"Genel Cerrah Rüya ÇETİN."
Ahmet ne yapacağını şaşırdı. Hemen kendine uzanmış ince zarif ele elini uzatıp eline aldı. O kadar yumuşak ve küçüktü ki kendi koca elleri arasında kaybolmuştu sanki. Kafasındaki düşüncelerle dalan Ahmet kızın dediklerini kıpırdayan dudaklarından okuyor ama sesini duyamıyordu. Bir tuhaf olmuştu. Sanki ruhu bedeninden çıkmış kendilerini izliyordu. Bu minik beden Ahmet'e ne yapmıştı? Dut yemiş bülbül gibi kalakalmıştı kızın başında. Ha tabi adı Rüya'ydı değil mi? Rüyada gibi hissetmişti zaten.
"Beyefendi beni duyuyor musunuz? merak etmeyin iyiyim sadece aniden olunca kolum ağrıdı ." diye elindeki elini çekmeye çalışıyordu.
"Elimi alabilir miyim?" Ahmet bir kıza birde birleşmiş ve sanki kaçacak gibi tuttuğu ellerine baktı.
"Afedersiniz ben ben." deyip tutuldu kaldı.
"Önemli değil ellerim benim için çok önemli o yüzden rica ediyorum elimi geri alabilir miyim?" Ahmet hemen kızın elini bıraktı.
"Özür dilerim ben bir an şaşırdım. Bir sorun olmadığına eminsiniz değil mi?" diyerek istemese de Rüya doktorun elini bıraktı. Kız bu kez elini ovmaya başlayınca acaba elini de mi acıttım diye düşünüp kendi kendine kızdı. Yıllardır silah tutmaktan elleri nasırlaşmıştı. O pamuk gibi ellere fazla gelmiş olmalıydı. Ellerini yanlarına düşürüp belli etmeden sıktı.
"İyiyim merak etmeyin izninizle." diyerek yanından geçip gitti. Ahmet kapı eşiğinde kalakalmıştı. Neden gitmişti ki? Biraz daha kalsaydı ya. Cıvıl cıvıl sesiyle satış elemanına bir şeyler söylüyor eliyle işaret ediyordu. Galiba aynı yatağı beğenmişlerdi. Ama Ahmet koca adamdı sığmazdı. O küçük beden o koca yatakta ne yapacaktı? Ahmet'in aklına gelen "acaba evli mi?" sorusu kaşlarını çatmasına sebep olmuştu. Nedense evli olmasını istememişti. Başını sallayıp dışarı çıktı kafasında bir sürü saçma sapan düşüncelerle birliğine doğru Hareket etti. Arabasını park ettiğinde askerlerle selamlaşıp lojmandan içeri girince eve geldiğini yeni fark etti. Ayakları doğru yere getirmişti de kalbi sanki o kızın yanında kalmıştı. Rüya... Rüya ... Ahmet'in Rüyası ... Ne güzel yakışmıştı adı adına. Hemen duşa girip işlerini halledip kampetine uzandı. Mobilyalar yarın akşamüstü teslim edilecekti. Aklındaki düşüncelerle uykuya dalıp sabah erkenden birliğine gidip yeni görev emrini aldı.
Gece Suriye’nin kuzeyinde çoktan çökmüştü. Çöl rüzgarı yanık toprakların üzerinden esiyor yıkılmış köylerin taş duvarlarına çarpıp uğultuyla kayboluyordu. Gecenin karanlığını sadece uzaktan gelen top sesleri ve bazen gökyüzünde beliren izli mermilerin ışıkları yırtıyordu. Burası, savaşın en karanlık sahnelerinden biriydi.
Ahmet Yüzbaşı elindeki dürbünle harabe bir binayı inceliyordu. Yanında dört kişilik timi vardı: Keskin nişancı Erkan patlayıcı uzmanı Murat iz sürme konusunda yetenekli Tolga ve timin en genç üyesi iletişimden sorumlu Ali. Her biri sessiz, dikkatli ve gözlerini hedeflerinden ayırmadan Ahmet yüzbaşının komutlarını ve ondan gelecek emirleri bekliyordu.
Ahmet’in önündeki binada iki Hollandalı gazeteci rehin tutuluyordu. Bir kadın ve bir erkek. Yaklaşık üç haftadır kayıptılar. İstihbarata göre onları IŞİD militanları kaçırmış fidye pazarlıkları başlamıştı. Ancak Türkiye’nin sınır güvenliği açısından da önemli bilgiler taşıdıkları için bu iki gazetecinin sağ salim çıkarılması şarttı.
Ahmet dürbünü indirip sessizce konuştu:
"İçeride en az 6 silahlı kişi var. İkisi nöbette ikisi üst katta diğerleri gazetecilerin bulunduğu odanın çevresinde."
Erkan, kısa ve soğukkanlı bir ses tonuyla yanıtladı:
"Komutanım kuzey tarafındaki pencereyi görüyor musunuz? Orası boş görünüyor. Sessiz giriş için en uygun nokta olabilir."
Ahmet başını salladı. Planı kafasında şekillenirken bir an gözlerini kapattı. Onun için bu sadece bir görev değildi. Rehineler, genç yaşlarında hayatlarını gerçeği anlatmaya adamış insanlardı. Onların hayatı, bu coğrafyada doğruyu söyleme cesareti gösterecek başka gazetecilere de örnek olacaktı. Başarısız olmayı aklına bile getiremiyordu.
"Murat kuzey tarafındaki pencereye sessiz bir giriş hazırlayacaksın. Ali telsiz sessizlik modunda ama uydu bağlantısını hazır tut. Tolga izleri takip ederek dışarıda olası gözcüleri tespit et. Erkan, sen ve ben üst katı temizleyeceğiz."
Her biri kısa bir
"Emredersiniz" fısıltısıyla karşılık verdi.
O sırada binanın bodrum katında, iki Hollandalı gazeteci zincirlerle birbirine bağlanmış halde oturuyordu. Kadının adı Elise erkek gazetecinin adı Willem’di. Elise dudakları kurumuş gözleri kan çanağına dönmüştü. Günlerdir açlıkla, susuzlukla ve bitmeyen sorgularla sınanıyorlardı. Militanlar onlara Avrupa’da örgüt hakkında yazdıkları haberleri yüzlerine vura vura hakaret ediyordu.
Elise fısıldadı:
"Willem,duyuyor musun? Bir ses geldi sanki."
Willem gözlerini kapatıp dinledi. Uzaktan gelen bir patlama sesi, ardından taşların devrilme gürültüsü… Sonra sessizlik.
"Belki de başka bir çatışmadır"dedi. Ama içinde küçük bir umut kıvılcımı belirmişti.
Üst katta nöbet tutan militanlardan biri küfretti ve diğerine bağırdı. Elise o an bir şeylerin değişeceğini hissetti.
Tolga, binanın güney cephesinde devriye gezen iki kişiyi sessizce etkisiz hale getirdi. Bıçağını kullandı, ses çıkarmadan adamları gölgeye çekti. Kulağındaki mikrofonla fısıldadı:
"Komutanım, çevre temiz. Giriş için uygun."dediğinde
Murat ise kuzey penceresine küçük, neredeyse duyulmaz bir aparat yerleştirmiş sadece küçük bir tık sesiyle kilidi açmıştı. Camı dikkatle söktü ve içeriye ilk önce Ahmet girdi. Ardından Erkan.
Koridor karanlıktı ama militanların konuşmaları yankılanıyordu. Ahmet el işaretiyle Erkan’a ayrılmasını söyledi. Erkan, sessiz adımlarla üst kata yöneldi. Birkaç saniye sonra susturuculu tüfeğinden iki kısa pff sesi duyuldu. Ardından bir bedenin yere çarpma gürültüsü.
Ahmet hızla ilerledi. Önlerindeki odalardan birinde, iki militan telefonla tartışıyordu.
"Para gelmezse karışmam sıkarım kafalarına."diye başlayan cümlelerini tamamlayamadan Ahmet kapıyı tekmeyle açtı. Militanlardan biri silahına uzandı ama Erkan’ın tüfeğiyle yere serildi. Diğeri şok içinde ellerini kaldırdı fakat Murat çoktan ona doğru yönelmişti.
"Sessiz ol" diye fısıldadı Murat susturuculu tabancasını göstererek.
Ama işler her zaman planlandığı gibi gitmezdi. Üst katın diğer odasından çıkan üç militan silah sesleriyle ortalığı ayağa kaldırdı. Susturucu bir yana, artık sessizliğin hükmü bitmişti. Etraf uçuşan mermiler ve barutun geniz yakan kokusuna bulanmıştı.
Mermiler koridorda yankılandı. Duvarlardan taş parçaları fırladı. Ahmet, yere yatarak ateş açtı. Erkan keskin nişancı tüfeğini bırakıp kısa namlulu tabancasını çekti. Militanlardan biri alnından vurularak yere düştü.
Ahmet telsize bastı:
"Ali, acil durum! Takviye için hazır ol"
Ali dışarıda kurduğu bağlantıyla merkeze sinyal gönderdi. Aynı anda Tolga içeri daldı ve son kalan militanın üzerine atladı. Kısa bir boğuşmadan sonra adam hareketsiz kaldı.
Nefesler hızlanmış, ter yüzlere akmıştı. Ama asıl görev henüz bitmemişti. Rehineleri bulmaları gerekiyordu. Bu izbe yerde nerede olacaklarını düşünüp hemen alt kata yöneldiler.
Bodrum kapısına geldiklerinde kilitli bir kapıyla karşılaştılar. Murat hemen işe koyuldu. Parmaklarını kapının kenarına sokarak özel aletiyle kilidi zorladı. Kapı açıldığında içeriden gözleri kanlı, yüzleri yorgun iki insan onlara bakıyordu. Gözlerindeki minnet paha biçilmezdi.
Elise gözyaşlarına hâkim olamadı.
"Siz… siz kimsiniz? Bizi öldürecek?" diye ağlamaya başladı.
Ahmet bir an için sert yüz ifadesini yumuşattı.
"Türk Silahlı Kuvvetleri. Artık güvendesiniz. Sizi almaya geldik." diyerek hemen kıza yaklaşıp zincirleri çözmeye başladı.
Willem titreyerek ayağa kalkmaya çalıştı. Zincirler hala bileklerine bağlıydı. Murat bıçağıyla hızlıca kesip serbest bıraktı.
Ama vakit yoktu. Dışarıdan gelen ayak sesleri, militanların destek kuvvetlerinin yaklaştığını gösteriyordu.
Ahmet hızlıca emir verdi:
"Tolga, gazetecileri al Murat arkamızı koru. Erkan seninle kuzey çıkışına yöneliyoruz."
diyerek koşar adım yürüdüler. Koridor boyunca ilerlerken otomatik tüfek sesleri binayı inletti. Ahmet duvarın arkasına saklandı, ardından bir el bombası çekip karşı tarafa fırlattı. Patlama binayı sarsarken, herkes birkaç saniyelik boşluğu fırsat bilip çıkışa yöneldi.
Dışarı çıktıklarında gece yarısı gökyüzü alevlerle parlıyordu. Militanlar her yandan koşturuyordu. Ali telsizle bağırdı:
"Helikopter beş dakika mesafede dayanın"
Beş dakika… Sadece beş dakika ama savaş alanında beş dakika sonsuzluk gibiydi. Ahmet ve ekibi gazetecileri koridor gibi dizilmiş yıkık binaların arasında ilerletmeye çalışıyordu. Kurşunlar taşlara çarpıyor, kıvılcımlar saçıyordu. Elise korkudan dizleri titrerken Willem, dişlerini sıkarak ona destek olmaya çalışıyordu. Arkadaşının elini sıkıca tutmuş ona güç vermek istiyordu ama içindeki korku buna kısmen engel oluyordu.
Bir noktada Murat vuruldu; kurşun omzunu sıyırdı. Ama geri çekilmedi. Kan sızmasına rağmen ateş etmeye devam etti.
"Devam edin ben geliyorum" diye bağırdı.
Sonunda uzaklardan helikopterin pervane sesi duyuldu. Gökyüzünde bir gölge belirdi. Halatlar sarkmaya başladığında Ahmet gazetecileri öne itti. Elise ağlayarak halata tutundu Willem arkasından çıktı. Ardından tim üyeleri birer birer tırmandı. En son Ahmet halata uzanırken, militanlardan biri son bir kurşun sıktı. Kurşun Ahmet’in kaskını sıyırıp geçti. O an göz göze geldiler: Yüzbaşı Demir’in bakışları ölümün bile dize getiremediği bir kararlılıkla parlıyordu.
Helikopter havalandığında geride sadece karanlık toz ve duman kaldı.
Helikopterde gazeteciler hala şok içindeydi. Elise elleriyle yüzünü kapatıyor, Willem sürekli
"Gerçek mi bu? kurtulduk mu?" diye fısıldıyordu. Ahmet, yorgun ama dimdik oturuyordu. Omzuna dayanmış Murat’a ilk yardım yapılıyordu.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Elise başını kaldırdı gözleri hala yaşlıydı
"Bizi kurtardınız. Teşekkür ederiz."deyince
Ahmet kısa, net ve duygusuz görünen bir cümle kurdu:
"Biz sadece görevimizi yaptık." dedi her zamanki soğuk ve kendinden emin tavrıyla.
Ama içinde bir şeyler kıpırdadı. Çünkü biliyordu ki, bu operasyon sadece iki insanı kurtarmak değil, aynı zamanda karanlığa karşı verilen küçük ama anlamlı bir zaferdi.
Suriyenin dağlık bölgelerinden birinde gazeteci 2 kişi Türk Silahlı Kuvvetlerinin başarılı operasyonuyla kurtarılmış IŞID liderlerini tutuşturmuştu. Hollandalı bu gazeteciler için iyi para ve imtiyazlar alacaklardı ama şimdi bu mümkün değildi.Komutan karşısında bekleyen güya askerlere birer tokat çarpıp odasından kovdu. Hırsından yerinde duramıyor odasında bir ileri bir geri gidip geliyor kendince kafasında olmaz bir sürü plan kuruyordu.
Helikopterin pervaneleri uzakta bir uğultuya dönüşmüş gece yavaşça sabaha doğru kayıyordu. Gökyüzünde sızan ilk mavilik yıpranmış bünyelerde ve kafalarda bir tür gerçeklikle yüzleşme sinyali gibiydi. Ahmet Demir yüzbaşı halatın sonuyla omuzundaki tozları silkelerken Murat’ın eline bakıyordu yaralı ama hayatta. Helikopterin içindeki gerilim hala tazeydi ama dışarıda bekleyen daha büyük bir sınav vardı.Siyasetin medyanın insan haklarının ve vicdanın ince kemeri. Ahmet tüm cesaretini toplayıp olacakları kafasında tartmış ve kendince kabul etmişti.
Ahmet helikopterin zemine indiği an yine görev moduna geçmiş gibiydi. Bir subayın yapması gereken ne varsa yapıldı rehineler sağlık kontrolünden geçirildi kayıtlar tutuldu malzeme dökümü yapıldı. Elise ve Willem battaniyelerle sarılmış hala şokta ama hayattaydılar. İlk değerlendirmeyi yapan sağlık ekibi şok, hafif dehidrasyon ve birkaç ezik dışında ciddi bir fiziksel yara bulunmadığını rapor etti. Psikolojik destek de hemen devreye sokuldu profesyoneller gazetecilerle nazikçe konuşuyor onları merakla ve güvenle dinliyordu.
Ahmet’i bekleyen iş ise farklıydı: bir operasyonun hukuki ve diplomatik yansımaları. Kayıtlar karar zinciri sivillerin güvenliği bilgi sızıntıları her biri komuta kademesinin gündemine girecek meselelerdi.
Ertesi gün sınır kasabasındaki geçici karakolda düzenlenen basın toplantısı beklenenden daha kalabalıktı. Hollanda Büyük elçiliği’nden yetkililer uluslararası haber ajansları insani yardım kuruluşları ve yerel gazeteciler peşi sıra söz istiyordu. Elise ve Willem kararlı ama yorgun yüzleriyle birkaç kısa açıklama yaptıktan sonra sağlık ve güvenlik nedeniyle röportajlara sınırlı cevap vereceklerini söylediler. Bunun ardında hem travma hem de operasyonda sağlanan korumanın gerektirdiği diplomatik hassasiyet vardı.
Ahmet kürsüye çağrılmadı bu bilinçli bir tercihti. Komuta kademesi operasyon hakkında sınırlı bilgi paylaşmış
"Rehinelerin kurtarılması için sınırda yürütülen operasyon başarıyla tamamlanmıştır." diyerek kısaca açıklamış ve röportajı sonlandırmıştı. Daha ayrıntılı bilgiler, kaynakların korunması gerektiği ve operasyonun güvenliğinin riske atılmaması için saklanacaktı. Ama medyanın iştahı sönmedi hangi istihbarat aktörlerinin bilgi verdiği? IŞİD hücrelerinin nereden finanse edildiği?Rehinelerin kaçırılmasına yol açan zayıflıklar ?sorular bir türlü bitmiyordu. Resmi ve kesin bir dille toplantının bittiği dile getirilip basın mensurları dışarı alındı. Elise ve Willem birbirine yaslanmış sanki birbirinden güç alıyorlardı. 12 yıldır aynı gazetede omuz omuza bir sürü olaya gitmişler neler görmüşlerdi. Ama bu bu kaçırılma bambaşka bir şeydi. Oradaki militanların kararlılığı ve korkusuzluğu onların hayatı sorgulamasına sebep olmuştu. Haberlerde dinleyip görmekle burada bizzat yaşamak görmek bambaşka bir şeydi. IŞID ve militanlarının şakası yoktu.
Diplomasi hızla devreye girdi. Hollanda kurtarma operasyonunu resmi olarak takdir etti fakat sınır ötesi harekâtların uluslararası hukuka uygunluğu ve bilgi paylaşımı konusunda Türkiye ile yazışmalar başlattı. Bu yazışmalar operasyonun uluslararası hukuktan ve beraber yürütülen istihbarat paylaşımlarından kaynaklanan hassas noktalarını görünür kıldı. Ahmet yüzbaşı rütbesiyle bürokrasinin içindeki bu tür tartışmalardan uzak kalmayı tercih ediyordu ancak raporları doğru ve eksiksiz hazırlamak onun sorumluluğuydu. Üstüne düşene layığıyla hazırlayıp gerekli birime iletip artık kendini dinleyebilirdi.
Elise ve Willem birkaç gün içinde güvenli bir merkezde derinlemesine görüşmeye alındılar. Psikologların yumuşak sorularının ardında trajedinin küçük ve büyük parçalarını onarma çabası vardı. Elise bir sabah dar bir odada Ahmet’in yanına davet edildi. Gözleri hala kırmızıydı.
"Sana teşekkür etmek istedim" dedi Elise, sesi titrek ama içten. O geceki karanlıkta ne hissettiğini, ne düşündüğünü anlatırken, Ahmet sessizce dinledi. Ona göre bu kelimeler bir subayın duyacağı en kıymetli ödüldü.
Willem operasyon sırasında cep telefonuyla çektiği birkaç görüntüyü, kurtarıldıktan sonra bir sunucuya teslim etti. Gazetecilik etiği gereği görüntüler doğrulanmadan yayımlanmadı çünkü yanlış bilgi aileleri ve hususla ilgili diğer sivil unsurları riske atabilirdi. Elise ve Willem’in hikâyesinin kahramanlığını abartmak da onların yaşadığı travmayı hafife almak da medyatik manipülasyon olabilirdi.Willem görüntülerdeki görünen Ahmet ve ekibini kesmiş onların gölgede ama güvende kalmasını uygun bulmuştu.
Raporlar ve toplantılar arasında Ahmet kendi içinde hesaplaşmalar yaşadı. Operasyonun her adımını defalarca gözden geçirdi hangi kararların hayat kurtardığını hangi risklerin gereksiz olduğunu sorguladı. Murat’ın yaralanması Tolga’nın gözcüleri etkisiz hale getirirken aldığı küçük bir darbeyle atlatılması Ali’nin telsizle yaptığı zamanlama hepsi birer ders, birer nottu.
Ahmet gece nöbet değiştirme alanında tek başına otururken gece gibi bir yorgunluk çöktü. Bir subay için en zoru başarıyla tamamlanmış bir görev sonrası vicdan muhasebesiydi. Kazanılan her canın arkasında kaybedilen veya riske atılan başka bir şey olabiliyordu. Bu gerçek onu hem insan hem de komutan olarak şekillendiriyordu.
Operasyonun yapıldığı köy ve çevresi, kısa süreli panik ve sonrasında bir tür rahatlama yaşadı. Ancak yıkımın izleri birkaç evin daha hasar görmesi ve bir pazar yerinin kapanmış olması gibi somut zararları vardı. İnsani yardım organizasyonları devreye girerek gıda su ve ilaç temini sağladı. Bu tür operasyonlar sadece rehineleri kurtarmakla kalmaz bazen sivillerin günlük yaşamını da geçici olarak değiştirir oradaki görevlilerin insafına göre iyi yada kötü etkileyebilirdi.
Geçen yıl yine bir rehine krizinde çocuklarını kaybeden Zohre duvarlarındaki delik deşik olmuş görüntüye bakıp iç çekti. Bu toprakların kaderi miydi bu? Neden her gelen bir can alıp ta gidiyordu? Neden ille birilerinin canı yanmalıydı? Barış içinde sevgiyle şen kahkahalar yükselmiyordu bu topraklarda? Kaybettiği oğlu ve kızına da dökmüştü bu yaşları ama şimdi kurtulan gazetecilereydi.
Kurtarma hikayesi medyada geniş yer bulmuş etik tartışmaları alevlendirmişti. Bir kısmı askeri başarıyı överken bir kısmı ise sınır ötesi operasyonların uluslararası normlara uygunluğunu sorguluyordu. Haklı olarak herkes daha güvenli bir dünya istiyordu. Ama bir gerçek daha vardı ki bu güvenliğin bedeli sınırlar egemenlikler ve istihbarat paylaşımı gibi karmaşık meselelere dayanıyordu.
Elise ve Willem’in hikâyesi gazeteciliğin değerini ve maliyetini aslında perde arkasında nasıl güç ve zorluklarla işlerini ifa ettiklerini sorgulatmıştı.Kimi yorumcular gazetecilerin savaş bölgelerine gitmesinin ne kadar gerekli ve ne kadar zor olduğunu kimileri ise yanlış bölgelerde bulunmanın önemini vurgulamıştı. Ortak payda savaş bölgesinde gazeteci olmak kısaca zor ve ölümcüldü.Oysa sahadaki gerçeklik farklıydı. Haber insanlara ulaştırılmalıydı ama bunu yaparken hayatları riske atmamak için daha sağlam mekanizmalar gerekliliği ortaya çıktı.
Hafta kapanırken küçük bir tören düzenlendi resmi olmayan samimi bir tören. Elise ve Willem’e sağlık durumları ve psikolojik destekleri nedeniyle bir süre daha gözetim altında tutulacakları bildirildi. Ahmet ve ekibi, komutanlık tarafından takdir edilip süreçte yazılı ve sözlü övgüler aldı. Ancak Ahmet için en anlamlı onur Elise’in bir sabah elini uzatıp
"Hayatımı kurtardınız" demesiydi. Bu söz tüm raporların tüm merasimlerin ötesindeydi. Bir asker olarak bir hayatı korumak ve kurtarmak hiç bir ödülle yada madalyayla açıklanamazdı.. Bir insanın varoluşuna sebep olmak paha biçilmezdi.
Ahmet gece yarısı karargahtaki küçük kantinde tek başına otururken cep telefonuna düşen bir mesaj fark etti.
"Ahmetim yavrum seni merak ediyoruz nasılsın iyi misin?" yazıyordu. O zaman annesini ne kadar merakta bıraktığını anlayıp yarın aramak üzere telefonuna bir kaç kelime yazıp annesine mesaja attı.