Hoşgeldin Hilal burası İzmir.

1936 Words
Soner’in ses tonu Hilal’i de ürkütmüştü. Yüreği hızla çarparken hiçbir şey sormadan içeri girdi, dolaptan birkaç parça kıyafet çıkardı. Hem kendine hem de Soner’e… İç çamaşırlarını ve gerekli olabilecek ufak tefek eşyaları da çantaya yerleştirdi. Parmakları titriyordu; aslında çanta hazırlamaktan çok içinde kopan fırtınalarla meşguldü. Çantayı kapatıp yatağın kenarına oturdu. Bir süre öylece oturdu. Düşünceler zihninde boğucu bir girdap gibi dönüp duruyordu. Soner çalışmıyordu ki… Ellerinde doğru düzgün paraları da yoktu. Ne ile gideceklerdi İzmir’e? Gitseler, orada ne yapacaklardı? Hilal’in zihni bu soruların ağırlığıyla adeta daralıyordu. Ama kalbinin derinlerinde tuhaf bir umut da vardı: belki de ilk kez hayatının iplerini eline alıyordu. Soner siniri henüz tam geçmemiş bir hâlde odaya girdi. Üzerinden ağır bir is kokusu yayılıyordu; sanki biraz önce yanan çarşafın dumanı hâlâ onun tenine, saçına sinmişti. Sert, ürkütücü bir sesle konuştu: -“Hazır mısın?” Hilal boğazı kurumuştu, zorlanarak yanıtladı: -“Hazırım.” Soner elini uzattı, gözleri hâlâ kararlıydı. -“Hadi o zaman.” Hilal kalktı, çekingen ama kararlı bir şekilde Soner’in elini tuttu. O sıcaklık, her şeye rağmen güven veren bir şeydi. Soner kapıya yönelirken Hilal birden elinden çekip durdurdu. Soner, kaşlarını hafif kaldırıp “Ne oldu?” der gibi baktı. -“Soner?” -“Efendim?” Hilal’in sesi titriyordu ama merakına engel olamadı: -“Neden gidiyoruz İzmir’e?” Soner’in yüzünde kısa bir süre için sertlik dağıldı, yerine alayla karışık bir ciddiyet geldi. -“Kafamızı toplamaya gidiyoruz. Hem biz yeni evli değil miyiz? Balayına götürüyorum seni.” Hilal, Soner’in balayı konusunda ciddi olmadığını anlamıştı ama yine de bu söz içini ısıtmıştı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı, utangaç bir gülümseme yayıldı yüzüne. Hilal gülümseyince, Soner’in yüzü de birden yumuşadı; gözlerindeki öfke yerini sıcaklığa bırakmıştı. Hilal yeniden cesaret buldu, mahcup bir sesle mırıldandı: -“Ama sen de çalışmıyorsun… Ben de… Nasıl gideceğiz?” Sanki bütün bu yaşananların suçlusu kendisiymiş gibi utanıyordu. İnsanların yıllardır onu hor görmesi, ona hep bir yük gibi hissettirmelerinin izleri, konuşurken sesine bile sinmişti. Soner, Hilal’in yüzüne şefkatle baktı. Elini usulca Hilal’in yanağına koydu, başparmağıyla onun titrek yanaklarını okşadı. Yüzündeki gülümseme daha da derinleşti. -“Sen düşünme böyle şeyleri. Karımızı tatile götüremeyecek kadar da düşmedik.” Hilal, o an kalbinin en derin köşesinde daha önce hiç tatmadığı bir duygu hissetti: güven. Hayatında ilk defa değerli olduğunu, birinin onun için gövdesini siper edebileceğini fark etti. Sanki Soner’in elinden kalbine doğru sıcak bir akım yayılmıştı. Soner yeniden kapıya döndü, Hilal’in elini sımsıkı tuttu. Kapıyı sert bir şekilde çarpıp çıktılar. Bahçedeki çarşaf hâlâ usul usul yanıyordu; artık alevleri küçülmüş, küllenmeye yüz tutmuştu. Yine de hâlâ yüzlerini ısıtan bir sıcaklık yayılıyordu etrafa. Onun yanından geçip bahçe kapısına yöneldiler. Soner bagaja doğru ilerlerken Hilal birden kendilerine dikilen gözleri fark etti. Başını kaldırdığında Emriye’nin bakışlarıyla karşılaştı. O bakışlarda hâlâ zehir, hâlâ öfke vardı. Hilal’in içi ürperdi. Soner çantayı bagaja koyarken Hilal yanına gitti. Soner meraklı gözlerle Hilal'e bakıp, -“Ne oldu? Geçsene arabaya.” dedi. Hilal biraz telaşlı bir sesle yanıtladı: -“Ben çantamı unutmuşum. Onu alıp gelsem?” -“Tamam, bekliyorum seni.” dedi Soner, direksiyonun başına geçerken. Hilal hızlı adımlarla eve doğru yürüdü. Elektrik kutusunun içinden yedek anahtarı çıkardı, kapıyı açmadan önce bir an için durdu. Bahçedeki yanan çarşafa son kez baktı. Sanki küle dönüşen sadece çarşaf değil, geçmişiydi de. Ardından içeri girdi. Yatak odasına geçip çantasını aldı. Kapıya yöneldiği sırada yeniden durdu. Kalbi hızlandı. Sessiz adımlarla altınları sakladığı köşeye yürüdü. Titreyen elleriyle kutuyu açtı ve iki bileziği çantasına koydu. İçinden bir ses “Gerek olur” diyordu. Kapıyı kilitledikten sonra anahtarı tekrar yerine bıraktı. Derin bir nefes alıp Soner’in yanına gitti. Arabanın kapısını açıp oturdu. Motor çalıştı, tekerlekler dönmeye başladı. Bahçeden çıkarken Emriye’nin bakışlarını hâlâ üzerinde hissediyordu Hilal. Ama artık gözyaşlarını değil, kararlı bakışlarını taşıyordu yüzünde. Araba hızla kasaban uzaklaşırken, yolda sadece motorun uğultusu vardı. Ne Soner konuştu, ne Hilal. Sessizlik, kilometreler boyunca onlara eşlik etti. İkisinin de içinde koca bir fırtına vardı ama dışarıya yansıyan tek şey ağır bir suskunluktu. Ankara tabelası göründüğünde sessizliği bozan Soner oldu… -"Neden konuşmuyorsun?" Hilal gözlerini yola çevirmişti. Ellerini kucağında birbirine kenetlemiş, ince parmaklarıyla tırnaklarını sıkıyordu. Sonerin öfkesini düşününce içine bir ürperti düşmüştü. -"Sinirlisin diye." dedi Hilal, sesi neredeyse bir fısıltı gibiydi. -"Sana sinirli değilim ki." dedi Soner, direksiyona gözlerini dikmişti ama göz kenarındaki çizgiler hala gerginliğini belli ediyordu. -"Olsun. Sakinleş istedim." diye yanıtladı hilal. Bir süre daha sessizlik oldu. Arabanın içinde sadece motorun uğultusu ve dışarıdan gelip geçen arabaların lastik sesleri duyuluyordu. Sonerin hala sinirden kulakları uğuldasa da, sebebi Hilal olmadığı için ona ters davranmamaya gayret ediyordu. Ama direksiyonu öyle bir sıkıyordu ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Hilal fark etti bunu, ama bir şey demedi. İçinden sadece "beni korumak için öfkelendi" diye geçirdi. Bu düşünce içini biraz olsun ısıttı. Soner birden sesini yumuşatmaya çalışarak sordu: -"Acıktın mı?" Hilal utangaç bir şekilde başını eğdi. -"Acıktım." dedi kısaca. -"Tamam, yakınlarda güzel bir köfteci var. Sever misin?" Hilal’in yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. -"Severim.." dedi, sesi çocuksu bir heyecan taşıyordu. Soner'in yüzünde istemsiz bir tebessüm oluştu. Hilal'in o saf, masum hali içinde bir yerlerde unuttuğu şefkati uyandırıyordu. Onu koruma isteğini, belki de daha önce kimseye hissetmediği kadar güçlü hissetmesine sebep oluyordu. Soner bunları düşünürken çoktan köftecinin önüne gelmişlerdi. Arabayı park edip seri adımlarla içerideki masalardan birine geçtiler. Küçük lokantanın duvarlarında eski futbol takımlarının posterleri asılıydı, ortalığı mangal dumanı sarmıştı. Soner hızlıca sipariş verdi: -"Bize 1.5 köfte çek usta. Birer tane de ayranla ortaya büyük bir salata. Turşu, meze falan ne varsa koy. Pilav da olsun." Hilal gözlerini kocaman açmış, adeta şok içinde Soneri dinliyordu. Garson gidince kısık sesle, dudaklarını zor hareket ettirerek sordu: -"Bu kadar şeyi kim yiyecek?" Soner rahat bir tavırla, sanki dünyanın en doğal şeyiymiş gibi omuz silkerek: -"İkimiiiiz." dedi. Hilal başını sallayıp utangaç bir tebessümle gülümsedi. O sırada masaya kısa sürede siparişler dolmaya başladı. Bir anda masa öyle bir doldu ki, boş kalan tek bir yer kalmamıştı. Buharı tüten köfteler, taptaze turşular, kocaman bir salata ve pilav... Soner sanki kıtlıktan çıkmış gibi hızlı hızlı yemeye başladı. Hilal ise utanarak, yavaş yavaş tırtıklıyordu. Onun mahcup halini göz ucuyla izleyen Soner’in yanakları, ağzına doldurduğu köftelerden şişmişti. Bir sincabın kış için yanaklarını doldurması gibi görünüyordu. Hilal’in ince hareketleriyle kendi aceleciliği arasındaki zıtlık hoşuna gitmişti. -"Hızlı yemen lazım ama." dedi Soner, ağzı doluyken bile. "Yola çıkmamız gerek, daha çok yolumuz var." Hilal elindeki çatalı bırakıp hafifçe gülümsedi. -"Doydum ben." dedi utangaç bir sesle. Daha yalnızca iki köfte yemişti. Masadaki diğer şeylere hiç el sürmemişti. Soner kaşlarını çattı. -"Nasıl doydun? Yemedin ki bir şey." -"Yetti bana." dedi Hilal, mahcup bakışlarla. Soner gözlerini kısmıştı. Çatala bir köfte sapladı ve Hilal’e uzattı. Hilal, Soner’in gözlerindeki kararlılığı görünce derin bir nefes aldı. Gözlerini devirerek öne eğildi ama Soner son anda çatalı geri çekti. Hilal şaşkınlıkla baktı. -"Sana kendin yemen için şans vermiştim." dedi Soner ciddi bir sesle. "Ama sen kullanamadın. Ben yedireceğim. Aç ağzını." Hilal utanarak başını sağa sola salladı. -"Ya Soner, saçmalama..." diye fısıldadı. Ardından gözlerini etrafında oturanlara kaydırdı. "İnsanlar var." -"Olsunlar." dedi Soner, sesi kararlıydı. "Karıma yemek yediriyorum, ne var bunda?" -"Ayıp olur." dedi Hilal, yüzü utançtan kızarmıştı. Soner’in gözlerinde inatla parlayan bir ışık vardı. -"Olmaz. Aç hadi ağzını." Hilal sonerin ısrarlarına dayanamayıp ağzını araladı. O anda Soner, kocaman köfteyi çatalla Hilal’in ağzına tıktı. Hilal köfteyi çevirmeye çalışırken boğazına kaçtı. Aniden öksürmeye başladı. Soner’in gözleri panikle büyüdü. -"Hilal!" diyerek hızlıca sırtına vurdu. Ardından telaşla ayranı açıp ona uzattı. Hilal birkaç yudum aldıkça öksürüğü hafifledi. Soner’in yüzündeki endişe yerini derin bir nefese ve ardından kısık bir kahkahaya bırakıyordu. Kendini tutmakta zorlanıyordu. Hilal nefesini dengelediğinde, gözlerini Soner’e dikti. -"Ne oldu? Neden öyle bakıyorsun?" dedi merakla. Soner cevap vermedi. Birden ona doğru eğildi. Hilal’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Nefesini tuttu. Sonerin gözleri, Hilal’in dudaklarına kilitlenmişti. Hilal’in yüzü kızarmış, kalbi sanki göğsünden çıkacak gibiydi. Soner baş parmağını kaldırdı, Hilal’in üst dudağının kenarında kalan ayranı usulca sildi. Dokunuşu o kadar nazikti ki Hilal’in içini bir ürperti sardı. Hilal gözlerini kaçırmak istedi ama yapamadı. İçinde daha önce hiç tatmadığı bir sıcaklık büyüyordu. Soner’in yüzü yumuşamış, dudaklarında hafif bir gülümseme belirmişti. Hilal, o an onun öfkeli yanının ardında başka bir adamın varlığını daha da net görmüştü. Hilal’in kalbi öyle hızlı atıyordu ki, sanki göğsünden çıkacak gibiydi. Soner’in parmağının dudağında bıraktığı iz, onun için sadece bir dokunuş değil, yüreğinin derinliklerine işleyen bir kıvılcım olmuştu. Boğazı düğümlendi, bir şey söylemek istedi ama kelimeler dilinin ucunda eriyip gitti. Soner, Hilal’in yüzündeki utangaçlığı görünce dudaklarının kenarıyla gülümsedi. Bu masumiyet onu hem yumuşatıyor hem de daha da yaklaştırıyordu. Dudaklarını araladı, sesinde hem şefkat hem de hafif bir alay vardı: -"Daha yeni evlisin anladık ama… hâlâ utanıyor musun benden?" Hilal gözlerini kaçırdı. Ellerini dizlerinin üzerinde kenetledi, ince omuzları titrer gibi oldu. -"B…ben…" dedi, sesi duyulmayacak kadar kısıktı. Soner eğilip onun göz hizasına geldi. Koyu bakışları Hilal’in içine işliyordu. -"Korkma benden." dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. "Sana dokunurken tek derdim seni incitmemek." Hilal gözlerini yavaşça kaldırdı. Soner’in yüzünde o alıştığı öfkeden, sertlikten eser yoktu. İlk defa onun bu kadar nazik, bu kadar koruyan tarafını görüyordu. İçinden bir şey koptu, gözleri doldu. Soner, Hilal’in gözlerindeki yaşları görünce kaşlarını hafif çattı. -"Ağlama." dedi, sesi bu defa kısık bir fısıltı gibiydi. Elini uzatıp yanaklarını hafifçe okşadı. "Benim yanımda artık ağlamayacaksın. Benim yanımda seni kimse incitemeyecek." Hilal boğazındaki düğümü zor yutarak konuşabildi: -"Bana böyle bakma Soner… kalbim dayanmıyor." Soner bir an durdu, dudaklarının kenarıyla belli belirsiz bir gülümseme daha yayıldı yüzüne. -"İyi ya…" dedi, gözleri ışıldayarak. "Benim istediğim de tam olarak bu." Aralarındaki mesafe o kadar daralmıştı ki, Hilal’in nefesi Soner’in dudaklarına değiyordu. O an, lokantadaki kalabalığı, masalardaki uğultuyu, dışarıdaki gürültüyü ikisi de duymuyordu. Dünya daralmış, sadece onların kalp atışlarından ibaret kalmıştı. Hilal utancıyla başını hafif yana çevirdi ama Soner izin vermedi. Elini Hilal’in çenesine koyup yavaşça yüzünü kendine döndürdü. Göz göze geldiler. Hilal’in gözlerinde korku yoktu artık, sadece teslim olmuş bir güven vardı. Hilal, Soner’in gözlerindeki yoğun bakışa daha fazla dayanamadı. Yanağına yayılan sıcaklık dudaklarına, oradan da boynuna kadar inmişti. Kalbinin sesi kulaklarında uğulduyor, kelimeler boğazında sıkışıyordu. Soner’in dudakları yaklaşırken bir anda toparlanıp başını yana çevirdi, dudakları titreyerek fısıldadı: -"K… kalkalım artık Soner. Daha çok yolumuz var." Soner, bir an durdu. Yüzünde belli belirsiz bir hayal kırıklığı belirdi ama ardından dudak kenarında tatlı bir tebessüm oluştu. Hilal’in utangaçlığını anlamıştı. Başını sallayıp sandalyesinden doğruldu. -"Tamam. Kalkalım." dedi, sesi bu kez yumuşak ve anlayışlıydı. Hesabı ödedikten sonra ikisi birlikte lokantadan çıktılar. Havanın sıcaklığı yola düşen gölgeleri uzatmış, asfalttan yükselen buğu gözle görülür hale gelmişti. Hilal, Soner’in arabasının kapısını açarken kısa bir an gökyüzüne baktı; mavi gökyüzü, ılık esen rüzgâr ve Soner’in yanında olma fikri, içini garip bir huzurla dolduruyordu. Yeniden yola koyuldular. Motorun homurtusu ve tekerleklerin asfaltla buluşan ritmik sesi, içlerini dolduran sessizliğe eşlik ediyordu. Soner direksiyona hakim, gözleri yolun ilerisindeydi. Hilal yan koltukta oturuyor, ara sıra camdan dışarı bakıyor, düşüncelere dalıyordu. Bazen yol kenarındaki tarlaları, bazen köy evlerini izliyordu. Ama en çok da Soner’in yüzüne bakmak istiyordu. Göz ucuyla birkaç kez baktığında onun hâlâ direksiyonu sıkı sıkı tuttuğunu, ama yüzündeki sertlikten eser kalmadığını fark etti. İçindeki öfke yerini kararlı bir sakinliğe bırakıyordu. Hilal sonunda fısıldar gibi konuştu: -"Ne kadar sürecek yol?" Soner gözlerini yoldan ayırmadan yanıtladı: -"Akşama doğru İzmir’de oluruz." Hilal’in kalbi daha hızlı çarpmaya başladı. İzmir… Hiç görmediği, sadece adını duyduğu, hayallerinde canlandırdığı bir şehir. İçinde korku da vardı, heyecan da. Yine de Soner yanındaydı. Bu düşünce, bilmediği bir yola çıkarken ona güven veriyordu. Saatler süren yolculuktan sonra akşamüstü güneşi batmaya yüz tutmuşken İzmir’in geniş caddelerine girdiler. Şehrin kalabalığı, denizden gelen iyot kokusu ve sokaklara yayılan hayat enerjisi Hilal’i büyülemişti. Arabadan kafasını uzatacak gibi cama yapışıyor, gözlerini büyük bir merakla etrafına gezdiriyordu. Soner, Hilal’in bu halini görünce dudaklarının kenarında tatlı bir gülümseme belirdi. Onun çocukça heyecanı içindeki tüm yorgunluğu silip süpürmüştü. -"Hoş geldin Hilal," dedi derin bir sesle. "Burası İzmir." Hilal’in gözleri ışıldadı, dudaklarından tek kelime dökülebildi: -"Çok güzel…"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD