Nefesim içime sığmadı. “Arif, sen ne yaşıyorsun?” Yanıt vermedi. Bunun yerine kollarını belime doladı, çocukken yaptığı gibi sımsıkı sarıldı. “Özür dilerim abla. Yemin ederim çok pişmanım. Allah, Kur’an, nimet çarpsın ki çok pişmanım. Gel gidelim. Yemin ederim kimse sana dokunamaz.” Omuzlarından tutup kendimi geri çektim. Ağlamıştı. Gözyaşlarını silerken hâlâ gözlerimin içine bakıyordu. “Lütfen,” dedi. “Kimse bizi bulamaz.” Başımı iki yana salladım. “Biz kaçınca, ‘Aman ne halleri varsa görsünler,’ mi diyecekler Arif? Öldürürler bizi. Bunu düşünemiyor musun?” Ellerimi iki avucunun arasına alıp sıktı. Gözleri kararlıydı ama içinde çocuksu bir korku saklıydı. “Ağabeyim o kızla evlenince bir şey yapamazlar. Sonuçta onların kızı bu aileye gelin gelecek. Kuzey ağabeyim ne pahasına olursa o

