Kaderin Başladığı Topraklar

2347 Words
Bazı kızlar dünyaya ait olmak için doğar. Ben ise ait olmadığım yerlere sığmaya çalışarak büyüdüm. Dört yaşındaydım; annemin elini sımsıkı tutarken, babamın bakışları arkamızda kaldı. O gün, kimse bana “veda” demedi. Kimse “geri döneceksin” de demedi. Sadece bir şehir değişti sandım. Oysa değişen, kaderimdi. O gün hayatım, hayallerim aniden yıkılmıştı. Tatile geldiğimi sandığım İstanbul beni ağlarıyla örmüş ve bir daha bırakmamıştı. Ben tatil sanarken meğerse her şey çok farklıymış. Annem ile babam biz dört yaşımızdayken boşanmışlardı. Ben annemle buraya gelirken, ikizim ise babamla Şanlıurfada kalmıştı. Bunu geç idrak etmiştim, oldukça geç. Yıllar geçti. Dans ettim. Okudum. Direndim. Kimliğimi, bedenimi, hayallerimi kimsenin törelerine sığdırmadım. Üniversiteden mezun olduğum gün, kendime bir söz verdim: Bir daha asla, istemediğim bir hayatın içine çekilmeyecektim. İstanbul'u hiçbir zaman sevmemiştim ama beni kendine mahkum kılmıştı. Çünkü annemi almıştı. İstanbul'u hiçbir zaman sevmemiştim ama burada yaşamaya alışmıştım. Annem İstanbul'luydu, babam ise Şanlıurfa'lı. Annem zengin soylu bir ailedendi. Babam ise sıradan bir çingene ailesindendi. Annem ile babamın geçmişini asla bilmiyordum. Nasıl tanışmışlardı, nasıl evlenmişlerdi büyük bir sırdı. Annem babam hakkında tek laf etmezdi. Babam da annem hakkında tek bir laf etmez. Yıllar geçse de ne babamla ne de ikizimle asla bağımızı kopartmamıştık. Babam ikizimle birlikte İstanbul'a gelir zaman geçirirdik. Annem ile babam ara sıra karşı karşıya gelirlerdi ve bu sırada ise arkadaş gibi mesfeli ve az konuşurlardı. Ve Dedem... Beni çok seven bir dedeye sahiptim. Yılda üç dört defa kaçamak yapar beni alarak günlerce tatil niyetine gezer eğlenirdik. Oldukça sert ama bir o kadar da merhametliydi. Şanlıurfaya çok nadir giderdim. Annem oraya gitmemi pek istemiyordu. Yıllarca böyle sürüp gitmişti. Büyümüş ve okulumu bitirmiştim. Mimarlık bölümünü iyi bir dereceyle bitirmiştim. Düne kadar hayatım oldukça sıkıcı geçiyordu. Ta ki erkek ikizim Baran'la konuşana dek. Ani bir kararla Şanlıurfa'ya gitmeye karar vermiştim. Birkaç aylığına orada yaşamak beni heyecanlandırmıştı. İkizimi özlemiştim ve artık gerçekten oraya aitlik hissimi yaşamak istiyordum. Annem bu durumdan hiç hoşnut olmamıştı. Tıpkı annem gibi, anneannem ve dedem de hoşnut değillerdi ama gitmek istiyordum. Dört yıldan beri ayak basmadığım topraklara gitmek için can atıyordum. Bir yanım buruktu ama bir yanım ise heyecanlıydı. Sürekli iletişimde olduğum bir ailem vardı. Evet annem buradaydı ama diğer yarım, biricik ikizim ve babacığım da oradaydı. Baran istediği zaman gelip bizimle aylarca kalabiliyorken benim orada kalma sürem en fazla bir hafta olmuştu. Ama bilmiyordum... Bu dönüşün, sadece bir ziyaret olmadığını bilmiyordum. Ben, Xezal. Annem ve ailesinin deyimiyle Hazal. Kendi yolunu seçtiğini sanan ama yolunun başında zincirlenen bir kadın… Ve bu, kaçtığım her şeyle yüzleşeceğim hikâyenin başlangıcıydı. Düşüncelerim zihnimde darbuka çalıp oynarken aynada son kez, kendimi kontrol ederek saçımı kabarttım. Küçük valizimi alarak aşağıya indim. Salona indiğimde mutfaktan gelen kokuyla gülümseyerek, mutfağa girdim. Anneme arkadan sarılıp yanağına sulu bir öpücük bıraktım. "Günaydın Zühre Hanım," deyip, doğradığı salatalıktan bir tane ağzıma atarak masaya geçtim. "Günaydın Hazal'ım." Bana döndüğünde, tebessüm ederek masaya son tabakları bırakıp karşıma geçip oturdu. Masaya sabırsızca göz gezdirip, "Son günüm şerefine bütün sevdiklerimi yapmışsın." Dedim, neşeli çıkmasına dikkat ettiğim ses tonumla. "Son günün olmayacak bebeğim. Bunu sakın unutma. Her zaman yanında olacağım. İhtiyacın olduğu anda beni ara." Küçük gözlerini hüzün kapladı. Annemin ellerine uzanıp, elini tuttum. "Biliyorum Meleğim," elini öperek. "Seni seviyorum anne." Dedim. "Gitmeni hala istemiyorum kızım." "Niye? Sadece birkaç ay kalıp geleceğim anneciğim." İlk defa uzun süreliğine orada kalacaktım. Bu gayet normal ve güzelken annemin böyle söylemesini anlamıyordum. "İçimde tuhaf bir his var kızım, kötü bir şey olacak gibi." Annemi sakinleştirmek için ona sıkıca sarıldım. "Hiçbir şey olmayacak anneciğim. Gideceğim ve sıkıldığım an geri geleceğim. Söz veriyorum." Annem hoşnut olmamıştı ama susmayı seçmişti. Hislerinde asla yanılmayan annem bu sefer yanılıyor gibiydi. Sadece küçük bir kuruntu diye düşünerek geçiştirmiştim. Annemden bir süre ayrılacağım için içim buruktu. Yıllardır onunla vakit geçirmemize rağmen onsuz geçen bir saniye bile benim için çok zordu. Kahvaltıdan sonra annemle birlikte hava alanına doğru yol almıştık. Önce anneannem ve dedeme uğramış onları görmüştük. Dört yıldır en yakın arkadaşlarım olan Cenk ve Emine'yle vedalaşmak oldukça zor olacaktı. Onlar hep yanımda durmuşlardı. Emine, her ne kadar Mardin'li olsa bile ailesi İstanbul'da yaşadığı için törelerle bir alakası yoktu. Cenk ise Antalya'lıydı. Üniversitenin ilk haftasında tanışmış arkadaş olmuştuk. Ve bu arkadaşlığımız yıllardır devam etmiş ve edecekti. Hava alanına girdiğimizde, bizi bankta oturarak bekleyen arkadaşlarımı görür görmez heyecanla bağırdım. "Nankörler!" dedim, şakayla. Aslında evden birlikte çıkacaktık ama küçük bir aksilik olunca benden önce hava alanına gelmişlerdi. Emine ve Cenk aynı anda dönüp bana baktıklarında gülümseyerek ayağa kalktılar. "Aslında seni uğurlamak bile istemiyorum ama buna mecbur bırakıldım." Cenk şakayla karışık, konuştuğunda bana doğru gelmeye başlamıştı. Küçük yeşil gözlerinden firar eden hüznü fark ettim. İkisiyle ayrılacağım için oldukça duygusaldım. "Kim mecbur bıraktı seni?" diye sordum, tek kaşımı kaldırarak. "Kim acaba?" dedi, kinayeyle. Emine karşımda durup bana sarıldığında, ona sıkıca sarıldım. "Hazal'ım seni özleyeceğim," deyip benden ayrıldığında renkli gözleri buğulaşmıştı. "Ya sensiz nasıl eğleneceğiz biz? Hem Cenk'te gidecek. Ben yalnız mı kalacağım?" diye sordu, üzgünce. "Yalnız kalmayacaksın, yeşil gözlüm. Benimle evlenirsen sonsuza kadar seninle kalırız." Dedi, Cenk, rahatlıkla. "Seninle evlenmeyeceğim Cenk," dedi, Emine hafif sinirle. "Neden anlamıyorsun?" Cenk'in yüzündeki neşe kaybolurken, yine de dudağındaki tebessümü silmemeye çalıştı. Cenk, yıllardır karşılıksız aşkın peşindeydi. Emine'ye aşıktı ama Emine bunu ısrarla red ediyordu. Çünkü yaşantıları ve hayatları oldukça farklıydı. Cenk'in babası oldukça zengin ve varlıklıydı bu yüzden Emine bunu kabul etmiyordu. Üstelik Cenk'in rahatlığından nefret ediyordu. O her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünen bir kızdı. Ama Cenk, sadece gezip tozan biriydi. Bu yüzden Emine için olmaları imkansızdı. Yine ortamdaki gerginlik yükselince, havayı dağıtmak için Cenk'e sarılarak geri çekildim. Annemle de selamlaştıktan sonra, elbisemin eteklerini tutarak etrafımda dolanıp, "Nasıl olmuşum?" diye sordum. Cenk, bedenimi hızla süzerek ıslık eşliğinde bana beğeniler gönderdi. "Harika olmuşsun." Emine, beni iyice süzerken, küçük dudakları aralandı ve bana dehşetle baktı. "Harikasın da orayı bilmiyormuş gibi giyinmişsin sanki," dediğinde, annem onu onaylayan sözleri söyledi. "Dedesinin kalbine inecek. Bu sefer fazla abarttın bebeğim." Dediğinde, anneme göz devirme isteğimi bastırıp omuzlarımı silktim. "Anneciğim alt tarafı bir elbise," dedim, gülerek. Vaktin geldiğini anonstan duyarken, Cenk ve Emine'yle birlikte vedalaşarak anneme döndüm. Gözleri buğulaşmıştı ama ağlamayacağını biliyordum. Bana sıkıca sarıldığında saçımı okşayarak geri çekildi. Baran'ı benim yerime bolca öp bebeğim. Onu çok özlediğimi de söyle," dediğinde kafamla onayladım. İkizimi ben de çok özlemiştim. Oysa bir hafta önce buraya gelmişti. "Kendine dikkat et bebeğim." Gözlerimi kapatarak İstanbul'un havasını son kez içime çekerek gözlerimi açtım. İstanbul'u hiç sevmesem bile anneme yuva olduğu için ona minnettardım. İçimden, "Güle güle İstanbul, anneme iyi bak." Diye geçirerek, arkama bakmadan hava alanının içine girdim. Çünkü eğer arkama baksaydım oturur ağlar ve uçağı kaçırırdım. Uçağa bindiğimde, sosyal medyama sok kez göz geçirdim. Dün yabancı adamla dans ettiğimiz videoları her yerden paylaşıp beni etiketliyorlardı. Yıllardır aynı yerde dans etmemize rağmen dün akşamki dansımızın beğenilmesi ve paylaşılmasına şaşırmıştım. Sadece birkaç paylaşıma bakıp telefonumu uçak moduna alarak çantama koydum. Yabancıyla son dansımızın olmasını tabi ki de istemezdim ama ikimize ayrılan sürenin sonuna gelmiştik. Bir daha karşılaşır mıyız bilmiyorum ama karşılaşmak isterdim. Bu sefer ne olursa olsun ismini öğrenirdim. Onunla tekrar karşılaşmayı umarak uyumak için gözlerimi kapattım. Yaklaşık iki saat sonra uçak Şanlıurfa'ya iniş yaptığında uçaktan inmiş hava alanının çıkışında beni almaya gelen biri var mı diye göz gezdiriyordum. Baran, beni karşılayacağını söylediği için onu bekliyordum. Şanlıurfa'nın kavurucu sıcaklığını çok seviyordum. Tenimi bronzlatan güneşine aşıktım. Valizimi sürükleyerek banka oturduğumda etrafıma bakınmaya devam ettim. Bütün gözler, mini elbisemdeyken bana korkutucu bakışlar atarak yollarına devam ediyorlardı. Sanırım beni tanımışlardı. Esen rüzgar saçımı savururken, uzaktan duyduğum müzik sesiyle gülümseyerek arkama baktım. Tam da beklediğim gibi, hayırsız arkadaşlarım gelir gelmez bana ilk şakayı yapmışlardı. Dedem bu sefer hepimizi boğacaktı ama olsun. En azından yıllar sonraki karşılaşmamız gönlümüze göre olmalı değil mi? Koskocaman dört yıl sonra, böyle bir karşılamayı özlemiştim. Art arda takılan dört araba karşımda durduğunda arabadan yükselen müzikle kahkaha atarak yerimden kalktım. Arabadaki kişiler aynı anda dışarı çıkarken hep birlikte, şarkıyı söylemeye başladılar. "Boğazında kalsın! Boğazında kalsın!" Hepsi aynı anda ellerini boynuna götürdüğünde onlara hayretle baktım. Bakışlarım aralarında gezerken aradığım kişiyi bulmanın heyecanıyla gülümsedim. Elindeki kırmızı yemeni bana göstererek karşımda durduğunda, eğilip belime bağlayarak gözlerime baktı. "Evine hoş geldin ikizim." Deyip, alnımdan öperek bana sıkıca sarıldığında tutamadığım kahkahalarımı dışarıya vurdum. "Hoş buldum ikizim." Dedim, hasretle. Abimden ayrılıp etrafımı saran çembere bakarak oynamamak için kendimi dizginledim. "Beni öldürtmeye yeminli misiniz siz?!" diye bağırarak konuştum. Çünkü anca bağırarak sesimi duyurabilirdim. Müziğin sesi o kadar yüksekti ki, kulak zarıma bir şey olmasından korktum. "E hoş buldum dansı yok mu?" diye sordu, Şiyar gülümseyerek. Şiyar, benden iki yaş büyük amcamdı. Tabii bu yörede normal bir durum olduğu için pek sıkıntı değildi. Kara göz ve kara kaşları onu oldukça çekici gösteriyordu. En son gördüğümden daha yakışıklı olmuştu. Uzun boylu olduğu için, parmak uçlarıma çıkarak kollarımı boynuna doladım. "Haydi ama oynadıktan sonra sarılırsınız!" Dicle'nin sesiyle amcamdan ayrılıp şimdiden oynayanların arasına karıştım. Dedem ölüm fermanımızı yazacaktı. Çünkü dedem dans etmemizden hiç haz etmezdi. Ama ben dans etmeyi seviyordum. Etrafımı salan kalabalıkla birlikte kendimizi şarkının ritmine kaptırırken, birazdan olacak bütün sorunları takmadan oynadım. Yıllar sonra Şanlıurfa'nın çizgene kızı gelmişti. Tabii ki de oynamadan olmazdı. Bize hayretle ve artık yok dercesine bakan insanları çatlatarak oynamaya devam ettik. Çingeneler de insandır diye pankart açtığım günü hatırlayınca kahkaha atarak sağ kalçamı oynattım. Dans benim vazgeçilmez tek şeyimdi. Her şeyden ve herkesten vazgeçerdim ama danstan asla vazgeçemezdim. Dicle'yle karşılıklı bir süre oynadıktan sonra gelen silah sesiyle korkuyla etrafıma bakındım. İşte dedem gelmişti. Tekrar silah sesi işittiğimizde, arabada çalınan müzik kesildi ve bütün herkes arkama geçerek saklanmaya çalıştılar. Karşımda iki çift kara gözlü adamla göz göze geldiğimizde masumca sırıtıp, "Merhaba tombul yanaklı bebeklerim," dedim, ortamı yumuşatmak için. Dedemin kaşları olduğundan daha fazla çatılırken, babam arkasından bıyık altında gülümseyerek bakıyordu. Hoşuna gitmiştir tabi. Beni onca kez uyarmasına rağmen onu dinlememiştim. Dedem, bakışlarını üstümde gezdirip, "Xezal! bana şirinlik yapma!" dedi, gür sesiyle. Etrafta geçenler bizi izlemekten bile korkuyorlardı. Çünkü dedemin sinirine bütün Şanlıurfa yıllar önce şahit olmuştu. O günden beri dedemin sinirli olduğu an korkudan başını yerden kaldırmazlar. Belimdeki yemeni hızla açıp, arkamdaki Baran'a uzattım. "Dedem, görmeyeli gençleşmişsin sanki. Halam seni neyle besliyor?" diye sorarak, elindeki silaha bakmadan yanına doğru ilerledim. Çatık kaşları yavaşça düzelirken, yüzündeki sert ifade biraz yumuşamıştı. Tombul yanakları yaşlandıkça sarkmıştı ama olsun, küçük göbeğini ve tombul yanaklarını özlemiştim. Uzun boylu olmasına rağmen hafif kiloluydu ve bu onu çok tatlı gösteriyordu. Gür kaşları ve hafif sakalları yüzünü sert gösteriyordu. Ama bana göre tatlıydı. Diğerleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim maalesef. Karşısında durduğumda eline uzandım ama izin vermeyerek, "Ah deli Xezal'ım! Ah arsız torunum!" deyip bana sarıldığında gülümseyerek babama göz kırptım. "Dedem, seni çok özledim be ya," deyip, kokusunu içime çektim. "Bu burada kalmayacak!" diye bağırdığında arkamdakilere söylediğini biliyordum. Dedemden ayrılıp babama da sarıldığımızda, kulağıma fısıldadı. "Evine hoş geldin kızım." Diyerek konuştu özlem akan ses tınısıyla. Yüzü hiç değişmemişti, aynı tombulluğu ve tatlılığıyla karşımdaydı. Değişen tek şey sakalı ve ağırlaşmaya başlayan saçı olmuştu. Bir de yüzünde kendine yer edinmeye başlayan kırışıkları. "De hayde rezilliğiniz bittiyse düşün önüme!" Arkamdaki süt dökmüş kediye dönüşen tatlı arkadaşlarım ve kuzenlerime bakarak gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Abime bakmadım bile. Çünkü ona baksaydım kesinlikle gülerdim. "Sizinle evde görüşeceğiz!" "E oldu o zaman. Biz gidelim. Hem işimiz var değil mi?" Evin'in kaçmak için bahaneye sığındığını hepimiz anlamıştık. "Evet evet, hem evde bizi bekleyen işler var." Havin de korkuyla konuştuğunda, dedem gür sesiyle konuştu. "Madem evde işleriniz vardı da ne diye çingen gibi oynamaya geldiniz!" Arkadaşlarımın küçük dili tutulduğunda devreye girerek onları eve göndermiş, kuzenlerim ve abimle birlikte eve geçmek için arabalara binmiştik. Tabi dedem bir arabayı kurşuna dizdiği için onu tamire göndermişti. Arabanın radyosunu silahla kapatmak tam da ondan beklenilen bir hareketti. Bütün Şanlıurfa dedemin deliliğini bildiği için, kimse ona ses etmemişti. Gelen polisler de ifadesini alıp gitmişlerdi. Neyse ki bugünü kazasız belasız atlamıştık. Ama her zaman bu kadar şanslı olmayabilirdik. Arabamız taş evler ve tarihi kokan yollardan geçerek Dıldar konağının kapısında durduğunda, arabadan çıkarak özlemle etrafıma bakındım. Taş evleri oldukça özlemiştim. Burası güzeldi ama insanları ve töreleri yaşanılmaz bir hale getirmişti. Kimi kız çocuklarına göre cehennemdi. Kimisine ise mezar olmuştu. Benim yuvam olması için çabalayacaktım. Ne cehennemim ne de mezarım olacaktı. Şanlıurfa benim yuvam olacaktı. Anneme olmadığı yuvaya inatla dadanıp, kendime yuva yapacaktım. Konağın, büyük çelik kapısı açıldığında karşımdaki yüzlere gülümseyerek konaktan içeriye girdim. Halam, yazmasını düzelterek beni süzdüğünde gülümseyen yüzünü somurttu ve kaşlarını çatarak beni inceledi. "Kız çingene sana bu elbiselerle buraya gelme demedim mi?!" diye bağırdığında elbiseme baktım. Kabul kısaydı ama benim de onları dinlemeyeceğimi bilmesi gerekiyordu. Bu sadece bugüne özeldi. Zaten sonra kıyafetlerime dikkat etmeye çalışacaktım. Ne de olsa sözümün dinlenmesi gerekiyordu artık. "Ay halacım, burada özleminden yanıp tutuşalım senin gelir gelmez dert ettiğin konuya bak," deyip, gülümsedim. Bugün bol bol gülümsemem ve şirinlik yapmam gerekiyordu. Yoksa alırdım başıma belayı. Yanına doğru ilerleyip, halama sarıldım. Azade halam, genç yaşında evlenmiş, Fırat ile Dicle doğurduktan sonra kaynanası ona çingene deyip durduğu için kocası ise onu boşamıştı. Çünkü çingene soyundan olduğumuz için her şeyde lafı yiyen kişiler olurduk. En ufak sorunda bizi yargılayıp dururlar. Burada çingene olmak oldukça kötü bir şeydi. Ki neden bu kadar kötü olduklarına anlam veremiyordum. Sonuçta hepimiz insanız. Halamdan öğrendiğim kadarıyla, dedem'in babası yani büyük dedem bir çingene olarak Şanlıurfa'ya yerleşmiş. Çingene olduğu için zamanında çok fazla iftira ve hakarete maruz kalmış. Dedem de zamanında benim gibiymiş. Kimseyi takmadan çingene soyundan olan babaannem ile evlenmiş. Tabi bu durumu yine hoş görmemişler. Yaşadıkları bölgede çingeneleri hiçbir zaman istememişler. Ama dedem ısrarla onca yaşadıklarına rağmen burada kalmış. Babam ise bir çılgınlık yaparak, Şanlıurfanın en büyük aşiretinin tek kızını almak yerine annemle evlenmişler. O olaydan sonra, ağalar ve dedem arasındaki çekişmeli davalar hâlâ devam ediyordu. Kafamdaki düşünceleri bölen sesle, halamdan ayrıldım. "Kuzen bizde sarılsak mı acaba?" Fırat, kollarını açtığında kollarının arasına sığındım. "Hoş geldin kardeşim," dediğinde, "Hoş buldum." Deyip, ayrıldık. Fırat, benden dört yaş büyüktü. Uzun boylu ve kara gözlü kara kaşlı ve esmer tenliydi. Tek bir bakışıyla herkesi kendine hayran bıraktıracak cinstendi. Uzun boylu ve yapılı bir vücuda sahipti. Benden yaşlarca büyük olmasına rağmen ona abi demeyi pek tercih etmiyordum. Dicle ise, benden bir yaş küçüktü. Dicle'yle tekrar sarıldığımızda, geri çekilerek beni tekrar süzdü. "Çok güzel olmuşsun Xezal," kulağıma yaklaşıp fısıldadı. "Hava alanında seni izleyen Demhat ağanın dibi düşmüştü." Deyip geri çekildiğinde anlamsızca kuzenime baktım. Demhat da kimdi? Neyin nesiydi? "Ne dediğini anlamadım." Dediğimde, Baran'ın sesiyle ona baktım. "Gel bakalım Xezal Hanım, biraz da ben ikizime sarılayım." Dicle'nin az önce söylediğini es geçerek, Baran'la uzunca sarıldık.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD