Sen bu evin hizmetçisi değilsin. Ben de efendisi değilim.

2712 Words
Soner bir hışımla Hilal’in bileğini tutup arkasına aldı. Gözlerinde öfkenin ateşi yanıyordu. Nurhayat’ın karşısında dimdik durdu, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Dudakları titreyerek ama sesini bastırarak bağırdı: -“Sen! Annesi bile olsan benim karımı böyle aşağılayamazsın. Teyzem olmasan seninle çok farklı konuşurdum.” Sesinde hem öfke hem de zorla dizginlenmiş bir sabır vardı. -“Şimdi teyze, defolun evimden de karımın yanından da!” dediğinde, “teyze” kelimesini sanki iğrenerek, dili acı bir yarayı deşer gibi söylemişti. Etraf bir anda sessizleşti. Herkes, nefesini tutmuş gibi donup kaldı. Hilal’in gözleri kocaman açılmış, kalbi göğsünden çıkacakmış gibi çarpıyordu. Onu bugüne kadar kimse böyle savunmamıştı. Şaşkınlığıyla birlikte gözlerinde umutla karışık bir parıltı belirdi. Nurhayat’ın sözlerinden doğan utançla yere kapanmak üzere olan başı, Soner’in bu sert duruşuyla yeniden kaldırıldı sanki. Herkes gibi Hilal de şaşkınlıkla bakıyordu Soner’e. Ama bir kişi vardı ki, yüzünde yalnızca gurur vardı: Nafiz. Yıllardır kardeşini tek başına koruyan o delikanlı, şimdi karşısında Hilal’i kendisinden daha cesur savunan bir damat görüyordu. Soner’in bu dik duruşu, Nafiz’in yüreğine su serpmişti. Nurhayat, dudaklarını büzüp küçümseyici bir tavırla bakarken sesini yükseltti: -“Emriye, sen bu oğluna hiç terbiye vermedin mi?” Sözlerindeki kibir, ortamdaki havayı daha da ağırlaştırmıştı. Emriye’nin gözleri bir anda doldu. Tam boğazındaki düğümü yutkunurken, Hacı’nın sesi tok bir yumruk gibi patladı: -“Nurhayat! Lafını bil artık!” Sert adımlarla yürüyüp kolundan tuttuğu gibi dışarı çıkardı onu. Nurhayat’ın yüzü öfkeden kıpkırmızı olmuştu, ama Hacı’nın kararlı tutuşu karşısında direnemedi. Nafiz de peşlerinden çıktı. Bahçede kalan kuru kalabalık ise sessizce fısıldaşmaya başladı. Kiminin gözlerinde Hilal’e acıyan bir bakış vardı; kimisi de dudak büküp “Anası bile böyle diyorsa vardır bir bildiği,” diyerek kendi dedikodularına malzeme yapıyordu. O fısıltılar, Hilal’in kalbine paslı bir bıçak gibi saplanıyordu. Soner’in zaten sinirleri tepesindeydi. Gözlerini kalabalığa çevirdi, sesi göğsünden bir gürleme gibi çıktı: -“Siz ne bekliyorsunuz?! Bitti düğün! Dağılın!” Sözlerindeki sertlik karşısında kimse tek kelime edemedi. İnsanlar birer birer başlarını önlerine eğerek bahçeden çıkıp gittiler. Kısa sürede, avluda yalnızca Soner’in ailesi ve yeni evli çift kaldı. Ali, ortamı biraz olsun yumuşatmak için söze girdi: -“Hadi oğlum, evinize geçin artık siz. Hadi Emriye.” Karısını da önüne katıp kendi evine doğru yürüdü. Avluda bir sessizlik çöktü. Nurhayat, kendi kızının düğününü bile zehir etmiş, mutlu olması gereken bu günü paramparça etmişti. Hilal’in yüzü karanlık bir bulutla örtülmüş gibiydi; sanki gülmeyi unutmuştu. Gözleri boşluğa dalmış, dudakları titremişti. Onun bu hali, Soner’in kalbinin derinliklerinde ince bir sızıya sebep oldu. Kimse bu kadar sevgisizliği, bu kadar aşağılanmayı hak etmezdi. Hele Hilal… bu narin, güzel kalbiyle asla. Soner, karısının elinden tuttu. Avlunun kenarındaki tahta kanepeye oturttu. Eliyle omzunu sıvazladı, yüzünü eğerek kısık bir sesle sordu: -“Nasılsın?” Hilal, gözlerinde acı ve kırgınlıkla ona baktı. Dudaklarından tek kelime döküldü: -“İyiyim.” Soner, kendi sorusunun saçmalığını fark edip buruk bir tebessümle başını eğdi: -“Benimki de soru işte. Ne diyeceğimi bilemedim sadece.” Bir süre sessizce oturdular. Bahçeden gelen serin rüzgâr, yaprakların arasından uğuldarken ikisinin arasında derin bir boşluğu doldurur gibiydi. Sonra Soner yavaşça ayağa kalktı, Hilal’e baktı: -“İçeri girelim mi?” Hilal sessizce başını salladı, ayağa kalktı. Soner, kapının üstündeki anahtarı çevirerek kapıyı açtı ve kenara çekilip Hilal’e yol verdi. Ama Hilal adım atmak üzereyken Soner birden onu kucağına aldı. Hilal’in gözleri şaşkınlıkla büyüdü: -“Ay, ne yapıyorsun?” dedi heyecanla. Soner’in omuzlarına dokunan elleri titriyordu. Bu kadar yakın olmak, Hilal’in kalbine hem korkuyla hem de garip bir sıcaklıkla dokunmuştu. Soner gülümseyerek yanıtladı: -“Sen gelinsin, ben de damat. Gelini eşikten geçirmek lazımmış.” Hilal biraz utanarak, biraz da alayla karşılık verdi: -“Adettir diye yani…” Soner başını iki yana salladı: -“Yok, adetten diye değil. Yüzün gülsün diye.” Bu sözler Hilal’in kalbine işledi. Dudaklarının kenarında acı ile umut arasında gidip gelen bir tebessüm belirdi. İçindeki yaralı kuş, ürkek kanatlarını kıpırdattı. Belki de Soner, bu yaraları iyileştirecek kişiydi. Belki de bu ev, onun yeniden doğacağı yer olacaktı. Hilal, Soner’in omuzlarına elini koydu. Soner de onu kucağında tutarak eşiğin üzerinden geçirip salonun ortasına getirdi. Işığı yaktı. Evin içi, sanki zamanın dışında kalmış gibiydi. Kalın duvarlar kireçle badanalı, tavanında ağır ahşap kirişler vardı. Yerde rengârenk kilimler seriliydi; köşelerde minderler sıralanmıştı. Bir yan tarafta işlemeli eski bir sandığın üstünde tüplü televizyon ve ahşap bir radyo duruyordu. Duvarlarda köy hayatının izleri asılıydı; yaba, bakır kaplar, sepetler… Her eşya, burada yaşamış insanların geçmişini fısıldıyordu. Rafın üzerinde duran bir gaz lambası, odaya hem ağırlık hem de sıcaklık katıyordu. Soner, Hilal’i yere bıraktı. -“Evin içinin böyle olmasına bakma. Biz gelmeden önce temizlendi. Her şey çok eski, annemlerin eşyaları. Ama en yakın zamanda çıkar, senin istediğin gibi döşeriz.” Hilal başını hafifçe salladı: -“Tamam. Benim için önemli değil. Bu hali de güzel.” -“Olsun. Burası bizim evimiz olacak. O yüzden sen nasıl istiyorsan öyle görünsün.” Hilal’in gözlerinde bir anlık yumuşama oldu. O an, bu evin gerçekten kendisine ait olabileceğine inandı. Soner biraz sustuktan sonra gülümseyerek sordu: -“Ben bir çay koyayım, içer miyiz?” -“İçeriz. Ben koyarım, sen yerlerini göster.” Soner kahkaha attı: -“Niye, ben koyamıyor muyum?” Hilal dudaklarını büzüp hafifçe gülümsedi: -“Koyarsın da, ben varken sana düşmez ki.” Soner kahkahasını bastıramadı: -“Niye düşmesin Hilal? Ben bu evde misafir miyim? Sen bu evin hizmetçisi değilsin. Ben de efendisi değilim.” Hilal’in yüreği bu sözlerle bir anlığına durdu sanki. Hayatında ilk kez bir erkekten böyle bir cümle duymuştu. Alışık olmadığı bu bakış açısı, boğazına bir düğüm gibi oturdu. Ne diyeceğini bilemedi. Sadece bakakaldı. Soner, sessizliği fark etti. Yumuşak bir sesle ekledi: -“Sen üstünü değiştir istersen, ben de çayı koyayım. Şurası yatak odası.” Hilal, odanın loş ışığında etrafına bakarken, kalbinin içinde garip bir ürperti dolaşıyordu. Bir yandan yaşadıkları gerginliğin ağırlığı hâlâ üzerinde asılıydı; annesinin sözleri kulaklarında çınlıyordu. Ama diğer yandan Soner’in tavrı, duruşu… onu hem şaşırtmış hem de içini ısıtmıştı. İlk kez birisi, onu böyle sahiplenmişti. İlk kez biri, hiç tereddüt etmeden annesinin karşısında onun onurunu savunmuştu. Hilal, buna hem inanmakta zorlanıyor hem de kalbinin derinliklerinde, kırık kanatlarının titreyerek yeniden güçlendiğini hissediyordu. Soner, Hilal’in yüzündeki o sessiz hayranlığı ve kırılganlığı fark etti. Onun ne kadar incinmiş olduğunu biliyordu. Ama aynı zamanda içinde yepyeni bir hayatı inşa edebilme umudunu da görebiliyordu. Hilal’in gözlerinde bir kuşun ürkek ama özgürleşmek isteyen bakışları vardı. İçinden "Ben o kanadı kırık kuşu uçuracağım," diye geçirdi. Hilal, Soner’in gösterdiği odaya yöneldi. Ahşap kapının gıcırtısıyla birlikte yatak odasına adımını attığında, burnuna naftalin ve taze sabun kokusu karıştı. Oda, dışarıdaki salondan daha sadeydi. Yerde koyu renkli bir halı, köşede eski ceviz ağacından yapılma bir yatak vardı. Üzerine yeni serilmiş, beyaz dantelli çarşaflar ışıkta parıldıyordu. Duvarın kenarında annelerinin eskiden kullandığı ağır bir gardırop ve yanına yerleştirilmiş küçük bir makyaj masası vardı. Masanın aynası biraz çizilmişti ama Hilal, bu pürüzlü aynada kendi yüzünü gördüğünde içindeki kırıklıklarla ne kadar benzeştiğini düşündü. Elini yavaşça çarşafın üstünden geçirdi. “İlk gece” lafı aklına geldiğinde, annesinin iğneleyici sesi kulaklarında yankılandı. Sanki elini kaynar bir suya sokmuş gibi birden çekti. Bir an boğazına düğüm oturdu. Ama sonra Soner’in kısa bir süre önce söylediği sözleri hatırladı: “Sen bu evin hizmetçisi değilsin. Ben de efendisi değilim.” Bu sözler, içine buz gibi akan anıların üstüne sıcak bir örtü gibi serildi. Bir damla gözyaşı yanağından süzüldü. Bu gözyaşı acıdan mı, yoksa içinde yeni filizlenen güvenin getirdiği rahatlamadan mı, Hilal bile bilemedi. Soner, mutfaktan seslendi: -“Suyun altını yaktım Hilal! Sen gelmeden hazır olsun istedim. Şekerleri de koydum ortaya, sen bakarsın artık.” Hilal hafifçe gülümsedi. Onu mutfakta çay telaşıyla görmek, yıllarca erkeklerin buyurgan, ağır adımlarıyla büyümüş biri için alışılmadık ama güzel bir manzaraydı. Yavaşça üstünü değiştirdi, başörtüsünü çıkardı, saçlarını kabaran nefeslerle omuzlarına bıraktı. Kendine bakarken içinden geçirdi: “Belki de bu evde, ben gerçekten bir insan olabilirim…” Uzun bir süre yatak odasında yalnız başına oturup düşündü. Salona döndüğünde Soner, mutfaktan çıkmış, tepsiye dizdiği ince belli bardakları getiriyordu. Bardaklardan çıkan buhar odanın soğuk havasına karışıyor, çayın kokusu duvarlara sinmiş eski eşyalara bile canlılık katıyordu. Soner tepsiyi minderlerin üzerine koydu. -“Gel, otur. Misafir gibi durma. Bu ev bizim artık, seninle beraber.” dedi, içten bir gülümsemeyle. Hilal yavaşça yanına oturdu. Elleri titriyordu. Bardaktan çıkan buhar, yüzüne vurdukça sanki içini de ısıtıyordu. -"Niye içmiyorsun?" diye sordu Soner akide şekerini ağzına atarken. -"Bu kadar sıcakken içemem. Biraz soğuması lazım." dedi elinde tuttuğu bardağı biraz daha sıkarken. Soner, Hilal’in titreyen ellerini fark etti. Hafifçe bardağı elinden alıp kendi önüne koydu. -“Senin ellerin buz gibi ama onu öyle ellerinde tutarak soğutmaya çalışırsan ellerin yanar.… Ben üfleyip soğutayım, öyle içersin.” dedi. Hilal, şaşkınlıkla Soner’e baktı. Böyle küçük ama samimi bir ilgiye o kadar alışık değildi ki. Dudaklarından sadece kısık bir ses çıkabildi: -“Teşekkür ederim.” Soner, dudaklarını bardağın kenarına yaklaştırıp çayı üflerken, Hilal’in gözlerinde minnetle korkunun birbirine karıştığını gördü. Korku birine karşı değil de bu beklemediği tavırlara karşıydı. O an, Hilal’e zarar veren herkese karşı içinde büyük bir öfke kabardı. Ama Hilal’in yanında bu öfkeyi göstermemeliydi. Onun ihtiyacı olan şey sakinlikti, güven duygusuydu. Bardağı Hilal’e geri uzatırken gözlerinin içine baktı: -“Burada kimse sana dokunamaz. Kimse seni incitemez. Burası senin evin, ben de senin yanında olan adamım.” Hilal’in gözlerinde, yıllardır özlemini duyduğu bir cümleyi duymanın şaşkınlığı vardı. Çayın sıcaklığı, dudaklarına değil kalbine işlemişti sanki. Ve o an, Hilal ilk defa Soner’in yanında içten bir tebessümle gülümsedi. Hilal’in gözleri duvardaki tefe ilişti. Odanın loş ışığında parıldayan, kenarları eskimiş bu tef, sanki yılların hatırasını taşıyordu. Yavaşça ayağa kalkıp duvardan indirdi. Elinde evirip çevirirken, göz ucuyla Soner’e baktı. -“Biliyor musun çalmayı?” dedi, sesi ürkek bir merakla çıkmıştı. Soner, elindeki çayı yudumlarken dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi. Başını iki yana salladı. -“Bilmiyorum. Sen biliyor musun?” Hilal, gözlerini yere indirdi, elleriyle tefi sıktı. -“Biraz…” diye karşılık verdi alçak sesle. Soner’in gözlerinde çocuksu bir ışıltı parladı. Elini yanındaki mindere vurarak heyecanla seslendi: -“E, gel çal o zaman hadi.” Hilal yavaşça yanına oturdu. Parmakları tereddütle tefin yüzeyine dokundu. Önce birkaç gelişigüzel vuruş yaptı, sonra gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Tefe vurduğu ritmik vuruşalara içinden mırıldanmaya başladığı türkü eşlik etti. Odanın havası birden değişti. Sanki kilimlerin, eski duvarların ve loş ışığın arasına yeni bir ruh doldu. Soner, gözlerini ondan ayıramıyordu. Sesini zor işitir gibi mırıldanan Hilal’e eğilip, sabırsız bir çocuk gibi söyledi: -“Dışından söylesene.” Hilal başını hızla salladı, yanaklarına al al bir kızarıklık yayıldı. -"Sesim güzel değil ki.” Soner omuz silkti, gözleri ısrarla gülümsüyordu. -“Olsun, ne olacak. Baş başayız. Söyle sen.” Hilal utangaç bir şekilde başını önüne eğdi. Tekrar tefini çalmaya başladı, bu sefer cesaretini toparlayarak sesini de kattı. Titrek ama yürekten gelen o ses, loş odanın duvarlarına çarpıp yankılandı: -“Mevlam birçok dert vermiş, beraber derman vermiş…” Türkü söylenmeye başladığında Soner’in gözleri parladı. Hilal’in sesindeki kırılganlık, ona tarifsiz bir sıcaklık hissettirdi. Kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. -"Bu tükenmez derdime neden ilâç vermemiş." Nakarata gelince, Soner sabırsız bir coşkuyla ona eşlik etti: -“Diley diley diley yar…” İki ses birbirine karıştı. Göz göze, diz dize… Odadaki eşya susmuş, nefesini tutmuştu sanki. İkisi için de zaman durmuştu. Hilal’in yüzünde utangaç ama yumuşak bir tebessüm belirdi. Soner’in gözleriyse gülümserken bile derinleşmişti. Türkü bittiğinde Hilal derin bir nefes aldı. Elindeki tefi yanına bıraktı, çayı soğumuştu. Sessizliği bozmak için fincanı dudaklarına götürüp bir yudum aldı. Soner, yeni çay doldururken gözlerini Hilal’den ayırmadan söyledi: -“Ben de saz çalmayı biliyorum.” -“Yaa? Neden çalmadın peki?” Soner hafif bir gülümsemeyle omzunu silkti. -“Antalya’da kaldı. Gelirken getirmedim yani.” Hilal’in yüzünde meraklı bir ifade belirdi. -“Antalya’da mı yaşıyordun?” -“Yok, orada okudum ya ben. Gelirken getirmedim. Ama özlemişim,” dedi Soner, sesinde belli belirsiz bir özlemle. Hilal dudaklarını araladı, söyleyecek bir şey bulamadı. Sadece kısacık, neredeyse fısıltı gibi çıkan bir “Anladım…” diyebildi. Sonra aralarına bir sessizlik çöktü. Çayın buharı yavaşça yükseliyor, göz göze gelmemek için ikisi de bardaklarına bakıyordu. Sessizce içip bitirdikten sonra Soner çaydanlığı aldı, Hilal de tepsiyi. Yan yana kalktılar, mutfağa geçtiler. Çaydanlığı ocağa yerleştirdikten sonra Soner hafifçe gerindi. -“Ben de bir üstümü değiştireyim,” dedi ve yatak odasına doğru yürüdü. Hilal mutfakta oyalanırken, bulaşıkların arasından yükselen sabun kokusu, kafasının içindeki düşüncelerle birbirine karışıyordu. Soner üzerini değiştirirken, o da çayın bulaşıklarını bitirdi. Tam aynı anda koridorda karşılaştılar. Soner’in elinde bir yastık ve bir battaniye vardı. Hilal şaşkınlıkla gözlerini büyüttü, Soner’in niyetini anlar gibi oldu. Soner, yüzünde hafif bir gülümseme, ama sesinde ciddi bir kararlılıkla konuştu: -“Sen rahatça yatakta yat. Ben salonda yatacağım.” Hilal’in kalbi bir an sıkıştı. Ne diyeceğini bilemedi. Sessizce başını salladı. Dudaklarından çıkabilen tek kelime oldu: -“İyi geceler.” -“Allah rahatlık versin,” dedi Soner, odadan uzaklaşırken. Hilal yatağa geçtiğinde içinde garip bir his dolaşıyordu. Bu duyguya tam bir isim koymak mümkün değildi. Hayal kırıklığı mıydı, üzüntü mü? Belki biraz. Ama aynı zamanda bir rahatlık, bir güven de vardı. Hepsinden bir parça taşıyordu sanki. Yatağa oturduğunda, çarşafların değiştirilmiş olduğunu fark etti. Soner’in bunu yapmasına anlam veremedi ama üzerinde de durmadı. Işığı kapatıp yatağa girdi. Gözlerini tavana dikerken, kendi kendine fısıldadı: -“Yanımda yatacak değil ya… Zorla evlendik.” Sabah olduğunda Hilal, günün ilk ışıklarıyla uyandı. İnce tüllerden sızan güneş ışıkları odanın içine altın sarısı çizgiler düşürüyordu. Gözlerini araladığında önce bir an nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı. İçini garip bir huzursuzluk kapladı ama sonra, alışkanlık gereği olduğu gibi kalktı. Çocukluğundan beri gün doğarken uyanmaya alışmıştı; köyde, evlerinde işler hiç bitmezdi. Ama burada… burada öyle büyük işleri yoktu. Ne yapacaktı bütün gün? Yavaşça yataktan doğrulup elini yüzünü yıkadı, abdestini aldı. Seccadesini sererken içinden bir dinginlik geçti. Namazını kıldıktan sonra üzerini değiştirdi. O esnada Soner hâlâ uyuyordu; onu rahatsız etmek istemedi. Sessiz adımlarla arka kapıdan çıkıp bahçeye geçti. Düğünden kalan dağınıklık hâlâ göz tırmalıyordu. Çimenlerin üstünde gelişigüzel dağılmış plastik bardaklar, eğrilmiş sandalyeler, rüzgârla savrulmuş peçeteler… Hilal derin bir nefes alıp kollarını sıvadı. Büyük avludaki dağınıklığı toparlaması tam iki saatini aldı. Masaları ve sandalyeleri tek tek bir kenara yığarken kolları sızlıyor, alnından boncuk boncuk ter damlıyordu. Yerdeki çöpleri poşetlere doldurup avlunun girişine taşıdı. Sonra süslemeleri toplamaya başladı; yıpranmış balonların, yarısı kopmuş kurdelelerin çıkardığı hışırtı içinde kalbi boş bir odada çınlar gibiydi. Bahçeyi toparladıktan sonra kendi kapılarının önünü temizlemek için tekrar arka taraftan süpürge ve evden su almaya girdi. Tam bu sırada koridordan gelen ayak sesleriyle irkildi. Soner gözlerini ovuşturarak dışarı çıkmıştı. Saçları dağınık, uykusunun ağırlığı hâlâ yüzündeydi. Hilal, tuvaletin önündeki çeşmeden su doldururken göz ucuyla ona baktı. -“Günaydın,” dedi Soner, sesi mahmur ama yumuşaktı. Hilal elindeki kovayı doldurmayı sürdürürken başını hafifçe kaldırdı. -“Günaydın.” Soner kaşlarını hafifçe çattı, gülümser gibi baktı. -“Niye kalktın bu saatte?” Hilal omuz silkti. -“Ben kalkalı çok oldu. Alışkanlık.” Soner’in bakışları elindeki kovaya kaydı. -“O suyu ne yapacaksın?” dedi şaşkınlıkla. -“Bahçeyi yıkayacağım.” Soner, onun bu telaşını anlamlandıramıyordu. Kaşları daha da kalktı. -“Niye?” -“Pis mi dursun?” -“Durmasın ama bu saatte niye yıkıyorsun? Saat daha sekiz.” Hilal’in dudaklarından kısa bir, -“Bilmem…” döküldü. Cevabın içinde gerçekten bilmediği, sadece alışkanlığın sürüklediği bir boşluk vardı. Köyde işler erken yapılırdı, ama burası köy değildi. Soner onu bir süre inceledi. Gözlerinde hem şaşkınlık hem de hafif bir şefkat belirdi. -“Yorma kendini, boş ver. Yapılır bir zaman,” dedi sakin bir tonla. Hilal, kararlılıkla kovanın kapağını kapattı. -“Başladım artık, yarım kalmasın.” Soner, onun inatçılığını görüp hafifçe gülümsedi. Başını tamam der gibi sallayıp tuvalete yöneldi. Hilal, kovanın kulplarını sıkıca tutarak ön kapıdan bahçeye çıktı. Ama kapıdan çıkar çıkmaz adımları dondu. Önündeki manzarayı görünce kalbi göğsünde sıkıştı. Elindeki kova yere düştü, içindeki su taşarak ince ince süzülüp taş zemine yayıldı. Bir an nefesi kesilmiş gibiydi. Gözleri doldu, boğazına bir düğüm oturdu... Sesle irkilen Soner koşarak geldi. Hilal’i öylece, donup kalmış halde görünce yüzünde endişe belirdi. Hilal, gözlerini ondan ayırmadan baktı; gözleri hem kızgın hem minnet doluydu, duygular birbirine karışmıştı. Soner derin bir nefes aldı, sesi yumuşak ama kararlıydı: -"Seni rahat bıraksınlar, üstüne gelmesinler diye yaptım.” Hilal’in kalbi daha da sıkıştı. Dün gece Soner’in neden çarşafları değiştirdiğine bir türlü anlam verememişti. Ama şimdi, işte şimdi her şey yerine oturuyordu. Gözlerini yukarı kaldırdığında gördü: Dün gece aldığı çarşaf, tertemiz yıkanmış, evin çamaşır ipine asılmıştı. Sabah güneşiyle birlikte bembeyaz parlıyordu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD