Her şey anlaştığımız gibi olacak.

1540 Words
Meydan buz kesildi. Fısıltılar bir anda susmuş, nefesler tutulmuştu. İnsanların bakışları donup kaldı. Hilal’in kalbi göğsünde çırpınıyor, gözleri büyüyordu. Ne demekti şimdi bu? Gerçekten mi? Kimse bana bir şey sormadan, benim hayatımı mı kararlaştırıyor? Hilal, elini Soner’in avuçlarından hızla çekti. Kalabalığın şaşkın bakışları arasında, gözlerinden yaşlar süzülerek koşmaya başladı. Koştu… Koştu… Nereye gittiğini bilmeden, yüreği parçalanarak… Ve bir anda kendini bir uçurumun kenarında buldu. Dizlerinin bağı çözüldü. İçinde kopan fırtınalar, boğazından acı bir çığlık olarak çıktı. O çığlık, köyün taşlarına, dağların yankısına karıştı. Öyle bir acı vardı ki sesinde, yüreğinde zerre kadar vicdan olan herkesin içine işliyordu. Hilal dizlerinin üzerine çöktü, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Nafiz ve Soner de peşinden gelmişti. İkisi de nefes nefese, Hilal'in çaresizliğini izliyordu. Nafiz adım atıp kardeşinin yanına gitmek istedi. Ama Soner, onun kolunu tuttu. -“Abi… önce ben konuşsam olur mu?” Nafiz öfkeyle Soner’e döndü. Yüzü kıpkırmızı olmuş, kaşlarının arasındaki damar belirginleşmişti. -“Sen ne diye herkesin içinde evleneceğiz diyorsun?” Sesindeki öfke, etraflarındaki havayı titretiyordu. Soner gözlerini yere indirdi, dudaklarını aralayıp nefes aldı. Kalbi göğsünü parçalayacak gibi çarpıyordu. -“Abi, ben Hilal’le evlenmek istiyorum. Seni öyle görünce… kalabalığın konuştuklarını duyunca… bir anda öfkeden orada söylemiş oldum. Ama bu kararı o an vermedim.” Nafiz’in bakışları kılıç gibi kesiyordu. Yumruklarını sıktı, sesini daha da yükseltti: -“Hilal’e sordun mu istiyor diye?” Bu soru Soner’in kalbine saplanan bir hançer gibiydi. Sesi titreyerek cevapladı: -“Sormadım abi. Annemler kendi aralarında konuşmuşlar zaten bugün sabah. Onlar da istiyor. Ben de Hilal’i ikna ederim.” Nafiz’in gözleri kısıldı, çenesindeki kaslar gerildi. Ama tek kelime etmedi, sadece başıyla "git" işareti yaptı. Bu, aynı zamanda hem öfkesinin hem de çaresizliğinin göstergesiydi. Soner derin bir nefes aldı, yavaş adımlarla Hilal’e yaklaştı. Hilal hâlâ ağlıyordu; omuzları titriyor, gözlerinden süzülen yaşlar toprağı ıslatıyordu. Soner, elini korkak bir şekilde Hilal’in omzuna koydu. Hilal başını kaldırıp ağlamaklı gözlerle ona baktığında, o bakış bir anda değişti. Gözlerindeki üzüntü, yerini ateş gibi yakan öfkeye bıraktı. Birden hızla ayağa kalktı. Kalkarken birkaç kez sendeledi ama Soner’e olan öfkesinden güç buldu, onun yakasına yapıştı. -“Nereden geldin!? Nereden geldin de mahvettin hayatımı?!” Hilal’in sesi dağlarda yankı bulacak kadar güçlüydü. Soner onun kollarını sakince tuttu, sanki öfkesini elleriyle bastırmaya çalışıyordu. -“Hilal dur. Sakin ol.” -“Ya niye evleneceğiz dedin? Ben istiyor muyum diye bana sormadan nasıl herkese bunu söylersin? Belki benim bir sevdiğim var. Belki onu istiyorum!” Hilal’in gözlerinden öfke fışkırıyordu. Soner, kalbinde acıyla kıvranarak başını eğdi. -“Haklısın… Özür dilerim… Ama ben söylemesem de bizi zaten zorla evlendirecekler Hilal.” Hilal’in yüzü allak bullak oldu. Çaresizlik ve öfke birbirine karışmıştı. Bir çığlık kopardı: -“Evlenmeyeceğim! Evlenmeyeceğim seninle! Gerekirse kendimi öldürürüm ama yine de evlenmem!” Kendini yere attı, toprak ellerine, elbiselerine bulaştı. Çığlık çığlığa çırpındı. Soner onu durdurmak istedi ama Hilal’in hırçınlığı kollarını çizik içinde bıraktı. -“Hilal dur! Dur sakin ol artık! Bak bu gerçek bir evlilik olmayacak. Ben alıp seni götüreceğim buradan. İstersen okula gidersin, istersen çalışırsın. Kâğıt üstünde evli olacağız. Başka bir şey değil.” Soner’in sesi yalvaran bir fısıltı gibiydi. Hilal’in gözleri yaşlarla bulanıktı ama bu sözlerle yavaş yavaş sakinleşti. Kalbinde ilk defa umut kıpırdamaya başladı. Bu cehennemden kurtulacak mıydı? Okula gidebilecek miydi? Gerçek olabilir miydi bu? Hilal sorgulayan gözlerle Soner’in yüzüne baktı. Onun gözlerinde yalana dair bir iz aradı ama bulamadı. -“Gerçekten mi?” diye sordu, sesi titreyerek. -“Gerçekten…” -“Sadece kâğıt üstünde?” -“Sadece kâğıt üstünde.” -“Okula da gideceğim?” -“Gideceksin.” Hilal başını iki yana salladı, dudakları titredi: -“İzin vermezler… okumama…” Soner, sesi kararlı bir şekilde yükseltti: -“Kocan ben olacağım. Benden başka kimse karışamaz. Ne yapacağına da ben dâhil senden başkası karar veremez. Ben arkanda duracağım. Kimse sana şimdiki gibi davranamaz.” Hilal’in gözlerinden bir damla yaş daha süzüldü. Sesi kırık, çaresiz, ama aynı zamanda umut arayan bir tonda çıktı: -“Söz mü?” -“Söz. Kabul ediyor musun?” Hilal, yüreğinde fırtınalar koparken başını eğdi. Dudakları güçlükle kımıldadı: -“Ediyorum. Evleneceğiz.” Soner elini uzattı. Hilal, gözleriyle önce bu eli süzdü, sonra ileride onları bekleyen Nafiz’e baktı. Nafiz’in gözlerinde bir onay vardı. Başını eğdi. Hilal derin bir nefes aldı, Soner’in elini tutup ayağa kalktı. Ama hemen ardından elini bıraktı ve abisine koştu. Nafiz, onu güçlü kollarıyla sardı, kardeşinin saçlarını okşaya okşaya sakinleştirdi. Hilal başını abisinin omzundan kaldırıp gözlerinin içine baktı. -“Evleneceğiz abi.” dedi titrek bir sesle. Nafiz’in yüzü burkuldu. -“Emin misin kızım? İstiyor musun gerçekten?” Hilal gözyaşlarının arasında başını salladı. -“Sen istiyorsan ben arkandayım.” dedi Nafiz. Üçü birlikte eve doğru yürüdüler. Köyün sessiz sokaklarında ayak sesleri yankılandı. Eve geldiklerinde Hilal’in adımları kapının önünde durdu. İçeri girmek istemiyordu. Bunu hem Nafiz hem Soner fark etti. Soner, Hilal’in elini tuttu. Hilal şaşkınlıkla ona baktı. -“Dik dur.” dedi Soner, kısa ama derin bir tonla. Hilal’in kalbine bu iki kelime mıh gibi çakıldı. Dik dur… İlk kez biri ona böyle bir şey söylemişti. Bilmezdi ki dik durmak ne demek. Ama öğrenmek zorundaydı. Omuzlarını dikleştirdi, Soner’in elini daha da sıkı tuttu. Nafiz kapıyı açtı. Önde Nafiz, arkalarında Hilal ve Soner eve girdiler. Herkes salonda oturuyordu. Gözler bir anda onlara çevrildi. Nafiz önlerinden çekilince, Nurhayat’ın gözleri büyüdü. Yüzünde hem şaşkınlık hem de öfke vardı. Hızla ayağa kalktı. Ama Soner elini havaya kaldırdı. Nurhayat bir anlığına durdu, olduğu yerde kalakaldı. Soner’in bakışları kararlı, sesi keskin ve tok çıktı: -“Ben Hilal’le evleniyorum. Bundan sonra kimse karımı hor görmeyecek, kötü davranmaya cüret etmeyecek. Buna sen de dahilsin teyze. Yapmaya kalkan karşısında beni bulur. İki güne Kırıkkale’ye gidiyoruz. Düğünü orada yapacağız. Hazırlığınızı ona göre yapın.” Sözler salonun içinde çınladı. Havanın ağırlığı herkesin nefesini kesmişti. Hilal ilk defa, gözleri yaşlı da olsa, biraz olsun dik durabildiğini hissetti. ********************* 2 GÜN SONRA Nişan ve kına çoktan halledilmiş, bütün köye Hilal’le Soner’in evleneceği duyurulmuştu. Köyde günlerdir bu düğünden başka bir şey konuşulmaz olmuştu. Bugün hep beraber Kırıkkale’ye gidiyorlardı. Birkaç gün içinde düğün yapılacak, ardından Hilal’in hayatı bambaşka bir yön alacaktı. Soner’in abisi şehirdeki işleri önceden ayarlamış, düğün için gereken hazırlıkları tamamlamıştı. Yol uzun ve yorucuydu. Hilal, arabanın camından dışarıya bakarken, içindeki fırtınaları kimse göremedi. Yol boyunca yalnızca düşündü. Düşündü… Düşündü… 12 saatlik yol, onun zihninde 12 yıl kadar uzun geçmişti. Düşüncelerinde boğulmuştu ki araba yavaşlayıp durdu. -“Hilal?” dedi Soner yumuşak bir sesle. Hilal dalgın gözlerle ona baktı. -“Efendim?” -“Geldik. İn hadi.” Hilal o an farkına vardı, zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştı. Arabanın kapısını açıp indiğinde, onları karşılamak için kapıda bekleyen akraba ve komşuları gördü. Yol yorgunluğunu düşünerek, evin bahçesinde kocaman bir sofra kurulmuştu. Hep birlikte sofraya geçtiler. Herkes neşeli bir şekilde konuşuyor, gülüşüyordu. Hilal ise önündeki tabakta duran yemeklerle oynamakla yetiniyor, tek lokma bile yiyemiyordu. İçindeki sıkıntı, boğazına düğümlenmişti. Soner, kalabalığın arasında bile Hilal’i gizlice süzüyordu. Onun başını önüne eğip sessizleşmesini, çatalı eline alıp hiçbir şey yememesini fark etti. Usulca Hilal’in elinden çatalı aldı, köfteye sapladı ve gözlerini ondan ayırmadan tabağın üzerinden uzattı. Hilal şaşırmıştı. Önce Soner’in elindeki çatalı, sonra Soner’in gözlerini gördü. İçinde hafif bir sıcaklık yayıldı. Abisi Nafiz’ten başka kimse onun yediğiyle içtiğiyle ilgilenmemişti. Bu küçük hareket, Hilal’in içinde gizli bir değerli hissetme duygusunu uyandırdı. Çekingen bir tebessümle çatalı aldı, köfteyi ağzına götürdü. Sofrada yediği tek lokma bu olmuştu. Yemekler bitince masa toplandı, bulaşıklar yıkandı. Kalabalık evin içine çekildiğinde Hilal, biraz yalnız kalmak için bahçenin arkasına geçti. Kollarını göğsünde kavuşturdu, başını hafifçe kaldırıp gözlerini kapadı. Bir dut ağacının gölgesinde derin derin nefes aldı. Rüzgâr saçlarının arasından hafifçe geçti. İçindeki ağırlığı atamıyordu. Arkasından gelen ayak seslerini duyunca irkildi. Döndüğünde Soner’i gördü. -“Ne yapıyorsun burada?” diye sordu Soner, sesinde merak ve endişe vardı. Hilal başını yana eğip kısa bir nefes verdi. -“Hava almak istedim. Çayları bitti mi?” -“Ne yapacaksın?” -“Bulaşıklar yıkanacak.” Soner’in kaşları çatıldı. -“Tamam bırak, o kadar insan var. Biri halleder.” Hilal kısa bir an gözlerini yere indirdi, sanki izin ister gibi başını salladı. Ardından tekrar dut ağacının altındaki yerine döndü. Soner bir süre onu sessizce izledi. Ardından alçak bir sesle sordu: -“Niye bir şey yemedin?” Hilal omuzlarını silkti. -“Canım istemedi.” Soner’in dudaklarında ince bir tebessüm belirdi. -“İllaki ellerimle mi beslemem lazım seni?” Hilal’in yanaklarına bir anda sıcaklık yayıldı. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu sözleri duymak, onun için alışılmadık, garip ama aynı zamanda utandırıcı bir histi. Yüzü kıpkırmızı oldu. Hızlıca arkasını dönüp bahçenin önüne yürüdü. Tam o sırada kapıda beliren birkaç siluetle olduğu yerde dondu. Nafiz, Soner’in abisi ve imam bahçeye girmişti. Hilal’in gözleri büyüdü, nefesi kesildi. Yavaşça Soner’e baktı. Onun yüzünde şaşkınlık ya da huzursuzluk yoktu. Sanki her şey planlandığı gibi ilerliyordu. Titreyen sesiyle sordu: -“Bu kadar çabuk mu?” Soner başıyla onayladı. -“Yarın da düğünümüz var.” Aile üyeleri coşkuyla gelenleri karşıladı. Neşeli sesler, tebessümler bahçeyi doldururken Hilal’in bedeni gerginlikle kasılmıştı. Sanki adımlarını atacak gücü kalmamıştı. Soner hemen fark etti. Sessizce Hilal’in elini tuttu. Onun buz gibi olmuş parmaklarını avuçlarının içine aldı. Hilal, şaşkınlıkla Soner’in yüzüne baktı. Soner yalnızca bir cümle fısıldadı: -“Merak etme. Her şey anlaştığımız gibi olacak…” Hilal’in kalbi çırpınan bir kuş gibi göğsünde çarpmaya devam etti...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD