Gelecekten alıntı …
…Üzerime çıkıp beni gıdıklamaya devam ediyordu. Eli koltuk altıma uzandı, burası en çok gıdıklandığım yerdi. Artık kendimi kaybetmiş katıla katıla gülüyordum. Eli arada göğsümü de mıncırıyordu. Sonra dokunuşları değişti. Göğüs uçlarımı sıkıp bırakmaya başladı.
Ben durumun yeni farkına varmıştım ki aniden eli koynuma kaydı. Çıplak göğüsümü avuçladı. Bir an nefesim kesildi . İş oyundan çıkmıştı.Gülmeyi bıraktım. Eline uzanıp çekmek istedim ama bırakmadı. Eliyle yeni tomurcuklanan göğsümü ortaya çıkardı. Uzanıp ağzına aldı.
Korkuyordum. Karısı Hayriye abla içeri girerse bizi görmesinden çekiniyordum.
“ Ha…Hayriye abla..” diye mırıldandım.
“ Umrumda değil Feride. Çok özledim seni…” dedi geceden bile karanlık bakışlarla. Sahiden o an hiç bir şey umrumda değilmiş gibiydi . Elini eteğimin altına soktu.
“Ya..Yapma…” dedim kısık ve itirazsız bir tonda. Çünkü ben de özlemiştim. Adeta kendimi kaybetmiş gibiydim. Onun da dediği gibi o an Hayriye abla umrumda bile değildi . Şu kapıdan girse bile önemsemezdim .
…
Ben Feride … “Ahraz” derler. Halbuki kimseler yokken bülbül gibi şakıdığımı kim bilebilir? Ama nedense biri bana seslensin yahut bir şey sorsun, orada anlayamadığım bir heyecan basıyor beni. Anında kekelemeye başlıyorum. Çocukken belki de kimseyle konuşamadığımdandır… Belki de doğuştan …Gercek anne ve babamı hiç sormadığım gibi bunu da sormadım abama…Kader deyip geçtim…
…
Gül rengi saçlarından sızan ter boynuna akıyordu. Narin ayakları taş havuzda bir yükselir, bir alçalıyordu. Ancak kendisini izleyen yabancıdan haberi yoktu. Ayakları altında ezilen üzümlerden kan rengi bir sıvı çıkıyordu. Bu kırmızı üzümlerden bir kısmı sirkeye, bir kısmı ise pekmez ve şaraba dönüşecekti. Kırmızıya boyanan beyaz ayakları, üzümlerin çekirdeklerini kırmadan eziyordu.
“Zeynel beyim , işte Feride budur,” dedikten sonra hızlı hareketlerle karısının yanına gelip kulağına bir şeyler söyledi. Abbas ve Zeynel bey taş kemerli; serin, loş odadan çıktı.
“Feride çık oradan! Çabuk üstünü başını değiştir, ayaklarını yıka, görücü geldi!”
Bu sözleri üstünde durmadan, alelacele söyledi Döndü Ebe.
Köyün yarısını Döndü Hanım doğurtmuştu. Kendi çocuğu olmamış, Feride’yi de bir doğum sırasında annesi ölünce kendisi evlat edinmişti. Feride annesinin ölümünün ardından; dedesi “kız” diye burun kıvırmış, babası ise “Anası olmadan ben bakamam,” diyerek bir kez bile kucağına almamıştı. Çocuğun hayatta bir tek teyzesi vardı ama o da kocası ve kaynanasının itirazı ile karşılaşmıştı. Döndü Ebe, “Ben büyütür çıkarır, gelin ederim,” diyerek o gün alıp oradan çıkmıştı. Feride o gün bugündür bir kez bile gerçek ailesini görmemişti.
17 yaşındaydı yakında 18 olacaktı ama zayıf bir vücuda sahipti. Yüzü kahverengiye çalan çillerle kaplıydı. Örgüsünden fırlayan gür kızıl saçları beline kadar uzanıyordu. Ancak bir kusuru vardı: Kekemeydi. Köydeki geleneklere göre evlilik yaşı gelmişti ama şimdiye kadar kimse kapılarını çalmamıştı. Herkes ondan doğacak çocuğun da —onların tabiri ile— “ahraz” olacağına inanırdı. Ahraz her ne kadar dilsiz ve sağırlar için kullanılsa da Feride kekeme olduğundan neredeyse hiç konuşmazdı. Köyde bu kusurundan dolayı çocuklardan çok çekmişti. Onlar Feride’ye “Ahraz” lakabını uygun görmüşlerdi.
Önce aba dediği kadının ne dediğini anlayamadı. Sonra kekeleyerek; “Aba, kim geldi?” dedi. Sesi neredeyse içine kaçmış gibi sessiz ve derinlerden geliyordu. Bu kez kelimeler çok daha fazla uzayarak çıktı.
Döndü Ebe, Feride ile göz göze gelmemek için dönmedi. “Görücü dedim görücü! Sağır mısın kızım?”
Feride , Döndü abasının kendisini sevip sevmediğini pek anlayamazdı. Bir kere bile sarılıp öpmemişti ama etin en güzel pişmiş yerini ona verir, gece yatmadan ballı sütünü hâlâ başucuna bırakırdı. Bazı geceler başını okşayan bir elin varlığını hissederdi ama rüya mı gerçek mi olduğunu bilmezdi.
…
Zeynel bey ellisine merdiven dayamış, karısını geçen yaz kaybetmiş, zengin sayılabilecek bir ağaydı. Tarlası kendi şahsına aitse, üç de öküzü varsa bu köyde zengin diye adlandırılırdın. Zeynel beyin, karısı kırk yaşında, dünya meyvesinden son kez tatmıştı. Bebeğini doğurduktan sonra ona baktı… Öptü… Kokladı ve gözlerini yumdu. Döndü Ebe’nin tüm gayretlerine rağmen yaşatılamamıştı. Hastaneye yetişecek vakit yoktu. Burda herkes doğumunu evde gerçekleştirirdi.
Zeynel bey elinde bir bebe ve 23 yaşında bir oğulla kalakalmıştı. Şimdi bu bebeğe kim bakacaktı? Evlenecek olsa ellisinden sonra kimi bulurdu? Koskoca ağanın gözyaşları içinde ağladığını gören Döndü Ebe’nin içi sızladı. Ancak elinden hiçbir şey gelmezdi. “Başın sağ olsun Zeynel bey , çocuğa bakacak birini bul. Yoksa fazla yaşamaz, çocuk çok zayıf.”
Bu sözler Zeynel beyin kulaklarında acı bir çığlık sesine dönüştü. Kalbine bir ağırlık çöktü. Aniden Döndü Ebe’nin bileğine yapıştı. Benekli, kırışık, nasırlı elleri var gücüyle sıktı bu bileği. “Döndü Ebe, Feride kaç yaşında? Onu bize ver…”
Gözlerindeki çaresiz, hüzünlü ifadesiyle zıtlık oluşturan bu sözler Döndü Ebe’ni şaşkına çevirdi.
“Ağam sen ne diyorsun? Hiç olur mu öyle şey? Feride’den büyük oğlun var. Var işine git!” diyerek bileğini çekip aldı.
“Oğluma alacağım!” dedikten sonra kapıda dikilen Ali’ye baktı. Ali’nin zayıf, sivri çenesi gerildi. “İstemem ben o ahrazı! Sonra çocuğum da onun gibi olur!” diyerek ayağının tekiyle minderin ucuna bir tekme savurdu. Sonra da çıkıp gitti.
Odada tek kalan Zeynel ve Döndü, sanki suçlu gibi başını yere eğdi. “Döndü Ebe, Ali’ye aldırma sen, köyde aklını buladılar. Feride’nin kimseyle evlenmesine gerek yok; gelsin burda kalsın . Niyetim kötü değildir, beni yanlış anlamayasın; şu bebeğe analık etsin yeter.”
“ Bir dul adam, bir genç oğlan olan evde kızım ne diye kalacakmış ?! El alem ne der? Kızımın namusuna laf gelirse ne ederim Zeynel beyi?!”
“Ama kimse almaz onu, en sonunda ortada kalacak kız bunu sen de bilirsin.” Sesinde acımayla karışık kendinden eminlik vardı.
Döndü Ebe neredeyse sinirinden deliye döndü. Odada bir o yana, bir bu yana öfkeyle yürüdü. “Kimse almazsa almasın! Evde kalsın!”
“Yapma etme Döndü Ebe. Kızın ayakları üzüm şırasından çıkmıyor. Yazık değil mi kıza? Burada rahat eder. Yemin olsun dokunmam, dokundurtmam!” diye üstüne basa basa tekrar etti Zeynel bey.
“ Olmaz dedimse olmaz! Kızımı alacak eli yüzü düzgün bir genç akraban varsa anca öyle müsade ederim. Yoksa bu işi unut!”
Zeynel bey bu inatçı kadının inadını kıramayacağını biliyordu. Sakalını sıvazlayıp uzaklara daldı.
“ Var amma duldur. Yaşı da biraz ilercedir”
Döndü ebe bükülen belini düzeltti.Gözleri merakla açıldı.
“ Benim baldızın oğlu. Karısı baba evine geri kaçınca bir başına kaldı.Ama çalışkan, mert bir adamdır. Ama karısı bir çocuk veremedi adama yalnızdır . Senin kızla ile birbirlerine yakışırlar. Gel he de! Ver şu kızı . Onlara ömürleri boyunca ben bakarım. Hem de şu bebek ortada kalmaz.”
Döndü Ebe, Zeynel Ağa'nın haklı olduğunu bildiği için daha da sinirlendi sözlerine. Tahta kapıyı vurup çıktı. “Niye verecekmişim? Ahraz diye dul adama vermem! Hem işime yarıyor! Ahrazsa ahraz! Aklı yerinde. Yaşlanınca bana bakar,” diye kendi kendine söylendi. Ama iki damla gözyaşıyla kendi söylediği laflara hemen pişman oldu. Feride’yi kızı gibi seviyordu. Onu dul birine gelin etmek kalbinin sıkışmasına sebep oluyordu. Onu da tıpkı diğer genç kızlar gibi iyi huylu bir gence vermeyi hayal ederdi. Ondan habersiz çeyiz bile hazırlamıştı.
Feride’ye sevgisini göstermeye çalıştığı zamanlarda “Kız değil mi? İndirsene kucağından!” diyen konu komşu yetmezmiş gibi, kocası da onunla fazla ilgilenmesine kızardı. Kocasının Feride’yi kabullenmediğini biliyordu. Bu sebeple göze batmamak için onun yanında sevmezdi. Sonra da bu davranışlar alışkanlığa dönüşmüştü; Feride’ye sevgi göstermeyi tamamen bırakmıştı. Sanki utanılacak bir şey yapıyor gibi Feride ile konuşmuyordu bile. Belki de kekemeliğinin ilerlemesine, içine kapanmasına sebep olan buydu.
Bu vicdan azabıyla kırk beş yaşına gelmişti Döndü Ebe. Yaşına rağmen fazla yaşlı gösteriyordu. Yalnız görünümü değil, onu geceleri uyutmayan öksürüğünden anlaşılıyordu ki içinin de yaşlandığı aşikârdı. Fazla yaşamayacağını içten içe biliyordu. Feride’yi birine emanet etmeden ölme fikri ona korkunç geliyordu. Zeynel Ağa sahiden ömür boyu ona sahip çıkar mıydı? Kocası Abbas’tan daha çok babalık edeceğine emindi.
Kafasında "olmaz" diye kestirip attığı durumu yol boyu tarttı. Belki de Feride’yi bu sessiz karanlığında terk edip gitmektense, bir babaya emanet edebilirdi. “Neden olmasın?” diye söylendi kendi kendine… “Bu kız sensiz ne yapar? Şunun şurasında ne kadar ömrün kaldı? Zaten isteyeni de yok. Onun hayatını kurtarıyorum,” diyerek sevine sevine içeri girdi.
O günden sonra Döndü Ebe, Zeynel Bey’i bekledi. Ama Feride’ye hiçbir şey söylemedi. Üzülmesinden, korkmasından çekindi. Son ana kadar sessizce bekledi.
İşte o gün gelip çattığında Feride’nin kaderi Zeynel beyin ellerinde yazılmaya başlayacaktı.
…
Feride ayaklarını, hayvanların su içmesi için akıp duran yalağa uzattı. Akan kırmızı suya dalıp gitti bir an. “Görücü” kelimesinin ağırlığını da suyla birlikte akıtmak istedi. Ama bir türlü o ağırlık küçük omuzlarından inmiyordu.