İzmir'e gidiyoruz!

2400 Words
Annesinin onu bu kadar aşağılaması Hilal’in yüreğini dağlamıştı. İçine işleyen sözler, sanki kalbinde derin yarıklar açmıştı. Soner, onu düşünerek yapmıştı bunu, biliyordu… ama yine de Hilal’in içinde tarifsiz bir acı vardı. İçini kemiren o eziklik duygusu, bir türlü dinmeyen gözyaşlarıyla birleşti. Koşarak yatak odasına girdi, kapıyı hızlıca kapattı ve yatağa oturdu. Yumruklarını dizlerinde sıkarak, hıçkırıklarını tutamadan ağlamaya başladı. Soner ise kapının önünde öylece donup kaldı. Onun arkasından bakakaldı. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Hilal’in gözyaşlarının her damlası, sanki kendi kalbine saplanan bir bıçak gibiydi. Onun da canı yanmıştı. -“Yapacağın işe sokayım, Soner…” diye homurdandı kendi kendine, çaresizce. Önündeki kovaya sertçe tekme attı; kova duvara çarpıp yere devrildi, içindeki kalan su hızla yayıldı. Öfkesini kovaya yansıtmıştı ama içindeki pişmanlığı söndürememişti. Bir süre odanın önünde bekledi. İçinden, “Bırakayım mı? Yalnız kalmak mı istiyor?” diye düşündü. Ama sonra Hilal’in boğazına düğümlenmiş hıçkırıkları, onu daha fazla olduğu yerde tutamadı. Ağlamasını duydukça içini daha büyük bir suçluluk duygusu sardı. Yavaşça kapının yanına gidip usulca tıklattı. Cevap yoktu. Sadece aralıksız gelen boğuk hıçkırıklar… Soner derin bir nefes aldı, kalbi sıkışıyordu. Yavaşça kapıyı açtı ve içeri girdi. Hilal’i yatağın kenarında, omuzları titreyerek ağlarken gördü. Yanına yaklaşıp sessizce önünde çöktü. Hilal’in yüzüne bakmasını bekledi ama Hilal gözlerini kaçırıyordu. O gözler, artık gururuyla birlikte derin bir kırgınlığı da saklıyordu. Soner, sanki elinde çok narin, kırılgan bir şey varmış gibi, titreyen ellerini kaldırdı. Hilal’in çenesini hafifçe kavrayıp kendine bakmaya zorladı. -“Özür dilerim,” dedi alçak bir sesle. Hilal cevap vermedi. Gözleri hâlâ kızarmış, yaşlarla doluydu. Soner’in sesi daha da titredi: -“Özür dilerim… Seni üzmek için yapmadım. Sadece sesini kessin diye yaptım. Yapmamam gerekirdi ama… bilemedim.” Hilal, gözlerini yere indirerek başını hafifçe salladı. “Ne önemi var,” der gibi… Sanki kelimelere dökmek bile gereksizdi artık. Soner, onun yumruk olmuş ellerine baktı. O sıkılı elleri tek tek açtı, parmaklarını kendi ellerinin arasına aldı. Hilal’in soğuk ellerini sıkıca tuttu, yanına oturdu. Bir süre kimse konuşmadı. O sessizlikte sadece Hilal’in iç çekişleri duyuluyordu. Hilal, sonunda kendine verdiği söze ihanet etmemek için gözyaşlarını bastırmaya çalıştı. Artık dışarıya ağlamıyordu ama içine, derinlerine doğru sessizce akıyordu yaşlar. Bu, Soner’in gözünden kaçmıyordu. Onu dikkatle, inceler gibi izliyordu. Hilal, sonunda ellerini yavaşça Soner’in avuçlarından çekip ayağa kalktı. Sesini toparlamaya çalışarak, boğuk bir tonda konuştu: -“Ben kahvaltı hazırlayayım.” Odadan çıkmaya yeltendiğinde Soner hızla ayağa kalktı. Onu bileğinden nazik ama kararlı bir şekilde kavrayıp durdurdu. -"Boş ver hazırlama. Gel ben seni dışarı çıkarayım. Dışarıda yiyelim,” dedi. Hilal şaşkınlıkla gözlerini açtı. Böyle bir şey hiç duymamıştı. -“E ne derler?” dedi ürkek bir sesle. Soner anlam verememişti. -“Kim ne diyecek?” diye sordu kaşlarını kaldırarak. Hilal, biraz utanarak, biraz da annesinden gördüğü korkularla kısık sesle konuştu: -“İlk günden kocasına bir kahvaltı bile hazırlayamıyor derler. Annenlere de hazırlamam gerekir hem…” Soner’in kaşları çatıldı. Sesinde öfke değil ama kırgın bir kararlılık vardı: -“Kim ne derse desin, Hilal. Bize ne. Hem ben söylüyorum sana; annem senden önce de kendi kahvaltısını yapabiliyordu. Bundan sonra da hazırlar.” Hilal tereddütle sustu, gözlerini kaçırdı. Sonra sordu: -“Evin işleri ne olacak?” Soner, bu söz karşısında derin bir nefes aldı, sesi biraz daha sertleşti: -“Niye kendine böyle eziyet ediyorsun? İş bir yere kaçmıyor. Gelince beraber yaparız.” Hilal başını yavaşça tamam anlamında salladı. İçinde şaşkınlıkla karışık bir sıcaklık vardı. İlk defa biri ona “tek başına sorumlu” olmadığını söylüyordu. Soner dolaba yönelip kıyafetlerini alırken gözü makyaj masasının üstündeki altınlara takıldı. Gelişigüzel bırakılmıştı hepsi. Kaşlarını kaldırıp döndü. -“Bunları böyle ortalık yere bırakma. Sakla bir yere. Evin kapısı o kadar sağlam değil,” dedi uyarır bir sesle. Hilal şaşkınlıkla ona baktı. -“Nereye koyacağım ki ben?” Soner omuz silkti. -“Ben bilmem ki. Senin altınların. İstediğin yere koy.” Sesinde hafif bir umursamazlık vardı ama sözleri çok derindi. Hilal gözlerini kocaman açtı. -“Benim mi?” Soner’in dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. Onun bu şaşkınlığına şaşırıyordu. -“Tabii senin, Hilal. Sana takıldı bunlar.” Hilal’in kalbi bir an hızla çarpmaya başladı. İnsan yerine koyulmak, değer verilmek… Bildiği, alışık olduğu bir şey değildi bu. Her cümlede biraz daha afallıyordu. Soner, hem onu insan yerine koyuyor hem de değer verdiğini hissettiriyordu. -“Tamam, sen öyle diyorsan…” diyebildi kısık bir sesle. Soner üstünü değiştireceği kıyafetleri almaya devam ederken gülümseyerek ekledi: -“Hadi, sen de hazırlan. Ben arabanın anahtarlarını alayım, geleyim.” Hilal’in gözleri parladı. İçinde çocukça bir heyecan belirdi. Başını hevesle salladı. Önce hızlıca altınlarını güvenli bir yere sakladı, ardından hazırlanmak için kıyafetlerini ayarladı. Soner de üzerini giyip evden arabanın anahtarlarını aldı. Birlikte kapıdan çıktılar. Yolda Hilal’in heyecanı yüzünden okunuyordu. Yaklaşık on dakika sonra, merkezin en bilinen mekânlarından biri olan Gül Pastanesi’nin önüne geldiler. Hilal arabadan iner inmez büyülenmiş gibi etrafına bakındı. Camdan görünen rengârenk pastalar, tezgâhlarda sıralanmış kurabiyeler, içeriden yayılan taze kahve ve vanilya kokusu… Bunların hepsi Hilal’in dünyasında yepyeni şeylerdi. Hayatında ilk defa bir pastaneye geliyordu. İçeri adım attığında gözleri ışıldadı. Sanki çocukken hayalini kurduğu, ama hiç dokunamadığı bir masal diyarına girmiş gibiydi. Ahşap masalar, pırıl pırıl cam vitrinler, tatlıların üstündeki şekerlemelerin parıltısı onu büyülüyordu. Soner, Hilal’in bu halini izlerken dudaklarında tatlı bir gülümseme belirdi. İçinden “Keşke bu şaşkın bakışları hep böyle güzel şeyler için olsa” diye geçirdi. Onu nazikçe yönlendirip cam kenarındaki masaya oturttu. Hilal’in gözleri hâlâ etrafta dolaşıyordu, heyecanla parıldıyordu. Bu manzara Soner’in kalbine dokundu. -“Beğendin mi?” diye sordu hafifçe gülerek. Hilal utangaç bir tebessümle başını salladı. -“Çok güzel…” Ve o anda, küçük şeylerin bile Hilal’in içinde kocaman mutluluklar yaratabileceğini Soner bir kez daha fark etti. Garson menüyü masaya bıraktığında Hilal’in gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Menü, rengârenk resimlerle doluydu; kremalı pastalar, kat kat doğum günü pastaları, çeşit çeşit börekler, kahveler, çaylar… Hilal’in gözleri satırların arasında kaybolurken yüzünde hem hayranlık hem de tedirginlik vardı. Menüdeki bazı kelimeleri ilk kez görüyordu. Elini menünün köşesine koydu, parmağıyla satırları takip etmeye çalıştı ama bir süre sonra başını eğdi. Dudaklarını ısırarak fısıldadı: -“Ben anlamıyorum ki bunları…” Soner, onun o masum haline gülümsedi. Menüye eğilip işaret ederek anlattı: -“Bak, bu bildiğin pasta. Bu da kremalı börek gibi bir şey. Bu da dondurma. İstersen hepsinden söyleriz.” Hilal utanarak başını iki yana salladı. -“Olmaz… çok masraf olur.” Soner, menüyü elinden alıp kenara koydu. -“Masraf falan değil. Sen ne istersen söyleyeceğiz. Bugün ilk defa pastaneye geldin, değil mi?” Hilal, mahcup bir gülümsemeyle başını salladı. -“Evet…” Soner, onun gözlerindeki heyecanı gördü. -“O zaman bugün menüde sen ne istersen o var. Senin istediğin her şey olacak. Tamam mı?” Hilal’in dudaklarına, farkında olmadan minik bir tebessüm yayıldı. O an, kendini değerli hissetti. Çocuk gibi utangaç ama mutlu bir hali vardı. Garson yanlarına geldiğinde Soner hiç tereddüt etmeden sipariş verdi: -“Bir tane çikolatalı pasta, bir tane karışık börek tabağı, iki çay, bir de limonata. Ha, bir de şu dondurmadan.” Hilal hemen araya girdi, fısıltıyla: -“O kadar söyleme…” Ama garson gitmişti bile. Soner gülerek Hilal’e baktı. -“İstemediklerin olursa ben yerim. Sen rahat ol.” Masaya önce çaylar geldi. Hilal, cam bardaktan yayılan buharı izledi. Küçük yudumlarla çayını içmeye çalışırken gözleri etrafta geziyordu. Masaların çoğu doluydu; birkaç masa ötedeki genç kızlar Hilal’e dikkatle bakıyor, birbirlerine fısıldıyordu. Hilal tedirgin olup gözlerini yere indirdi. Soner, kaşlarını hafifçe çattı. -“Kimseye bakma. ne dediklerini sakın önemseme.” dedi kararlı bir sesle. Hilal gözlerini kaldırıp ona baktı. İçinde tarifsiz bir güven hissetti. Onu hiç kimsenin incitemeyeceğini, Soner’in yanında olduğunu fark etti. Az sonra garson elleri dolu tepsiyle geri geldi. Çikolatalı pasta dilimi, pırıl pırıl limonata ve renk renk dondurmalar masaya bırakıldığında Hilal’in gözleri parladı. Pastanın üzerindeki kremaya uzun uzun baktı. Çatalı eline aldığında önce tereddüt etti, sonra küçük bir parça alıp ağzına götürdü. Gözleri bir an kapandı; tatlı, damaklarında eriyip gitti. Soner onun yüzündeki şaşkın mutluluğu görünce gülümsemeden edemedi. -“Beğendin mi?” diye sordu. Hilal utanarak başını salladı. -“Çok güzelmiş…” Soner hafifçe eğildi, sesi yumuşak ama içten bir ciddiyet taşıyordu: -“Hilal… Senin bundan sonra mutlu olmanı istiyorum. Ne yaşadıysan yaşadın, ne söylenirse söylensin… Bizim masamızda sadece senin gülüşün önemli. Bunu bil.” Hilal’in boğazına bir şey düğümlendi. Elindeki çatalı yavaşça tabağa bıraktı. Gözleri Soner’e kaydı; uzun süre bakamadı, hemen gözlerini kaçırdı. Ama kalbinin içinde yıllardır sakladığı o ağır taşın biraz hafiflediğini, bir kelebeğin kanat çırptığını hissetti. Pastaneden çıktıklarında güneş iyice yükselmişti. Merkezin kalabalığı sokaklara yayılmış, dükkânların önünde insanlar telaşla gidip gelmeye başlamıştı. Hilal, elinde küçük çantasını sıkıca tutuyor, etrafa hem merak hem de tedirginlikle bakıyordu. İlk defa kendini bu kadar farklı bir yerde hissediyordu; her şey hem büyüleyici hem de yabancıydı. Soner, arabaya yönelirken onun yürüyüşünü fark etti. Hilal’in adımlarında hâlâ biraz çekingenlik, biraz da çevresine karşı ihtiyat vardı. Kapıyı açıp onun binmesini bekledi, sonra direksiyona geçti. Araba çalıştığında Hilal, camdan dışarı bakmaya başladı. Sokak tabelalarını, vitrindeki elbiseleri, köşe başında seyyar satıcıyı… Her şeyi hafızasına kazıyordu. Soner göz ucuyla onun bu halini izledi. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. -“Hoşuna gitti mi?” diye sordu. Hilal gözlerini ondan kaçırmadan, biraz çekinerek cevap verdi: -“Çok güzeldi… Orası… sanki rüya gibiydi.” Soner direksiyona odaklansa da gözleri bir anlığına ona kaydı. -“Bundan sonra istediğin zaman gideriz. Sadece söylemen yeter.” Hilal başını eğdi, elleriyle çantasının sapını sıktı. -“Ben öyle şeyleri isteyemem ki…” -“Neden?” dedi Soner. Hilal omuzlarını silkti. -“Alışmamışım. Bir şey istemeye… Hep susardım. Hep ne verirlerse onu kabul ederdim.” Soner’in elleri direksiyonu biraz daha sıkı kavradı. İçinde, Hilal’in geçmişine karşı tarifsiz bir öfke kabardı. Ama belli etmedi, derin bir nefes alıp sakin bir tonla konuştu: -“Bundan sonra öyle olmayacak. Burada, benim yanımda… Ne istiyorsan söyleyeceksin. Sesini çıkaracaksın. Ben duymak istiyorum Hilal, senin gerçekten ne istediğini.” Hilal, gözlerinde ilk kez bir parıltıyla Soner’e baktı. O an, yıllardır içine gömdüğü “isteyebilme hakkı” yeniden hatırlatılmış gibiydi. Ama hâlâ tam cesaret edemedi. Sadece dudaklarını aralayıp fısıltıyla, sanki kendi kendine söyler gibi konuştu: -“Ben… huzur istiyorum.” Arabanın içinde bir sessizlik oldu. Motorun uğultusu ve camdan giren rüzgârın sesi dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Soner’in yüzündeki ciddiyet arttı. Ona dönüp baktığında Hilal’in gözlerinde yaşlarla karışık bir umut gördü. -“Sana söz,” dedi Soner, sakin ama güçlü bir tonla. “Ne olursa olsun, sana huzur vereceğim. Kimse sana dokunamayacak. Senin gözyaşını bir daha kimse göremeyecek.” Hilal’in boğazı düğümlendi, ama bu defa ağlamadı. Sadece başını eğip kollarını göğsünde kavuşturdu. İçinde ilk kez güvenin sıcaklığını hissetti. Araba kasaba yoluna girdiğinde tarlaların arasında uzanan toprak yollardan ilerliyorlardı. Hilal camı araladı, içeri dolan toprak kokusunu, uzaktan gelen kuş seslerini dinledi. Küçük bir tebessüm dudaklarına yayıldı. Soner, onun o tebessümünü fark etti ve içinden, “İşte tam da böyle… Hep böyle gülümse...” diye geçirdi. Eve geldiklerinde Emriye ve kocası bahçede oturuyorlardı. Güneş tam tepede değildi ama sıcak yavaş yavaş bastırmaya başlamıştı. Avludaki eski tahta sandalyelerde, gölgeliğe çekilmiş halde oturan Emriye’nin gözleri, gelinini görür görmez zehirli bir kıvılcım gibi parladı. Dudaklarının kenarına küçümseyici bir gülümseme yerleşti. Hilal daha kapıdan içeri girmeden, bu bakışın yaklaşan fırtınanın habercisi olduğunu hissetti. Emriye, ağır adımlarla ayağa kalktı, bastığı her adım sanki Hilal’in yüreğini eziyordu. -“Ooooo bizim gelin gezmelerden sonunda gelebilmiş. Bu evin işlerini kim yapacak?” dedi, sesi zehir zemberek. Hilal, mahcup bir şekilde başını öne eğdi. Utancından yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Boğazı düğümlenmişti, kelime edemedi. O an sanki yer yarılsa da içine girse, daha az incinirdi. Soner hemen araya girdi. -"Anne!" Ama Emriye, oğlunun sesini hiçe sayarcasına konuşmaya devam etti. Her kelimesi Hilal’in kalbine bir hançer gibi saplanıyordu. -“Sen gezerken bu evin işlerini kim görecek hanımefendi? Ne oldu, şehre geldin diye kendini bir şey mi sandın? Hanımefendi mi oldun başımıza? Besleme!” Hilal’in başı daha da eğildi. Gözleri dolmaya başlamıştı. Ama Soner’in sabrı taşmıştı. -“Yeter!” diye bağırdı, sesi avluda yankılandı. “Benim karım bu evin hizmetçisi değil! Sizin evin hizmetçisi hiç değil!” Emriye alaycı bir kahkaha atarak bir adım daha yaklaştı. Dudaklarından çıkan cümle, Hilal’in onurunu paramparça etti: -“Gece bacaklarını açmayı biliyor ama… işe gelince mi yapamıyor? Boşuna mı gelin diye aldık!” Hilal bu sözlerle yerin dibine geçti. Dizlerinin bağı çözüldü. Gözlerinden yaşlar ardı ardına süzüldü, omuzları titredi. İçinde bir anda küçücük, savunmasız bir çocuk gibi hissetti. Soner öfkeyle dişlerini sıktı, sesi titriyordu ama bağırışı avluyu inletti: -“Kes sesini anne! Ne biçim konuşuyorsun sen benim karımla?! Karım olmasını geçtim, o senin yeğenin, yeğenin! Babamın yanında böyle şeyleri nasıl söylersin!” Ali Bey, o ana kadar sessizce dinlemişti. Yüzünde derin bir utanç vardı. Derin bir “tövbe estağfurullah” çekerek ayağa kalktı ve başını öne eğerek içeri girdi. Onun sessizliği, aslında Emriye’nin sözlerine en büyük tepkiydi. Ama Emriye pes etmedi, daha da hiddetlendi: -“Çarşaf asmayı biliyorsunuz mahalleye karşı! Ben söyleyince mi ayıp oluyor?!” Hilal, bu sözlerle darmadağın oldu. Elindeki çantayı hızla yere fırlattı, gözyaşlarını silmeye bile fırsat bulamadan koşarak kendi kapısına doğru yöneldi. Soner’in gözleri öfke ve hayal kırıklığıyla doldu. Annesinin karşısına geçti, sesi alçaldı ama bir hançer gibi keskinleşti: -“Bir daha… sakın benim karımı böyle aşağılamaya kalkma! Eğer bir daha böyle bir şeyi kendinde hak görürsen… karımı da alır, siktir olur giderim buradan. Ne onu ne de beni sittin sene göremezsiniz.” Emriye tam ağzını açıp yeni bir zehir saçacaktı ki, Soner elini sertçe kaldırıp susturdu. Gözlerindeki öfke öyle yoğundu ki, Emriye ilk kez dili tutulmuş gibi sessizleşti. -“Ben söyleyeceğimi söyledim. De hayde!” diye tısladı Soner. Arkasını dönüp hızla Hilal’in peşinden gitti. Kapıyı açıp içeri girdiğinde Hilal’i somyanın üzerinde buldu. Çarşafı yere fırlatmış, omuzları sarsıla sarsıla ağlıyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş, nefesi kesik kesikti. Soner, içinde kaynayan öfkeyle eve girdi, birkaç dakika sonra elinde bir kolonya şişesi ve kibritle geri döndü. Hilal, gözyaşlarının arasından ona bakarken şaşkınlıkla ayağa kalktı. Ne yapacağını anlamaya çalışıyordu. Soner’in yüzünde kararlı, karanlık bir ifade vardı. Elindeki cam şişeyi yere, çarşafın üstüne fırlattı. Şişe paramparça olurken, keskin kolonya kokusu bahçeye yayıldı. Ardından kibriti çaktı. Çıtırdayarak tutuşan çarşaf alev aldı. Alevlerin sıcaklığı kısa sürede yüzlerini yaladı. Soner, alevlerden gözünü ayırmadan, öfkesini hâlâ kontrol edemeyen bir sesle konuştu: -“Birkaç parça eşya hazırla kendine. İzmir’e gidiyoruz.” Hilal, alevlerin çıtırtısına karışan bu sözlerle irkildi. Yüreği hızla çarpmaya başladı. Korku, şaşkınlık, ama en çok da içinde gizlice filizlenen bir umutla Soner’e baktı. Çünkü o an anladı: Soner, sadece öfkesini değil, onu da yanına alıp bu hayattan koparmaya kararlıydı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD