü dede?" diye sordum, üstümdeki şaşkınlığı bir kenara bırakarak.
Demhat ağa dedikleri adam ile dedemin ortasına girerek ikisine öfkeyle baktım. "Neler oluyor burada?" Dedem gayet sakin bir şekilde konuştu.
"İstanbul'larda dans ettiğin sözlün işte kızım. Tez vakitte evlenmeniz gerekir." Dediğinde, bu sefer öfkeden kahkaha atarak uzun boylu yabancıya baktım. "Ne saçmalıyorsunuz bilmiyorum ama," derin bir nefes aldım. Dedeme döndüm. "Ben kimsenin sözlüsü değilim!" tekrar yabancıya baktım. "Hele ki bu yalancının asla!"
"Xezal! İster kabul et, ister etme ama Demhat ağa ile evleneceksin!" Dedem, son sözlerini öfkeyle dışa vurduktan sonra, yabancıya son defa bakarak arabasına ilerledi. "Haydi şimdi dağılın!" diye bağırdı, sertçe. Dicle korkuyla arabaya binerken, Fırat ve Şiyar yanımda durdular.
"Baran, ben evlenmeyeceğim," dedim, yalvarırcasına. Öfke dolu bakışlarını yabancıdan çekerek bana baktı. "Tabi ki de seni evlendirmelerine izin vermeyeceğim." Dediğinde, yanımda durdu.
"Demhat Ağa, yeğenimin gönlü olmadan bu iş olmaz." Dedi, amcam.
"O yüzden bu işi unut sen. Kendine başka birini bul." Dedi, Fırat.
"Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, doğduğu an Hazal'la kaderlerimiz birleştirildi." Yabancının rahat tavrına daha da sinirlendim.
"Ne kaderi? Ne birleştirilmesi be ya?!" diye bağırdım, sinirle. "Pardon ama seninle bir kere dans ettik diye evlenmem! Ki zaten bu dansın hesabını da soracağım!" Yüzündeki gülümseme büyüdü.
"Çingene kız... Yolumuz tekrar kesiştiğinde bu sefer kaçmana izin vermeyeceğimi söylemiştim," bir adım atarak tam karşımda durdu. "İstediğin kadar kaç ama seni muhakkak tutacağım." Dediğinde, yoğun duygu dolu ses tınısına karşı yutkundum. Ama öfke dolu bakışlarımı bir an gözlerinden çekmedim. Tekrar geriye giderek, "İyi akşamlar." Deyip, Baran'a baktı.
"Size de iyi akşamlar." Dedikten sonra, arkasını dönerek geldiği tarafa doğru uzaklaştı. Dolup taşmaya yüz tutan öfkemle arabadaki dedeme sinirli bakışlar atarak, arabaya bindim.
O yalancı ağa bozuntusuyla tabi ki de evlenmeyecektim. Yapmak istediğim hayallerim vardı. Öfke dolu bir yolculuktan sonra, arabamız konağın önünde durur durmaz arabadan inerek içeri girdim. Dedemin arkamdaki söylenmelerini umursamadan odama ilerledim.
"Xezal! İster kabul et ister etme ama bu evlilik olacak! Kendi isteğinle hem de!" Duyduklarım ile öfkeyle, durup arkama baktım. Avluda bana bakan herkesi es geçerek dedeme baktım. "Ben bir çingene kızıyım ve o ağa bozuntusuna yem olmayacağım! Ağayla evlenmem ben!"
"O ağa bozuntusu dediğin kişi senin beşik kertmen!" diye bağırdı. Duyduklarım beni çileden çıkartırken, bir de beşik kertme lafını duymamla sinirden kızardığımı hissettim.
"Kertmem falan değil! Olsa da bana ne?!" Öfkenin esir aldığı bedenim tir tir titriyordu. Meydan okuyan bakışlarımı dedemden çekmeyip, "Eğer beni zorla evlendirirseniz annemin yanına giderim! Daha da buraya ayak basmam bilesiniz!" diye bağırıp, odama geçtim.
Başıma zorla evlilik çıktığı yetmiyormuş gibi bir de beşik kertme saçmalığı çıkmıştı.
Yabancıya olan bütün iyi düşüncelerim bir bir silinirken, ona olan öfkem katlandı. Ne yapmam gerektiğini bilmeden, yatağa oturduğumda yarın buradan gitmek için annemi aramaya karar verdim ama aklıma gelen şeyle aramaktan vazgeçtim.
İlk uçakla İstanbul'a gitmek için, kendime bilet ayırtıp, valizimi tekrar toplayarak yatağa uzandım. Yarın sabahın erken saatlerinde buradan gidecektim. Bu evlilik saçmalığı da kapanmadan dönmeyecektim.
Ben buraya evlenmek için gelmemiştim!