Keyifli Okumalar...
Genç kadın, Nare ile mutfağa geçince onu görür görmez çalışanlar bir an için ne yapacaklarını bilemez halde birbirlerine baktılar. O an, mutfakta bir sessizlik hakim oldu, her biri gözleriyle birbirine danışıyordu sanki. Ancak bu bakışmalar çok kısa sürdü; hepsi nasıl davranmaları gerektiğini çok iyi biliyordu. Konağın yaşayanlarına bugüne kadar saygı göstermeleri gerektiği konusunda deneyimliydiler, fakat konakta tek söz sahibi Hanım Ağa olacak olan bu yeni geline nasıl davranacaklarını bir türlü kestiremiyorlardı. Zelal’e saygı gösterseler konaktaki diğerlerinden tepki göreceklerini düşünüyorlardı, bu yüzden tam anlamıyla arada kalmışlardı.
Mutfakta çalışanların hareketleri yavaşlamış, konuşmalar kesilmişti. Gözleri Zelal’in üzerindeydi ama kimse doğrudan bakmaya cesaret edemiyordu. Genç kadın ortamdaki garipliği fark etmişti ama üzerinde durmak istemedi. Her birinin neden böyle davrandığını anlayabiliyordu. Bu yüzden doğal bir tavır takınarak gülümsedi ve içten bir sesle:
“Kolay gelsin Ayşe,” diyerek seslendi.
Ayşe, kafasını sallayarak donuk bir şekilde bir teşekkür etti. Çünkü genç kadına ne diyerek hitap etmeleri gerektiğini bilemiyorlardı. Fakat Nare, bu detayı atlamak istemedi ve onu uyarma gereği duyarak
“Bize gösterdiğin saygıyı hanım ağana göstermediğini Revşen Ağan duyarsa kötü olur Ayşe.” dedi.
Ayşe, yirmili yaşlarının başında, büyükannesi Halime ile birlikte çalışan genç bir kızdı. Ne yapması gerektiğini her zaman bilemezdi ama özü itibariyle iyi bir insandı. Ayşe’nin, Nare’nin bu uyarısı karşısında yüzü kızardı, ne yapacağını bilemez halde gözlerini kaçırdı.
Nare’nin sert tavrını gören Zelal, çalışanlarının kendisi yüzünden zor durumda kalmasını istemediğini hissetti. Nazik bir şekilde Nare’nin koluna dokundu. Bu temasla birlikte Nare, gözlerini Zelal’e çevirdiğinde Zelal, içten bir gülümsemeyle ona baktı.
“Sorun değil Nare. Onları anlıyorum." dedi, sesine yatıştırıcı bir ton ekleyerek. "Behram Bey için ben de çok üzgünüm ve yapılabilecek olan tek şey yapıldı. Konuyu bilmemelerini anlayabiliyorum ama bu evlilik kan çıkmasın diye yapıldı. Ağabeyim katil olduğu için değil. Ağabeyim Behram Bey’i kurtarmak istemişti. O depoya gitmeseydi de Behram Bey öldürülecekti zaten.” diye söyledi. Aslında işin özü buydu. Abisi Behram Bey’i vurmamıştı. Zaten onunla bir iletişimi husumeti de yoktu. Orada yasal olmayan bir iş dönüyordu ve abisi bunu engellemek için oraya gitmişti. Fakat, bir kaza olmuştu. Sonuçları buraya kadar dayanan.
Nare, onu anlıyormuş gibi kafasını salladı. Gülümseyen bir surat ifadesi ile elini kolundaki elinin üzerine koydu. Durumu onlara tam olarak açıklamasalar da aşiret toplantısı Cevat ağanın evinde olduğu için onun karısından durumu ucundan kıyısından öğrenmişlerdi. Behram yasa dışı bir şey yapmak isterken çatışmanın ortasında kalmıştı. Ve o depo İbrahim`e aitti. Bildikleri buydu. Hamid ağa, onları konuyu açmamaları için çok sert bir şekilde uyarmıştı. O yüzden şimdi biri Zelal`i duyarsa kötü olurdu.
“Bu konağın bir düzeni var Zelal. Ve o düzeni kimse bozamaz.” diye uyarı dolu bakış attığı Ayşe
“Kusura bakma hanım ağam. Ben şey ne yapacağımı bilemedim. Bağışlayın beni. ” dedi. O sırada içeri giren Halime, torununun Zelal’den özür dilediğini duydu ve bir an duraksadı.
“Sorun değil, Ayşe,” dedi Zelal, yumuşak bir ses tonuyla, Ayşe’nin gözlerinin içine bakarak. Bu içtenlikle söylenen sözler, Ayşe’nin yüzünde bir nebze olsun rahatlama yarattı.
Halime, elindeki boş bardak dolu tepsiyi masaya bırakarak yanlarına yaklaştı. Tepsinin bıraktığı hafif tıngırtı, mutfaktaki sessizliği kısa süreliğine bozdu. Halime, torununun neden özür dilediğini merak ederek:
“Hayırdır Ayşe? Bir kabahat mi işledin?” diye sordu. Nare, Zelal`in koluna girdi. Bir şey söyleyeceği sırada duydukları ses ile ortam bir anda buz kesmişti.
“Bu uğursuz Ayşe`ye Behram`ı, katil ağabeyinin bilerek vurmadığını söyledi Halime xaltik (teyze). ”
Buke, mutfak kapısında durmuş onlara bakıyordu. Nare, ona cevap vermeye hazırlandığı sırada Zelal koluna dokundu. Ve yürüyerek Buke`nin önünde durdu.
“Ortada bir gerçek var ve bu konaktaki herkes bu gerçeği biliyor. Benim ağabeyim katil değil ve senin kocan yasa dışı bir iş yaparken vuruldu. Üstelik ağabeyim onu vurmadı. Aksine onu kurtarmak istedi. Yani işin aslını doğru anlatın. Senin, kocan ağabeyimin deposunda uyuşturucu alışverişi yaptığı sırada çıkan çatışmada öldü Buke. Benim ağabeyim katil değil. Ağabeyimin tek derdi Revşen Ağa`nın ağabeyini korumaktı. Anladın mı?” dedi.
Günlerdir kimse gerçekleri bu kadar net dile getirmediği için ortam bir anda buz kesmişti. Buke karşısında çıt kırıldım duran zayıf karakterli imajı çizen kadının ne kadar dişli olduğunu o an anlamıştı. Ve bundan hiç hoşlanmamıştı. Ona şimdi ne derse desin içinin soğumayacağını bildiği için elini kaldırdı. Söylediklerinin gerçekliği karşısında bir hazımsızlık yaşıyordu. Kaldırdığı eli Zelal beyaz teninde patladığında Ayşe şaşkınlıkla çığlık atmıştı. Buke, bilerek teninde iz bırakmak için avucunun sert kısmı ile ince derisine çarpmıştı. Zelal yediği tokat ile sendelerken Nare hızla aralarına girdi.
“Ne yapıyorsun Buke?” diye bağırınca Ayşe hızla mutfaktan çıktı. Buke ateş saçan gözleri ile “O suçsuz ağabeyin hayatta kalabilmek için seni öldürdüğü adamın kardeşinin altına girmen için gönderdi. Şimdi gelmiş burada bana üstünlük taslama. Senin hanım ağalığın bana sökmez uğursuz.” diye bağırınca Zelal elini yüzünden çekti ve ona yaklaşmaya çalıştı. Nare arada olduğu için onu geçemedi ama sesini duyurmayı başardı.
“Beni buraya ağabeyim değil babam gönderdi. Kan çıkmasın diye ki, kan çıkarmaya meraklı bir aşiretiniz var. Fakat, bir daha bana elini sürecek olursan bunun bedelini sana ödetirim.” diye söylediğinde Buke güldü. Neşeli gülüş değildi bu. Soğuk savaşın başladığını duyuran borazanın sesiydi. Duyan herkesin ürpermesine neden olmuştu.
“Suratına bile bakmayan ve bakmayacak olan Revşen’e mi söyleyeceksin? Bana, bu konakta hiçbir şey yapamazsın sen!”
Zelal, ona tek kelime etmedi. Sadece sırıtan bir ifade ile baktı ve Buke bu bakışın ardındaki güveni sorgulamadan edemedi. Buke ona odasına gitmesini ve bir daha karşısına çıkmaması gerektiğini söyleyeceği sırada mutfağı Hamid ağanın kükremesi doldurdu.
“Ne oluyor burada?”
Zelal olduğu yere çakılırken Buke kendinden emin bir şekilde Nare`nin elinden kurtularak kayınbabasının yanına gitti. Sanki deminden ortalığı bir birine katıp eltisine tokat atan o değilmiş gibi ağlamaklı sesle
“Başımda kocam yok diye beni eziyor yeni gelinin baba.” dedi. Zelal şaşkınlıktan az kalsın küçük dilini yutuyordu. Bu nasıl bir oyunculuktu? Bu nasıl kötülüktü? Aklı almamıştı.
“Bana tokat attı Hamid ağa. ” dedikten sonra gözlerini bir an olsun Hamid Ağa’dan ayırmadı. Hamid Ağa ona bakmaya bile tahammül edemiyormuş gibi yüzünü buruşturdu. Genç kadının kalbi göğsünde acıyla kıvrandı. Buke ona ağlayarak baktı.
“Bana kocan uyuşturucu kaçakçısı dedin ne yapsaydım?” diye söylediğinde Zelal ona şaşkınlıkla bakarken Nare, elini ağzına kapattı. Bu kadarı da pesti. Buke isminin sözlükteki anlamı "gelin" değil “saf kötülük” olarak değişmeliydi.
“Baba.. ” lafa gireceği sırada elini kaldırarak Nare`yi durduran Hamid ağa
“Bu kız benim gelinim filan değil. Oğlumun kanına diyet olarak sırtımıza bindirilmiş bir yük sadece. Herkes de bunu böyle bile. ” dedi. Sert sesi mutfağın taş duvarlarında yankılanmış Zelal`in gönlünü yaralamıştı. Ağlamamak için savaş verirken gözlerini kırpmamak için uğraştı. Çünkü gözlerini kırparsa damlaların ardı arası kesilmeyecekti. Ağlamayı odasına saklayarak titrek ama keskin sesle,
“Ben kimsenin yükü değilim Hamid ağa. Gelinin olmayı da ben kabul etmedim. İstekli de değildim. Bu eve gelmeseydim tüm Mardin savaş alanına dönecekti. Üstelik tüm gerçeği sende biliyorsun. Bu bir kanlı berdel olabilir ama töreyi bilirsin. Hem de benden daha iyi. Kuralları bana da anlattılar. Bana bu evde zarar gelecek olursa da o berdel bozulur. Unutma. O yüzden bu oyuncu gelinini benden uzak tut.” dedi. Nare dönerek şaşkınlık karışık hayranlıkla eltisine baktı. Ona hayran olsa da bu sözlerinin başına bela olmasından korktu. Özellikle Revşen Ağa`nın olanları duyduğunda ne tepki vereceğini kestirememişti.
“Şu saygısıza bakın hele. Bize töreyi mi öğretiyorsun sen?!” dedi Buke alayla. Hamid Ağa gelininin haklı olduğunu biliyordu. Zelal berdeli kabul etmeseydi yok yere kan davası başlayacaktı. Rahmetli oğlunun akılsızlığının ceremesini aşiretinin ödemesini istemezdi. Gelinine hak verse de düşündüklerinin aksine dili zehir saçtı.
“Odana çık. Bu tip saygısızlıklarını bir daha görmeyeceğim!” diye bağırarak onu mutfaktan kovan kayınbabasına bir şey demeden çıktı. O mutfaktan çıkarken Buke’nin zafer kazanmış edayla gülümsediğini ve kollarını göğsünde birleştirerek izlediğini herkes görmüştü.
Zelal mutfaktan çıktıktan sonra karşısına çıkan kaynanasına baktı. Gözleri dolmuş kendisine bakıyordu. Zelal, ona sarılıp annesinin kokusunu almak istese de yapmadı. Çünkü Dilzar, ona çok uzak davranıyordu. Bunu nedenini anlayabiliyordu ama hangi ana bir başka bir ananın kızına bunu yapmalarına göz yumardı? İşte bunu hiç anlayamıyordu
“Oğluma dedim indirme karını aşağı ama dinletemedim. Acımız hala taze. Kabuk bile bağlamadı kızım. Çık odana.”
Zelal burada istenmediği için değil de varlığı ile bir annenin yarasını kanatmamak için odasına kapanacaktı. O gel diyene kadar asla aşağı inmeyecekti. Başını eğerek
“Tamam. Ama siz de biliyorsunuz. Benim ağabeyim oğlunuzu kurtarmak istedi. Öldürmek değil.” dedi. Dilzar daha ilk andan Zelal`in oğlunu taşıyabilecek kadın olduğunu anlamıştı. Güzel, kültürlü, laf altında kalmayan, yerini bilen bir kadındı. Şimdi değil belki zamanla ona karşı yumuşardı. Yanından uzaklaşan gelinin arkasından bakarken Halime`nin sesini duydu.
“Buke`ye kafa tuttu hanımım. Cesur kız ama Allah vere de Buke`ye fazla bulaşmaya. Yoksa bu konak ona cehennem olur. ”
Dilzar kafasını salladı. Buke`nin nasıl bir insan olduğunu biliyordu. Yıllardır o kadına oğlu ve torunları için katlanmıştı.
**
Genç kadın odasına girdiği an gözlerini zorlayan yaşları serbest bıraktı. Buraya gelirken böyle olacağını biliyordu. Biliyordu ama bilmek ile yaşamak arasında fark vardı. Canı yanıyordu. Şimdi annesine sarılmak için neler vermezdi ama bu mümkün değildi. Daha bir süre ailesini göremeyecekti. Çünkü ailesine ziyarete karar verecek olan kişi kendisi değil Revşen Ağa`ydı. Yanaklarını sildi ama yaşlar akmaya devam etti. Yatak odasına geçerek makyaj masasındaki peçelerden aldı ve günlerdir oturduğu yere pencere önüne geçti. Dışarıyı izlese de gözyaşları yüzünden her şeyi bulanık görüyordu. Hıçkırarak
“Umarım gittiğin yerde pişmansındır Behram Şilvan.” dedi.
“Sen öldün. Herkes hayatını yaşıyor. Acıları geçecek ama bu odaya hapsolan, söz hakkı olmayan, istendiğinde aşağı inen, istendiğinde kovulan ben sevilmemeye, istenmemeye mahkûm bırakıldım.”
İçindekileri sesli olarak dışa vurduğunda acısı bir az da olsa hafiflemişti. Evet Revşen ona kötü davranmıyordu ama iyi de davranmıyordu. Soğuk ve mesafeliydi. Belki de sebebi sadece Berham değildi, kendisinin itirafıydı. Kim başka biri ile nikahsız birlikte olmuş kızı koynuna alırdı ki? Bu coğrafyada böyle bir şey mümkün değildi. Kendisinin suçu olmayan bir şey yüzünden kenara itilmeyi hazmedemezdi. Ama ağabeyinin canı için yaşadıklarına katlanacaktı. Gittiği yere kadar zorlayacaktı. Düşünürken kullandığı peçete önünde küçük tepecik oluşturunca ağlamayı kesti. Peçeteleri çöp kovasına attıktan sonra banyoya girdi ve elini yüzünü yıkadı. Aynada kendisine baktı. Ağlamaktan şişen gözlerini ısırmaktan kızaran dudaklarını es geçerek bakışlarını saçlarında sabitledi. Kocasının topladığı saçlarında. Açık saçtan hoşlanmadığını demişti. Ama Zelal saçlarının üstünü toplayıp geri kalanını açık bırakmayı seviyordu. Saçları güzel ve sağlıklıydı. Düşünmeyi keserek saçındaki lastik tokayı çekti. Uzun saçları serbest kalınca içi rahatlamıştı. Kocasının eve geliş saatini bildiği için saati yaklaşınca toplayacaktı. Şimdilik saçları açık duracaktı. Derin nefes alarak banyodan çıktı. Oyalanmak için kocasının kütüphanesinin önüne gitti ve kitaplara bakmaya başladı. Hepsi kişisel gelişim, hayal ürünü olmayan gerçek kurgular veya tarihi şahsiyetlerin biyografisinden ibaretti. Kısaca kütüphanede onun okuduğu romantik tür kitaplardan başka her tür vardı. Birini seçti ve pencere kenarındaki koltuğuna geçti. Okuduğu kitap Gabriel Garcia Marquez`in Yüzyıllık Yalnızlık eseriydi.
Yüzyıllık Yalnızlık, Macondo adlı hayali bir kasabanın ve burada yaşayan Buendia ailesinin hikayesini anlatıyordu. Roman, gerçeklikle gerçeküstülük arasında ince bir çizgiyle ilerliyordu. Garcia Marquez, olağanüstü olayları ve karakterleri sıradan ve doğal bir dille anlatırken, aynı zamanda Latin Amerika toplumunun tarihini, siyasi ve sosyal değişimlerini ele alır. Ayrıca, aile ilişkileri, aşk, ihanet, güç, yalnızlık gibi evrensel temaları derinlemesine işlemişti.
Zelal kitaptan o kadar etkilenmese de ilgisini çektiği için okumaya başlamıştı. Bu odada bir şekilde zaman geçmeliydi. Yoksa kafayı yerdi. Keşke şu an boncukları yanında olsaydı da onlarla uğraşsaydı ama onlar kendi eşyalarıyla birkaç güne gelecekti. Kitaba dalmak için tüm dikkatini sayfalara vermişken kapı açıldı. Kimin geldiğine bakmadı. Kesin Ayşe`ydi ve yemek için bir şeyler getirmişti. Fakat duyduğu sesle kafasını hızla kaldırdı.
“Nare, bana gelin getirdik dedin ama siz Rapunzel`i yeniden kuleye hapsetmişsiniz.” Kapıda kendisine bakan çok güzel bir kadın duruyordu. Onu konakta daha önce görmemişti. Kesin bu Sahra`ydı. Kitabı bırakıp görümcesine doğru gitti.
“Hoş geldin Sahra. ” dedi gülümseyemeye çalışarak. Sahra kendisine üzgün gözlerle bakan kadının içindeki acıyı hissetmişti.
“Hoş bulduk Zelal. Nasılsın?”
Zelal ona sarılmak istese de çekingen bir halde olduğu yerde duruyordu. Sahra onu anlıyordu. Bir adım atarak yengesine sarıldı. Bu hayatta en sevdiği insanın, ilk aşkının karısı karşısında duruyordu. Zelal sarılmasına hemen karşılık vermişti. Hal hatır sorma faslından sonra birlikte koltukta oturan kadınlar bir birilerine baktılar. Lafa ilk Sahra girdi.
“Yaşananları duydum Zelal. Gerçi Nare söylemiştir ama ben de uyarayım Buke içinde saf kötülük barındırıyor. Canını yakmak için uğraşmayacak demiyorum uğraşacak. Zamanında ondan çok çektim. Sebebini bilmediğim bir şekilde benden nefret ediyor.” Yanağında belirginleşen morluğa yüreği sızlayarak baktı. “Kendi iyiliğin için şimdilik ondan uzak dur.” Nare kafasını sallayarak görümcesini onayladı. Genç kadın da şimdilik sakinlik istiyordu. Çünkü bu konakta düzenini tam oturtmamıştı. Aile fertlerini tanımıyordu. “Bak Behram ağabeyimin öldüğü günden bir gün önce doğum yapmıştım. Doğum sezaryen ile idi. Hiçbir şekilde cenazeye gelemedim. Hatta şimdi bile pek iyi değilim ama geldim. Çünkü ağabeyimi merak ettim. Seni görmek istedim. Buke bana söylemediğini bırakmadı. Ama ona karşı çoktan bağışıklık kazandığım için pek umursamadım. Eşim Alp gelmişti ama pek kalamamıştı. Ben ve yeni doğan oğlumuz için endişeleniyordu. Sana şimdi Buke`den de önemli bir şey anlatacağım. Alp ile nasıl tanıştığımızı ve onunla nasıl zorla evlendirildiğimi her şeyi anlatacağım.” Elini yengesinin elinin üzerine koyarak sıktı ve ona Alp ile nasıl tanıştıklarını, (bebek konusunu es geçerek) Buke`nin ortalığı karıştırmak için verdiği uğraşları ve aldığı cezaları, ama en önemlisi de bir birini sevmeyen iki insanken nasıl bir birilerine aşık olduklarını anlatmıştı. O sırada Ayşe de onlara çay ve ikramlıklar getirmiş ortamın daha sıcak olmasına neden olmuştu.
Zelal Sahra`yı sevmişti. Yaşadığı zorluklara direnen ve kazanan bir kadındı. Onların evliliği Sahra Kütahya`ya evlenmemek için kaçması yüzünden gerçekleşmişti. Ama Revşen ile kendisinin durumu çok farklıydı. Onların evliliğine ölümün gölgesi düşmüştü. Bir de onun eski sevgilisiyle yaptığı hata vardı. Şimdi ona neden takılıyordu bilmiyordu elbette. Bilmemesine rağmen aralarında bir engel daha onu görüyordu.
Nare ile Sahra biraz daha onunla zaman geçirdikten sonra gitmişlerdi. Sahra`nın yeni doğan oğlunu doyurması lazımdı. Onlar gittikten sonra duvardaki saate bakan genç kadın akşam üstün 7`ye yaklaştığını gördü. Hızla koltuktan kalktı ve yatak odasına gitti. Saçlarını tarayıp toplarken yanağındaki izlerin belirginleştiğini fark etti. Revşen`in bunu gördüğünde vereceği tepkiyi merak etmişti.
“Bakalım bana mı yoksa o yılan bakışlı yengesine mi kızacak.” Kendi kendine konuşarak yatak odasından çıktı. Her zamanki yerine geçerek kitabını aldı ve kaldığı yerden okumaya devam etti. Yarım saat sonra odanın kapısı açıldı ve kocası tüm ihtişamıyla içeri girdi. O sırada Zelal pencereden dışarı bakıyordu. Kitabını yerine koymuştu çünkü kocasının ne tepki vereceğini bilmiyordu. Bir ara ona konuyu açmalıydı. Böyle arkasından iş çeviriyormuş gibi oluyordu. Kocası içeri girince hemen kalkı ve ona “Hoş geldin.” dedi. Revşen ona kısa bakış atarak “Hoş bulduk.” dedikten sonra yatak odasına geçti. Zelal yine üşümüştü. Sabah aşağıda kendisine ılımlı davranan adam bu odanın kapısının dışında kalıyordu sanki. Kocası odaya geçince koltuğa oturdu. On beş gündü aynı çatı altındalardı fakat genç kadın nasıl davranması gerektiğini bilmiyordu. On beş, yirmi dakika sonra kocası üzerinde koyu lacivert renk pantolon ve beyaz gömlek giyinmiş olarak dönmüştü. Nemli saçlarından duş aldığı belli oluyordu.
Revşen yürüyerek koltuğa oturdu. Oturduktan sonra hala ayakta duran karısına üçlü koltuğu işaret etti.
“Otur.”
Zelal ses etmeden koltuğa oturdu. Kocasının kendisine “Neden buradasın? ” diye sormasıyla görmesi için morluk olan yanağını adamın görmesi için hafif çevirdi. Revşen karısının yanağındaki koyuluğu ilk başta tam anlamadı fakat anladığında oturduğu koltuktan ağır ağır kalktı. O kalkınca Zelal de kalkmıştı. Adam kendisine yaklaşarak çenesini kavradı ve morluğa baktı. Kan beynine sıçramdan önce tüm bedenini yakarak geçmişti. Gördüğü şey tüm hücrelerini ayaklandırmıştı.
“Kim yaptı?” diye sordu sakin ama öfkeli sesle.
Zelal konuşmadan önce yutkundu.
“Buke yaptı.” dediğinde kocası dişlerini sıktı.
“Sebep?” diye sorduğunda Zelal kocasına fazla detaya girmeden olanları anlattı. .”Benim de kabahatim var ama o çok üzerime geldi ağam. Ağabeyim benim kırmızı çizgim. ” diyerek bakışlarını adamdan çekti. Revşen içinde kaynayan öfkeyi kontrol etmek için birkaç kere derin nefes aldı.
“Odaya çıkmanı kim söyledi?” diye sordu.
“Dilzar Hanım söyledi. Ve o in diyene kadar burada kalacağım.”
Karısının kaynanasının sözünden çıkmaması ve acılı anneye duyduğu saygı hoşuna gitmişti. Hafifçe kafasını salladı ve hala elinin kadının çenesinde olduğunu fark edince elini indirdi. Bir birilerine öyle kitlenmişlerdi ki ikisi de adamın elinin çenesinde olduğunu fark etmemişlerdi.
Zelal kendisinden uzaklaşan adamın gömleğinin kollarını yukarı kıvırmasını izledi. Nedense onu izlemekten hoşlandığını fark etmişti Adamın her hareketinden zarafet akıyordu.
Vahşi bir zarafet.
Saniyeler sonra yavaş adımlarla kapıya doğru giden adama “Nereye?” diye sordu istemsizce. Revşen kapı kulpunu indirirken ona bakmadan “Birilerine haddini bildirmeye.” dedi ve odadan çıktı. Zelal alt dudağını ısırdı.
“Az sonra aşağıda fırtına kopacak. İyi ki orada değilim. ” dedikten sonra omuz silkti. Kimi kandırıyordu ki? Orada olup Buke`nin yüzünü görmek isterdi. “Gerçi o karakterle ders alması imkansız ama olsun.” dedi kendi kendine. Neyse ki Nare ona her şeyi anlatacaktı.
****
Revşen taş merdivenleri inerek sonuna geldiğinde “Buke!” diye kükredi. Birkaç metre ilerisindeki kapı hızla açıldı. Alp dışarı çıktı ve kayınbiraderinin yüzündeki öfkenin keskin izlerini görünce kaşlarını kaldırdı. Onun ardından herkes birer birer dışarı çıktı. Fakat Buke bir türlü çıkmıyordu. Revşen onun lafını ikilettiği için daha fazla öfkelendi. Sahra kucağında bebeği ile ağabeyine bakıyordu. Nare Avin ve Cenk Aslan`ın elini tutmuş kenarda dururken Dilzar gözleri dolu dolu oğlunu izliyordu.
“Buke dedim!” sesi tüm konağı titretiyordu.
Buke nihayet salına salına odadan çıktığında Hamir ağa oğluna kaşlarını çatarak baktı.
“Ne oldu Revşen Ağa? Yine neye dellendin sen?” diye sorunca Revşen elini ağzına kapatırcasına sertçe sakalını okşadı. Babasına yanlış bir şey söylemek istemiyordu. Buke kayınbabasının yanında durdu ve ilgiyle karşısındaki öfkelendiğinde daha da yakışıklı olan kaynına baktı.
“Hepiniz kulaklarınızı açın beni iyi dinleyin. Bu konuşmanın bir tekrarı olmayacak. Zelal benim karımdır. Bu konağın da hanım ağası. Hepiniz onun da ağabeyi İbrahim`in de günahsız olduğunu biliyorsunuz. Neyin acımasızlığı bu? O kız bu eve kan dökülmesin diye gelmiş. Gelmeyebilirdi ama geldi. Ve bizim vazifemiz ona saygı göstermek.”
Genç adamın sesi sert ve keskindi. Buke dilini tutamadı.
“O İbrahim`in yüzünden ben dul kaldım Revşen Ağa. Sen ne diyorsun?” dediğinde Revşen korkutucu bir yavaşlıkla ona yaklaştı.
“Bir daha karımın tenine değil elin rüzgarın değsin seni babanın konağına geri gönderirim.”
Buke yutkundu. Adamın kokusu çok yakındı ve nefes almasını zorlaştırıyordu. Adamın öfkesi adeta bir fırtına gibiydi ve Buke, bu fırtınanın ortasında kalmıştı.
Revşen yengesi sessiz kalınca “Anladın mı beni?” diye bağırdı. Buke irkilerek yerinde sıçradı. Gözlerini kapatarak
“Anladım.” dedi ağlamaklı sesle.
Sizce anlamış mı? Bölüm hakkında fikirlerinizi bekliyorum. Hadi diğer bölüm görüşürüz. Seviliyorsunuz.