ÜÇ

1356 Words
Bindim. Şoförümüz Nizam Bey arabayı yeniden çalıştırıp evimize doğru sürmeye başladığında elimde tuttuğum siyah dosyayı yanıma gelişigüzel fırlattım. Başımı koltuğun başlığına yaslayıp gözlerimi yumdum. Mide bulantım şiddetlenmeye başlıyordu. Araba park haline gelene dek hiç kıpırdamadan gözlerim kapalı şekilde bekledim. Aracın kapısının açılma sesini duyduğumda derin bir nefes aldım. Sırtımı dikleştirdim, yumduğum gözlerimi açtım. Arabadan inip eve yürüdüm. Kapıyı beklediğimin aksine babam açtı. Normalde evimizin çalışanlarının göreviydi fakat bugün normal bir gün değildi. “Ayakkabılarını at,” dedi yalnızca. Yüzündeki tatsız ifadeyle baştan aşağı beni bir kez süzmüştü. İçeri girmeden hemen önce “Kıyafetlerini de.” dedi. Eve girmeden kapının önünde topuklu ayakkabılarımı çıkarıp yalın ayak içeri yürüdüm. Babamın peşinden ilerlerken öfkemin üstünü kapattım. Kısa holden sonra bizi karşılayan geniş oturma odasına geldiğimizde annemi siyah saten sabahlığıyla, bej rengi koltukta yarı uzanır yarı oturur halde buldum. Elinde tuttuğu kadehi bize doğru kaldırdığında bakışlarım sehpaya kaydı. Bir tane devrilmiş, bir tane de yarıya kadar tüketilmiş kırmızı şarap şişelerine bakarken sinirlerim iyice gerildi. “Kızım gelmiş,” dedi kelimeleri yuvarlayarak. Ayık değildi, yarın baş ağrısıyla uyanacak ve bugün konuştuğumuz her şeyi unutacaktı. Anneme doğru yürürken babama bakmadan “Onu durdurmalıydın,” dedim. Elindeki bardağa uzandığımda annem boştaki koluyla koltuktan destek alarak bedenini kaldırıp benden kaçındı. Babam iç çekti. “Dinlemediğini biliyorsun.” “Hayır,” dedim kadehi alabilmek için bir hamle daha yaparken. “Sadece seni dinliyor ama sen hiçbir şey söylememeyi tercih ediyorsun.” Babamın bıkkın sesi kulaklarıma doldu. “Ayık olmaması senin için daha rahat değil mi Bade?” Annemin biçimli kaşları babamın cümlesinden hemen sonra çatıldı. Oysa annem, babama hiç sinirlenmezdi. O yüzden gözleri bana döndü. “Sizi duyuyorum,” dedi başını dik tutmaya çalışırken. “Ayrıca ben sarhoş değilim.” “Değilsin,” diyerek huyuna gitmeye çalıştığımda uzanmaya çalıştığım kadeh bir anda havada uçtu, sağ koluma çarpmadan arkamdaki duvara değdi. Cam şangırtıları eşliğinde darmaduman oldu. Üstümdeki kıyafet, parke zemin, bej rengi koltuk ve annemin saten sabahlığı şarapla lekelendi. “Benimle dalga geçme,” diye bağırdığında geriye doğru bir adım attım. “Odaya çık,” dedi babam sadece. Bana dediğini zannederek ona döndüğümde gözlerinin annemde olduğunu fark ettim. “Niye o şırfıntıya mı gideceksin yine?” dedi annem alayla gülümseyerek. Babam bir kavga başlatmak yerine birkaç adım atıp annemin önünde diz çöktü. “Bade ile konuştuktan sonra yanına geleceğim. Hiçbir yere gitmeyeceğim.” Annem bir insanı çok fazla sevmenin nasıl delirtici olabileceğini bana seyrettiriyordu. Babamın onu aldattığını düşünmüyordum, şüpheleneceğimiz bir şey olmamıştı bile. Yine de annem kafasında fazlaca ihtimal kuruyordu, onu hiçbir şekilde aksine inandıramıyorduk. “Yalancı,” diyen annem kendi kendine ayağa kalkıp yalpalayarak odasına yürümeye başladı. Cam kırıklarının etrafından geçerken dikkatli olmasını söylemek için ağzımı açtım ama geç kalmıştım. Ayağını kesen cam parçasını fark etmeden damla damla kan akıtarak ilerlemeye devam etti. Onun peşinden gidecektim ama babamın kolumu tutuşuyla duraksadım. “Ne dedi?” Babam içinse her şey bu kadardı. Ne annemin ayağının kesilmesini ne de benim can güvenliğimi umursamıyordu. Tutuşundan kolumu kurtarıp koltuğun kolçağına oturdum. Omuzlarım çöktü. “Düşünecek.” “İkna edemedin yani?” dediğinde istemsizce kollarımı bedenime doladım. “Baba,” dedim çaresizce. “Bunu yapmak istemiyorum.” “Çocuk gibi söylenme,” derken sertleşti sesi. “Seninle bu konuyu bir kere konuştuk. Ya Serhat’la evleneceksin ya da Halil İbrahim’i evliliğe ikna edeceksin, Bade. Heyet, şaka değil. Onların kararları yasadır.” Nefretle doldum bir anda. “Yasa, yasadır baba. Heyet hiçbir bok değil.” Hiç beklemediğim anda sol yanağıma inen darbeyle vücudumu taşıyamadım, sola doğru düşerken zar zor kolçağa tutundum. Babam, bana tokat atmıştı. Bakışlarım yerde kaldı. Onun yüzünü bile görmek istemedim. “Hem yapman gereken işi beceremeyip hem ahkam kesiyorsun demek. Heyet, ailemizi bir günde bitirebilir, Bade. Onlar hiç değil, hiç olan biziz.” Güldüm söylediğine. “O yüzden onlara kızını satıyorsun ya.” “Bana bak,” dedikten sonra birkaç adım attığını duydum. Öfkeli sesi midemi bulandırdı. “Satmak görmemişsin sen. Eğer seni gerçekten satıyor olsaydım aradaki farkı bilirdin.” “Ne farkı var?” dedim ona bakarken. “Ayrıca onlar kafayı mı yemiş? Neden kendilerinden birinin bilgilerini Halil İbrahim’e vermek istiyorlar? Ben niye dahil olmak zorundayım? Neden ona anlaşmalı evlilik teklif etmem ve onu ikna etmem gerekiyor?” “Soru sorma lüksün olduğunu mu sanıyorsun? Sen sana söyleneni yapacaksın işte o kadar. Sadece birkaç ay sabredeceksin. Eğer özgürlük istiyorsan… Ama eğer o aptalı ikna edemezsen Serhat ile gerçek bir evlilik yapacaksın. Konuşma bitmiştir.” Cevap beklemedi. Zaten eğer bir kere konuşma bitmiştir derse kafası kopsa yine de sözünden dönmezdi. Beni kocaman, soğuk, karanlık salonda yapayalnız bıraktı. Birkaç dakika kendimi toparlamak için bekledim. Psikologumun söylediği nefes egzersizini denedim. İşe yaramadı. Odama çıkmak için merdivenlere doğru yürümeye başladığımda yatak odalarından gelen bağırışları duydum. Basamakları yorgunca çıktım, odama girdiğimde ışığı açmadım, odamın içindeki banyoya yöneldim. Lekeli ceketimi ve bluzumu çıkarıp kirli sepetine attım. Dolabı açıp bir toka aldım. Uzun saçlarımı başımın tepesinde topladım. Mide bulantım ardı ardına vuruyordu. Aynada kızaran yanağıma ve gerilimden beti benzi atmış yüzüme kaçamak bir bakışla baktım. Pantolonumu da çıkardım. Tartının üzerine çıkarken kalbimin ritmi hızlandı. Korkarak çıkacak sayıyı beklerken dudaklarımı kemirmeye başladım. Elli iki kilo, sekiz yüz gramı gördüğümde hayal kırıklığına uğradım. Tartıdan inip kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Başaramayacağımı anlayınca klozetin önünde diz çöktüm. Sağ elimle duvardan destek alırken sol elimi ağzıma götürdüm. İşaret parmağımı boğazıma sokarak kendimi kusturmak için ilk hamleyi yaptım. Birkaç denemeden sonra midem öğürmemin de etkisiyle öğüteceği her şeyi boşaltmıştı. Öksürüklerimin arasında titreyen bacaklarıma inat doğruldum. Sifona ruhsuzca bastım. Lavaboda ellerimi ve yüzümü yıkadım. Yeniden tartıya çıktığımda aynı sonuçla karşılaşınca öfkem tavan yaptı. Banyodan çıkıp odama geçtim, iç çamaşırlarımla yatağımın içine girdim. Işıkları açmadan gözlerimi kapatıp cenin pozisyonunu aldım. Uyumak için erken bir saatti fakat zihnimin doluluğundan hiçbir şey yapacak gücüm kalmamıştı. İki seçeneğim vardı: ya Halil İbrahim Sipahioğlu ile sözleşmeli evlilik ya da Serhat Uysal ile cehennemin dibine kadar sürecek gerçek bir evlilik. O an her şeyden uzaklaşmak istedim. Kaçıp gitmeyi çok düşünmüştüm fakat imkân yoktu. Heyet’ten bahsedildiğinde benim de dizlerim titriyordu. Halil İbrahim’in söylediği gibi Heyet gerçekten infazımı verirse babam onu da durdurmazdı. Durduramazdı. Babam için annemle ben önem sırasında üst numaralarda değildik. Belki annem benden önde olabilirdi fakat o bile bir numara değildi. Annemin çığlıkları düşüncelerimden çekip aldı beni. Odada bir şeyler kırılıyordu, avuç içlerimle kulaklarımı kapatma isteğimi zar zor bastırdım. Muhtemelen birkaç dakika sonra sakinleşip babamın onu terk etmemesi için yalvarmaya başlayacaktı. Annem çok güzel bir kadındı ama babama tam anlamıyla takıntı derecesinde bağımlıydı. Miss Turkey’e gidebilecek bir kariyer basamağındayken babamla tanışıp evlenmişti. O hayalini rafa kaldırıp kariyerini mankenlik üzerinde şekillendirmek istediği zaman ise hamile kaldığını öğrenmişti. Doğurduğu çocuk maalesef ki bendim. O yüzden gerçekleşmemiş hayallerini benim omuzlarıma yükleyip kilo, kaloriler ve diyet diyerek içten içe beni yemeye başlamıştı. Tabii eğer gün içinde ayık olamayacak kadar içmediyse. Anoreksiyam, annem kilo veremeyişimi takıntı haline getirdiğinde başlamıştı. O zamanlar kilo verirsem beni seveceği fikrine sımsıkı sarıldığımdan her yemekten sonra kusmaya başlamıştım. Ne kadar kilo versem de duyduğum tek şey yetersiz olduğuydu. Nihayet gerçeklerle yüzleşip annemi tatmin etme isteğim söndüğünde geriye kalan alışkanlıklarımı terk edememiştim. Hala stres, üzüntü ve buhran dönemi gibi tetikleyici anlarda veya çok yediğimi düşündüğüm zaman kendimi kusturuyordum. Getirebildiğim en normal nokta buydu. Annem ayık olduğu zamanlarda beni bunaltmaya devam ediyordu. Bana sarı saçlar, güzel hatlı vücut genleri veren kişi olduğu için bedenimin her zerresinde hak iddia edebiliyordu. Saç kesimimde bile. Birkaç gündür babam işlerle uğraşmakta olduğu için bana saracak kadar ayık olamıyordu. Babam eve gelmedikçe çıldırıyordu. Aldatıldığını düşündüğünden gece gündüz alkol alıp kendini ve hislerini uyuşturuyordu. İçimden Halil İbrahim’in teklifimi kabul etmesini ve beni ev görünümlü tımarhanemizden kurtarmasını dileyerek kabuslarla dolu bir geceye hazırlandım. Kesintisiz iki saat bile uyuyamadan güneş doğdu. Kendimi yataktan sürükleyerek kaldırıp duşa girdim. Spor kıyafetlerimi giyip ne zaman odama getirdiklerini bilmediğim çantamdan telefonumu aldım. Kafamı dağıtabilmek için koşuya çıktım. Aklım çalışmayı durdurmadığında yaptığım tek şey bedenimi yormaktı. O yüzden yaklaşık on kilometre koştum, sınırlarımı sonuna dek zorlayarak. Eve geri dönerken nefes nefeseydim. Bahçe kapımıza doğru yürürken gördüğüm silüetle donakaldım. Halil İbrahim Sipahioğlu: siyah takım elbisesinin üstüne siyah kaşe kabanını çekmiş, tıraş olmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuş ve beyaz sedan arabasına yaslanmış bekliyordu. Dün akşam evlilik teklif ettiğim adam kararını açıklamadan önce beni makyajsız, ter içinde ve kafamın üstünde gelişigüzel yaptığım topuzla görecekti. Utançtan hareket edemediğimde etrafına bakınmaya başladı. Kaçacak delik aradım, bulamadan göz göze geldik.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD