2. Bölüm

3255 Words
(Daha önce 1. Bölümü ikiye bölmüş ve sadece ilk yarısını paylaşmıştım sizinle ama kesin bir karar değişikliği ile bölümü bölmeden yayınlamaya karar verdim. O yüzden 2. bölümü okumadan önce 1. Bölümü baştan tekrar okumanızı tavsiye ederim ) Bölüm Başı Notu: 1. Bölüme gelen ilgi harikaydı. Umarım 2. Bölümü de ilk bölüm kadar çok seversiniz. Bol bol yorum istiyorum, (10 yorum sınırından sonra 3. bölüm gelecek Bu arada hikayemiz için kapak yapabilecek arkadaşlar varsa yardımlarınızı dört gözle bekliyorum. Çünkü bu haliyle epey amatör... 2. Bölüm Küçücüktü. Hastalığı yüzünden gelişimi de oldukça geriden geliyordu. Bakıldığında sadece bir buçuk yaşında gibiydi. Yüzümü ekşiterek çorbasını hazırlamaya koyuldum. Gelişimi için sonra endişelenecektim; önceliği sağlığıydı nitekim. Gerçi o da iyiye gitmiyordu. İştahı yoktu; hali yoktu, keyfi yoktu... Oyun yaparak yatakta yanına gittim. "Akşam yemeğimiz hazır." Dedim kocaman bir gülümsemeyle. Minik bedeni yatakta toparlansa da hali tavrı iştahsız görünüyordu. "Yemeyeceğim." Dedi çocuklara özgü o inatçı ve çocuksu sesiyle. Buna alışıktım. Hiçbir öğünde yemek yemek istemiyordu zaten. "Ama ben acıktım." Dedim onunkine benzer bir sesle. "Sen acıkmadın mı?" Omuzlarını silkti. Çorba kâsesini komodine koyarken alnından başlayıp saçlarını sevmek istedim. Çoğu zaman olduğu gibi sıcaktı teni. Ateşi vardı. Hemen kalkıp bavuldan ateş düşürücüyü çıkarttım. Henüz yerleşmeye vaktimiz olmadığından her şeyimiz bavuldaydı. Gerçi buraya da ne kadar para yetirebilirdim ki zaten? En kısa sürede ev bulmalıydım. Elbette Hazan ilik için bana yardım etmeyi kabul ederse... Değilse burada kalmamızın ne anlamı olurdu ki? Hastane ya da doktor açısından burası oldukça yetersizdi. Üstelik ilaçları şehir dışından getirtmek de bana pahalıya mal oluyordu. "Ateşin var bir tanem," Dedim yumuşacık bir sesle. "İlaç almalısın." Tekrar omuz silkip yatağın içine kaymaya çalıştı. İlaç içmek onun tek bildiği şeydi; hayır o ilaçtan kaçmıyordu. İlaç içmesi için yemek yemenin şart olduğunu öğretmiştim ona ve o yemek yemekten kaçıyordu. "Alina," Diye seslendim. "İlacımızı içelim, haydi." Top gibi büzüştü yatakta. İç geçirdim. Sinirlerim bozuluyordu. İlaç içmezse geceyi hastanede bitirecektik ve benim hazırlamam gereken dosyalar vardı. İhtiyacım olan tek şey biraz destekti ve... "Alina lütfen." Diyerek yatakta yanına oturdum. Saçlarını sevmeyi çok istiyordum ama dökülüyordu ve ben kıyamıyordum... Doğduğunda bir topak saç vardı başının üzerinde. Dökülmesini beklemiştik ama aksine uzadıkça uzamıştı o güzelim saçları. Hasta olduğunu öğrendiğimiz zamana kadar neredeyse omuzlarından sarkacak kadar uzundu. Şimdi daha bile uzundu ama taradığımda yarısı ellerimde kalıyordu her seferinde. O yüzden okşamaya bile korkuyordum başını. "Gel buraya," Diyerek yatağın içine saldım parmaklarımı. Her lanet seferinde olduğu gibi onu yemeğe mecbur edecektim. Lanet diyorum çünkü artık değil yemek yemeyi istemek, yemek yemekten alenen nefret ediyordu. Onu nefret ettiği bir şeye zorluyordum ve buna lanet ediyordum. Alina'yı kucağıma oturtup çorbasını yedirmeye başladım. Fazlasıyla iştahsızdı. O zaman fark ettim; omzu ile ensesi arasında yeni bir morluk oluşmuştu. Dudaklarımı ısırarak yemek yedirmeye konsantre olmaya çalıştım ama her şeyi tepetaklak edip ağlayasım vardı! Her lanet saniye bir yeri morarıyordu; açlıktan midesi acıyor ama yemek yiyemiyordu! Tırnakları morarmıştı, bebekleriyle oynayacak takati yoktu! Çizgi film bile izleyemiyordu. Tek yaptığı yatıp uyumaktı... Kemo alıp kusmak, ağrıları yüzünden ağlamak, kilo vermek ve sürekli uyumak! "Doydum." Yanaklarımın nemini silip bir kaşık daha zorladım ağzına. Kaç kaşık yemişti ki? "Anne doydum." "Biraz daha ye." Diye zorladım. Kilo vermesi iyi değildi. Bağışıklığı zaten yerlerdeydi. En azından doğru düzgün gıda alması gerekiyordu ama dudaklarını kenetleyip başını çevirince daha fazla yemeyeceğine emin olmuştum. Pes edercesine ilacına uzanıp içirdim. İzlemeye takati olmadığını bildiğim halde duvara monteli televizyondan çizgi film kanalı açıp etrafı topladım. Çoktan yatağın içine kaymıştı. Dayanamadım. İçinde dosyalarımın olduğu bilgisayar çantamın olduğu masanın önüne çöküp ağlamaya başladım. Elimde olsa yeniden doğururdum onu; ömürse cebimden çıkarıp verirdim ama çaresi yoktu bende! Kanımı verirdim, iliğimi, kemiğimi... Ama yoktu! Kahretsin. Yoktu... Kolumu ısırarak ağlamaya başladım. Göğsüm tam ortasından yırtılıyormuş gibi acıyordum. Bunun ne bir tarifi ne de bir merhemi vardı. Sadece ağlayabiliyordum. Dişlerimi sıkmaktan titreyen çenemi koluma kenetlemiş, uyuyan bebeğim uyanmasın diye içime haykıra haykıra ağlıyordum... Annemi aramak istedim ama neye yarardı? Kadının kendine hayrı yoktu. Babam mı? Hamile olduğumu duyduğu anda silip atmıştı beni. Tamam, kabul ediyorum. Hazan'ın karşısına çıktığımda beni hemencecik kabullenmesini beklemiyordum ama mecburi ortaklığımızda bana destek olacağını ummuştum. Oysa o evliydi. Adamdan bir erkek olarak beklentim yoktu zaten ama bir baba olarak yanımda olabilmesini ummuştum. Çaresizce hem de... Telefonum çalınca yığıldığım yerden doğrulmaya çalıştım. Ümit bey arıyordu. Elbette; yetişmesi gereken işler vardı. İşler beklemezdi. Derince soluklanıp telefonu açtım. "Ümit bey," "İyi akşamlar İzmir." Dedi mesafeli bir ses ile. "Yarın ki toplantı için e mailini bekliyorum. Hala gelmedi." Henüz hazırlayamamıştım ki. Yutkunup çantamdan bilgisayarı çıkartırken. "Henüz internet bulamadım efendim." Diye palavra sıktım. Bu, beni ateşe atmayacak ama sorumluluğumdan sıyıracak en yegâne bahanemdi. Her zaman da işe yarardı. "Ama sabaha maili göndermiş olurum." "İhmalkârlık olsun istemiyorum İzmir." Dedi bu kez Ümit Bey otoriter bir sesle. "Bizi online idare edebileceğine ikna ettin. İlk işin fiyaskoyla sonuçlanmasın." "Asla efendim." Diyerek masa başına geçtim. Patronumla aramda oldukça mesafeli ve saygılı bir ilişkim vardı. Şu an için yaşadığım krizin de farkındaydı. Üstelik şirketin parlayan mühendislerinden biriydim. Yani beni kaybetmek istemiyorlardı ve minnettardım ki beni hem işimden hem de çocuğumdan ayırmayacak bir sistemle çalışmama izin vermişlerdi. "Dosya sabah mailinizde olacak." "Umarım." Patronumun sesinde temenni değil emrivaki bir tehdit vardı ama görmezden geldim. Bir inşaat mühendisiydim ve aslında işim şantiyelerdeydi ama mevcut durumlar sebebiyle şimdilik işin çevrimiçi ağını yürütüyordum; yarınki toplantı lehimize sonuçlanırsa da Mardin'e dikilecek koca bir alışveriş merkezinin başmühendislerinden biri olacaktım. Bu iyiydi. Yani... Hazan bize yardım etmeye karar verirse iyiydi. Değilse İstanbul'a dönmem şarttı ve bu kez patronları nasıl ikna ederdim, bilmiyorum. Tamam, şimdi bunları düşünmemem gerekiyordu. İşimin başına geçip tüm konsantrasyonumla çalışmaya başladım. Ara sıra kalkıp Alina'yı kontrol etsem de işim, sabaha karşı dörtte anca bitmişti. Derhal maili gönderip kızımın yanına kıvrılırken ağrıyan belimi ve ekrana bakmaktan acıyan gözlerimi umursamadan tavana daldım. A planımın işe yaraması şarttı. Nitekim B planım, Hazan'ın evli olması gerçeğiyle çarpışıp denizin soğuk sularını boylamıştı. *** "Mini barda mercimek çorbası var. Bol limon ile içer." Bakıcı kızı dolabın önüne getirip sıralamaya başladım. Ne yapayım? Mardin'in sıcağında Alina'yı sokak sokak gezdiremezdim ya. Kliniğe gidecektim ve daha ev arayacaktım. Çocuk mahvolurdu. Gerçi bakıcı da hasta bir çocukla ne kadar ilgilenebilirdi bilmiyorum ama tek çıkar yolum buydu. "Şeftali ve çilekleri dilimledim." Dedim hızlıca. "Başka da bir şey yemez zaten..." Dudaklarımı ıslatıp kıza yemek parası bırakırken "İşim ne zaman biter bilmiyorum ama akşam yedide muhakkak gelmiş olurum." Diyerek Alina'nın başından öptüm usulca. Koltuğunda bebeğinin saçlarını örmeye çalışıyordu. Pek başarılı olduğunu söyleyemezdim ama deniyordu işte. "Ben gelmeden çıkayım deme." Kız başını sallayıp "Tamam abla." Dedi. Tam çıkarken aklıma geldi. "Sakın saçlarını tarama." Dedim. Saçları hep olduğu gibi dağınık ve karışmıştı ama dökülmesindense bu halde olmalarını tercih ediyordum. Birkaç boş dairenin fotoğrafını çekerek telefonuma kaydetsem de önceliğim klinikti. İstanbul'daki doktorumuzun yönlendirmesiyle özel bir kliniğe gidecektik. Elimde kocaman iki dosya vardı; test sonuçları, ilk tedavi süreci, hastalığın ortaya çıkışı, seyri, temizlenmesi, tekrar ortaya çıkışı ve bir sürü anlam vermekte zorlandığım detaylarla dolu iki koca dosya. Kapıyı tık tıkladım. Doktorumuz Asaf Körmüklü adında orta yaşlı bir adamdı. Benzer yaşlarda olan İstanbul'daki doktorumuzun arkadaşı olduğunu varsaydım. "İzmir Hanım?" Onaylarcasına başımı sallayıp içeri girdim. Dosyalarımdan gözü korkmuş gibi görünmüyordu. "Ali hocamla konuştum." Dedi gözlüğünü takıp tahlilleri incelemeye koyulurken. "Alina hakkında bilgi verdi." Başımı sallamaya devam ediyordum. Böyle olması gerektiği konusunda Doktor Ali ile karar almıştık. Olası bir geri dönüş ihtimaline karşılık Doktor Asaf da Ali beyi bilgilendirmeye devam edecekti. "Hastalık agresif ilerliyor." Dedi dosyalara kısaca göz gezdirdikten sonra. "Ali Bey iyimser bir tahmin ile bir buçuk ile iki yıl arasında bir zaman dilimi içerisinde olduğumuzu ama bir yılımız varmış gibi davranmamız gerektiğini söyledi." Dedim. Tam olarak böyle dememişti tabii ama ben kendimi bir yıla endekslemiştim. Bir yıl... "İlik sırasına isminizi yazdırdınız mı?" "Evet." Dedim. İlk seferinde hastalığın çok başındaydık ve ilaç tedavisi ile bu illeti yenmiştik ama bunun ikinci defa olabileceği aklıma gelmediğinden ihmalkâr davranmıştım. Daha doğrusu, bu kez semptomlardaki vücutta morarmalar çok sonra ortaya çıkmıştı ve bunu anlamlandırdığımda Alina çoktan kanserin ikinci evresindeydi. Doğal olarak ilik sırasına ilk seferde değil, ikinci seferde kaydolmuştuk. "Aile yakınlarının ilik uyumu çok daha yüksektir." Dedi Asaf Bey. Bunu bilmiyor olabilir miydim gerçekten? Bana daha ivedi ve pragmatik çözümler sunmalıydı. Aile yakınları... Yoktu işte! Olanlar da bana inanmıyordu! "Bir kardeş yapmayı düşündünüz mü?" Yanağımın içini ısırdım. Bu B planımdı ama Hazan evliydi. Gerçi... Kızım için yapamayacağım şey yoktu şu noktada. Ama zaten ben gemileri yakmıştım. Mühim olan Hazan'ın gemileriydi. Onun gemileri de aramızda mıh gibi duruyordu. Gerçi Hazan'ın kendisi de mıh gibiydi. En azından dün gece Alina'yı düşünmüş olmasını umuyordum. Bir parçacık bile olsa aklına Alina'nın onun kızı olduğu şüphesi düşse bana yeterdi. En azında emin olmak için elini taşın altına sokardı o zaman. Kendisi, annesi, babası, kardeşi, kuzeni ve hatta karısıyla bir çocukları varsa ona bile taliptim. "Babasıyla ayrıyız." Doktor anlayışla başını eğdi. "Yine de kardeş en yakın ihtimaldir." Derken bu çözümü değerlendirmemi ister gibi bir hali vardı. Dediğim gibi, Hazan'dan bir çocuk daha yapardım. Evli olmasaydı. Ve işin doğrusu... İşler çıkmaza girerse evli olmasına rağmen o kardeşi yaparım. "Bunu değerlendireceğim." Dedim tek düze bir sesle. Henüz A planım, koca aşiretten birinin kemik iliğinin Alina ile uyumlu çıkmasıydı ama dediğim gibi, eğer uyumlu bir ilik çıkmazsa Hazan'la bir bebek için daha yatağa girmeye ve onu da o yatağa sokmaya hazırdım. 'Söylesene bana, hangi kadın bu gurursuzluğu kabul eder?' Dört yıl önce Hazan'a söylediğim lafı nasıl da yutuyordum böyle? Ama durumum tam olarak buydu. Dediğim gibi gözüm ne Hazan'daydı ne onun parasında ne de evliliğinde ama mecbur kalırsam onunla tekrar birlikte olurdum. Ayrıca bunun illa cinsel bir birleşme olması falan da gerekmiyordu. Tüp bebek denen bir gerçek vardı, değil mi? "Kardeşler arası ilik naklinin çok daha başarılı sonuçlar verdiği istatiksel olarak doğru ama eminim Ali Bey iki yaşından küçük çocuklarda nâkilin tehlikesi hakkında sizi bilgilendirmiştir." Gözlerimi kısarak baktım doktora. Bana hayırlı bir haber verecek miydi yoksa felaket tellallığı yapmaya devam mı edecekti? "Biliyorum Asaf Bey." Dedim ve bu kalbimin tam ortasına ucu zehirli, keskin bir ok sapladı aniden. Eğer bu noktaya gelirsek bu kez endişelenmem gereken tek bebeğim Alina olmayacaktı. "Burada Doktor Ali'nin tedavi çizelgesi var." Diyerek konuyu değiştirmeye karar verdim. Bana bilmediğim bir şey söylemiyordu nitekim. "Alina'nın yarın kemo alması gerekiyor." Doktor tedavi çizelgesini alıp incelerken ben de telefonuma baktım çok hızlıca. Gelen giden tek bir mesaj ya da ilaç olacak arama yoktu Hazan efendiden. O fotoğrafın arkasına numaramı ve otelimin adresini yazmıştım hâlbuki. "Bu çizelge bende kalsın." Diyerek dikkatimi çekti Doktor Asaf. "Kliniğimizle de uyumlu yeni bir süreç hazırlatıp size mail olarak göndeririz. İletişim bilgileriniz güncel, değil mi?" İç geçirip otel adresimin yazılı olduğu kâğıdı doktora uzattım. "Telefon ve mail bilgilerim güncel ancak adres bilgilerim şu an için değişken." Diyerek ayaklandım. "Kalıcı bir adrese geçer geçmez sizi bilgilendiririm." Doktor bey sözlerim üzerine başıyla onay verip ayaklandığında ben çoktan kapıya ulaşmıştım. Gelişme yoktu. Neyse ki gerileme de yoktu... "Şey," Dedim çıkmadan hemen önce. "Firuze Atasoy adına bir ilik tahlili vardı. Dün çıkmış olmalıydı." Dedim ümitsizce. Firuze annemdi ve babamın beni ret etmesinden ve hatta Alina'nın ikinci defa kansere yakalanmasından sonra ancak, ilik örneği vermeyi kabul etmişti. "Ali Bey sonuçları gönderdi mi?" Adam kısacık boğazını temizledi. Anlamıştım. Sonuç negatifti. "Evet ama-" "Olumlu bir sonuç çıksaydı bu kadar konuşmazdık zaten." Diye mırıldanarak doktoru beklemeden klinikten çıktım. Anneme kızgın değildim. İşin açıkçası artık ondan ümidim geçmişti. O gece Hazan'ın söylediği her şey doğruydu. Annemle babam arasında alan razı, veren razı alışverişi vardı ve annem kurbanlık olmayı seviyordu. Bunu değiştiremeyeceğimi o hafta anlamıştım; o yüzden anneme kızmıyordum ama anneme kırgındım. Koca hamileliği tek başıma atlatmış olmam bir yana Alina'yı görmeye hiç gelmedi. Hasta olduğunda bile... Çaresizce kapısına gidip konuşmak istediğimde eve bile almadı. Ağlaya ağlaya apartman içinde anlattım derdimi. Tüm apartman çıktı kapıya ama annem babamın korkusundan açamadı bile kapıyı. Sonra nasıl oldu, vicdana mı geldi yoksa yürek mi yedi bilmiyorum ama yüzüne kapısını bile açamadığı kızının hasta bebeği için ilik testi verdi. Bunun haberini vermek için bile aramadı ama. Kuru bir mesaj attı sadece. 'Testi verdim.' Dolan gözlerimi kurulayarak kliniğe yakın kiralık dairelere bakmaya koyuldum. Ben ailem için yoktum. İlikleri kızıma uymuyorsa... Onlar da benim için yoktu. Kliniği özellikle müstakbel alışveriş şantiyesine yakın bir yer olsun diye seçmiştim. Tabii bir de özellikle Doktor Asaf için ama şimdi evi de buralarda kiralarsam küçük bir üçgen içinde çok da fazla yorulmadan hareket edebilmeyi umuyordum. Burada kiralar İstanbul'a nazaran çok daha insaflıydı ama yine de bu durum ekonomik olarak dar boğazda olduğum gerçeğini değiştirmiyordu. İzmir'de bana ait minik bir dairem vardı ve İstanbul'da maaşımın çoğunu kiraya verip İzmir'de kirada olan dairemin parasıyla geçimimi sağlıyordum. Alina hasta olana kadar gayet de rahat bir yaşam sürdüğümüzü söylemek doğru olabilirdi ama hastalık maddi, manevi her anlamda belimi bükmüştü. O yüzden İzmir'deki emlakçıdan arama gelince hemencecik açtım telefonu. "İzmir Hanım." "Evet Hakan Bey." "Dairenize müşteri çıktı." Hakan bey duymayı beklediğim ve hatta ümit ettiğim bir şey söylemiş olmasına rağmen kalbimin inceden sızladığını hissettim. İki oda bir salon küçücük bir evdi ama hamileliğim ve Alina'nın ilk bir yaşı o evde geçmişti. O ev benim için huzur ve mutluluğun somut tek deliliydi ama satmak zorundaydım. "Ama müşteri fiyat konusunda bir ikram yapıp yapamayacağınızı soruyor." Hakan beyin sesindeki sempatiden müstakbel alıcının yanında olduğunu anladım ama hayır. Cimrilik değildi bu, o evden gelecek her bir kuruşa ihtiyacım vardı. "Hayır." Dedim o yüzden yekten. O parayla ya buradan ev alıp Hazan'dan medet umacaktım ya da Finlandiya'da kanser konusunda yenilikçi çalışmalar sürdüren bir kliniğe gidecektim. Her ikisi için de tek umudum o evdi ve kimseye ayıp olmasın diye fiyat falan kıramazdım. "Anlaştığımız fiyatın altına düşmeyeceğiz." "Parayı gün için havale edebileceklerini söylediler ama İzmir Hanım." Deyince Hakan Beyin derdini anladım. Müşterinin keş parası vardı ve emlakçı Hakan da komisyonuna bir an önce kavuşmanın peşindeydi. Fakat kusura bakmasın ama para saniyesinde cebime inecek bile olsa tapu işlemleri için İzmir'e gelmem gerektiği gerçeğini unutuyordu herhalde. Aptal herif. "Kararım kesin Hakan Bey." Dedim. Detayları elbette herkese anlatacak değildim ve doğal olarak Hakan Bey ev için neden bu kadar yüksek fiyat çekip indirim yapmadığımı sorguluyor olmalıydı ama o emlakçıydı. Beni değil müşterileri ikna etmeliydi. "İyi günler Hakan Bey." Diyerek kapadım telefonu. Sinirlerim laçkaydı zaten. Belirlediğim üçgen içinde birkaç daha ev gezdim; fena evler yoktu doğrusu ama hemen karar vermek istemiyordum. Özellikle de Hazan'dan kesin bir karar gelmedikçe. Ama aramıyordu lanet olası! Akşam altı gibi otele dönmeye karar verdim. Yaz aylarında olduğumuz için hava geç kararmıyordu ama Alina'yı daha fazla bakıcı elinde bırakmak istemiyordum. Ayrıca akşam güneşinin tatlı ısısından biraz nasiplenmesi belki onun da hoşuna giderdi. Gelmişti, lobide kahve içiyordu. Dudaklarımı ısırarak genzime dolan yumruyu yutkundum. Aramamıştı ama gelmişti. Güçlü olmaya çalıştım. Tüm gün aklımdan onlarca ihtimal geçmesine, A, B, C ve hatta Z'ye kadar plan yapıyor olmama rağmen en büyük umudum ondaydı. Ayaklarımın üzerinde durmak, kendime yetmek, kızıma yetişmek... Bunların hepsi bir yana, bana uzatacağı el ile güçlenecektim. Hayır, zayıf değildim ama yorgun hissediyordum. Yanağımın içini ısırıp kararlı bakışlarımla karşısındaki koltuğa geçtim. Beni görünce elindeki fincanı ortamızdaki sehpaya koyarak yere bakmayı sürdürdü. "Mardin'i mi gezdin?" Sesindeki ironi gözlerimi kısmama sebep oldu. Aptal falan mıydı? Bunca zorlukla mücadele ederken elbette Mardin'i gezmiyordum. "Hayır." "Çocuk nerede peki?" Diye sordu bu kez küstah bir şekilde. Göğsümü doldurup dişlerimi sıktım. "Odada." Dedim kendime hâkim olmaya çalışarak. "Dadısıyla." Dedi bu kez bilmiş bilmiş. Ne yapmaya çalışıyordu? Beni mi yargılıyordu? Tüm gün Alina için sağa sola deli danalar gibi koşturmuştum; haberi var mıydı? "Alina benimle birlikte gezemeyecek kadar hasta." Dedim her bir kelimenin üzerine vurgu yapa yapa. "Onu Mardin sıcağında yanımda götür-" "Gezdin yani." Nihayet başını kaldırıp bana bakma nezaketini göstermişti beyzadem. "Beğendin mi Mardin'i?" Bu kez sinirime hâkim olamadım. "Bilmem." Dedim dişlerimin arasından. "Kanser kliniğinin insanı boğan bir havası var. Güneşiniz de yakar top gibi; altında kiralık ev aramak çölde güneşlenmeye benziyor!" Ayağa kalkıp odaya çıkmak, açmadığım bavulları sırtlanıp direk Finlandiya'ya uçmak geçiyordu içimden ama adam en büyük şansımdı ne yazık ki. Bu kadar... İnançsız olmasına ya da bana yalancı muamelesinde bulunmasına gerek var mıydı gerçekten? O geceden hatırladıklarımın canı cehenneme; Hazan ne nazik ne de güvenilir bir adamdı. O sorumlulukları ile yüzleşince suçu başkasına atıp kaçmak isteyen, korkak bir oğlan çocuğuydu sadece. "Hasta çocuğunu hiç bilmediğin bir şehirde hiç tanımadığın bir kadına emanet edip Mardin'de geziyorsun sonra da bu anlattığın zırvalara inanmamı mı bekliyorsun?" Diye hiddetlendi çıkışıma karşılık. Bana? İki elimi de belime koyarak bir adım yaklaştım ona. "Pardon," Dedim ukalaca. "Annem Miami'de tatilde. Babamı hiç sorma. Yelken yarışlarında. Kocam hele," dedim sahte sahte sırıtarak. "iş seyahatinde. Kızıma bakacak kimse bulamadım." Bu kez gözlerini kısan o oldu. "Sana inanmamı bekleme." Dedi oldukça ciddi bir sesle. "Bilmem kaç yıl sonra karşıma geçip ben-" "Ne?" Dedim sesimi yükselterek. "Paranı mı istedim? Şirketini mi? Dönüm dönüm tarlalarınıza göz mü koydum? Bana nikâh yap, mı dedim?" Her kelimemle sesim biraz daha yükseliyordu. "İlik istedim ben ya!" Derken gözümden düşen bir damlayı yakaladım sinirle. Çaresizliğimin böyle ulu orta dökülmesinden nefret ediyordum. Bu zafiyeti ömrümce bir kez göstermiştim, o zaman da Alina olmuştu zaten. Şimdi korkak, sorumsuz bir çocuk olduğuna emin olduğum bu adamın önünde yeniden sulu zırtlak bir şekilde ağlamak istemiyordum. "İnsan tanımadığı olsa kıyamaz, yaptırır testi. Sen kızına sırt dönüyorsun! Kızına!" "Sus." Diye bağırdı benim sesime oranla çok daha kaba bir ifadeyle. Etrafını kolaçan etti. Etraftakiler benim umurumda bile değildi ama belli ki o bu durumu önemsiyordu. "Ne belli benim kızım olduğu?" Diye tısladı kolumu tutup beni kendine çekerken. Gözlerimi kapatıp burnumdan soludum. "Yatağında bekâret kanım vardı aşağılık herif!" Diye öfkelendim iki elimle birden göğsünü iterek. Fakat bu hamlem kolumu bırakmasına yetmedi. Aksine hâkimiyetini sürdürebilmek adına şimdi daha çok sıkıyordu kolumu. Acıdan kolumu kassam da yüzümde yaprak kıpırdatmadım. "Bebeği neden aldırmadın o zaman?" diye sorunca bu sinirimi taşıran son hamle oldu. Bu kez ayağına basıp kolumu silkeleyerek ondan uzaklaşmayı başardım. "Çünkü ona ihtiyacım vardı." Dedim öfkeyle. Artık taşan yaşların beni zayıf gösterip göstermediğini de umursamıyordum. "Ayrıca o haltı yiyen biz iki geri zekâlıydık. Alina'nın hiçbir suçu yoktu ki onu aldırayım!" Bir adım gerileyip hayal kırıklığıyla baktım Hazan'a. Bana gerçekten dayanak olacağına inanmakla yaptığım aptallığın boyutuna hayret ediyordum. "Bakma öyle!" Dedi dişlerinin arasından. "Evliyim kızım ben." Dedi sonunda o da karın ağrısını belli ederek. "Nasıl eve sokup bu kızım, bu da karım diyeyim sizin için?" "Karın olmak isteyen kim be?" Dedim üzerine giderek. Ne diye dediğimi anlamıyordu bu kas kafalı? "Ben senden sadece ilik istiyorum! Nikâhın sana kalsın!" "Hükümran'lar da Hanzade'sini hiç tanımadıkları bir kadına bırakacaklardı zaten." Dedi. "O da bizim Hanzade'mizse tabii." Derken ise acımasız bir alay vardı sesinde. "Hanzade ne?" Dedim afallayarak. Hükümran'ın Hazan'ın soyadı olduğunu biliyordum; cümlenin geri kalanından bir mana çıkartmaya çalışsam da Hanzade ne demek bilmediğimden ne dediğini anlamıyordum ama sesindeki alay ve cümlenin negatif yapısı sinirimi bozuyordu. "Eğer," dedi karşımdaki duruşunu bozmadan. "O benim kızıms-" "Senin kızın!" Diye bağırdım bu kez sabırsızca. "Ölüyor diyorum sana! Ölüyor... Babası sen olmasan elin herifine gelip ne diye ayaklarına kapanayım?" "Benim kızımsa iliği alıp ortadan kaybolmak gibi aptal saptal o fikri aklından çıkart." Derken koltuğunun başına serdiği ceketine uzandı. "Çünkü Hanzade'mi saklamak hayatında yaptığın en büyük hata olacak." Ceketini üzerine geçirip iç cebinden iki tüp çıkartarak özellikle bana gösterdiğinde "Dışarıdakiler bizim aşiretten." dedi. Tükürük örneği almıştı. Babalık testi için. Kalbim anlık duraksadı ve o an gözlerimi dahi kırpamadım. İnanmasa da yardım edecekti... "Sonuçlar çıkana kadar sabret. Eğer babası değilsem Hazan'ın eşref saatine denk geldi dersin, tüm aşiret kızın için seferber olur ama kızının babası bensem," Diyerek dibime kadar girdi. Gözlerindeki karanlık mavilerimi dövüyor gibiydi. Hanzade ne demek bilmiyordum ama bana kıymetlisini çalmışım gibi bakmasından hoşlanmıştım. Dahası, korkuyordum... "O zaman kızımı benden saklamanın bedelini ödersin, İzmir Hanım." - - - Not: Üfff... İzmir ne asabi bir karakter öyle ya :D Gerçi Hazan da az şerefsiz değil. Neyse, nasıl buldunuz bölümü? Fikirleriniz benim için çok değerli, biliyorsunuz :)) Yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen. Bu arada Hanzade'nin ne demek olduğunu bilen var mı? Yoksa bile ne demek olduğuna dair fikir yürüten var mı? Peki sizce Miran Hükümran'lar Hanzade'mizi sana bırakmaz derken ne demek istedi? Fikir ve teorilerinizi merak ve ısrarla bekliyorum bebekler. :)) Sizi seviyorum :*
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD