Keyifli okumalar :*
"Evime?" yolun tam ortasında duraksayıp kaşlarımı çattım. Ne demek istemişti?
"Evinin burada olduğunu söylememiş miydin?"
"E-evet ama-"
"İyi, güzel işte evine gidiyoruz." dediğinde gözlerimi büyüttüm.
"Pardon, sen nereye?"
"Evine." dedi düz bir şekilde. Rahatlığına gözlerimi kırpıştırıp, kolumu ellerinden sertçe çektim. Parmakları tenimden ayrılırken, başını yan yatırarak göz ucuyla bana baktı. İri gövdesini dolduran büyükçe bir nefes alıp geri verirken, yüzünü bana döndü.
"Bak, dinle, sana bunu anlatırım, ama büyük olasılıkla ilk başta bana inanmayacaksın..." kısık gözlerimi gözlerine diktiğimde tek kaşımı da havaya kaldırmıştım. Gözlerini devirmesinin ardından bir kaç adım yaklaştı.
"Tamam... Tılsımı mı aldılar ve geçit kapandı. Şuan burada kısılı kalmış durumdaydım, ve... Bunları evinde konuşsak ya. He?"
"Sapık mısın?"
"Sapık mı?" gözlerinin beyazı tekrar kendini gösterdikten sonra, derin bir nefes daha aldı. " Sapık falan değilim, ayrıca sana zarar vermeyeceğimi de söyledim"
"Şimdilik de dedin"
"O, o anlamda dememiştim. Bak, öyle bir şey yok. Sana zarar vermeyeceğim. Sadece bana yardımcı ol, olur mu? " dedi muhtaç bir sesle. Bir o kadar da tehditkâr bakıyordu. Söylediklerinin kulağa hayli komik geldiğinin farkında bile değildi. Dahası, onun bu ciddiyetinin karşısında gülemiyordum da.
Ceketimin cebindeki biber gazını çıkarıp, anlık bir tepkiyle adamın yüzüne sıkmıştım. Bir anda düşünüp, uyguladığım şeyden pişman olmadan önce kaybolmam gerekiyordu, gözlerine götürdüğü elinin ardından, gürültülü bir şekilde inledi. "S**tir!"
Vakit kaybetmeden hızla yolun sonunda ki evime doğru koşmaya başladım. Bacaklarım yapabileceklerini zorlarken, arkama dahi bakmıyordum. Evimin etrafını demir çitlerle saran, büyük kapıyı arkamda bırakırken, köşkün ahşap kapısına yöneldim. Zaten beyaz olan tenimin un rengini aldığına emindim. Binanın girişindeki merdivenleri çıkarken göz ucuyla yola baktım, görünürde kimse yoktu ama bu içimi rahatlatmaya yetmemişti, ahşap kapının kilidini açıp nihayet içeri girdiğimde, Kapının çarpma sesini duymamla, geniş hole uzunlamasına yığılmıştım.

Kalbim bağımsızlığını ilan etmek istermiş gibi çarpıyordu. Az sonra göğüs kafesimi yırtıp, hızını alamadan merdivenleri çıkacak ve yüksek ihtimalle açık olan camdan aşağı düşecekti. Çantamı fırlattığım yerden alıp içinden sipreyimi alır almaz hızlıca ağzıma götürdüm. Lanet bir hastalığım vardı... Tıpta Astım diyorlardı ancak ben ondan Lanetim diye bahsediyordum.
Nefesim biraz düzene girdiğinde yerimden usulca doğruldum. Ahşap merdivenleri yukarı doğru tırmanıp, odama açılan kapıya yöneldim. Bunu yaparken, gözlerim bir zamanlar dadım'ın kullandığı odanın, yıpranmış, eski ve beyaz kapısına kaymıştı.
"Haklısın dadı, kendi başımın çaresine bakabilecek yaşa geldim sanırım... Ama, sence de kimsesiz kalmak için çok genç değil miyim?" gözlerimin dolduğunu hissettim. Anlam veremiyordum... O yaşlı kadının benden başka bir akrabası, tanıdığı, hiç kimsesi yoktu. Tuhaf bir şekilde bana sadece bir not bırakıp gitmişti... Ama nereye?
Odaya girip kendimi yatağa attığımda, ağırlaşarak kapanan gözlerime engel olmamıştım Sessizlik duvar saatinin çıkardığı, o, ince 'tik tok' seslerini çok net bir şekilde duymamı sağlıyordu. Odadaki, hatta evdeki sessizlik bir mezarı anımsatıyordu, bu ev... Bana kendimi, mezardaymışım gibi hissettiriyordu. İnsanlardan uzak, bu ıssız ormandaki, kocaman ama kimsesiz köşkün mezardan tek farkı, güneşin doğduğunu görüyor olabilmesiydi.

Telefonun alarmı ısrarla çalarken, onu kaçıncı kez ertelediğimi saymamıştım ama aynı inatla çalmaya devam ediyordu. Nihayet gözlerimi açıp uzunca esnediğimde telefonun alarmına karşı yenilgiyi kabul etmiştim. Dünkü giydiklerimle uyanmış olmama yüzümü buruştururken üzerimdeki dar ve rahatsız olan pantolona ondan kurtulmak istediğimi belli ederek baktım. Duyguları olsaydı incinirdi.
Duvardaki saatim, sekizi gösteriyordu. Bileğimdeki lastiği kafama geçirip topuzumu sabitledim. Uyku, beni yataktan kalkmış olmama rağmen öyle kucaklamıştı ki odamdan çıkıp merdivenlerden inerken bile gözlerim yarı kapalı vaziyetteydi. Mutfağın önünden geçip lavoboya giderken "Günaydın" dedi erkeksi tonda ki bir ses
Esnerken elimi ağzıma kapattığım için boğuk bir şekilde "Günaydın" dedim. Lavabonun kapısına doğru uzanacaktım ki 'Dank' sesinin duyulmasıyla gözlerim büyükçe açılırken, az önce olanların rüya mı, yoksa gerçek mi olduğunu anlamak için tedirgince arkamı döndüm. Elinde'ki sandviçi ağzına götürürken salonuma doğru yürüyen adama, gördüğüm şeyin gerçekliğinden şüphe ederek baktım. Uyuyorsun İlda, sadece bir rüya
"Baksana," dediğinde hıçkırdım. Bana seslenmişti
"Neyle besleniyorsun sen? Evine fare girse açlıktan ölür."
"Gerçek olamaz..... Uyuyorum ve hepsi saçma sapan bir rüya,"
"Yüzünü yıkasan iyi edersin, suratında salya lekeleri var."
Kendime okkalısından, bir adet tokat geçirdiğimde çığlık atmıştım. Bir kez daha kendime bunun bir rüya olduğunu söyleyemeyecek kadar acımıştı canım. Kehribar rengi gözler yan bir bakışla gözlerimi bulurken kaşları havalandı.
"Genelde, pek normali denk gelmez zaten..." elindeki sandviçi tekrar ağzına götürürken şaşkınlıkla ona bakıyordum.
"Sen. Buraya, Nasıl..."
"Buraya nasıl mı girdim?" ağzındaki yemek parçalarıyla konuştuğu için kelimeleri boğuk çıkmıştı. Çiğnediği lokmayı yuttuktan sonra, önündeki sehpama çekinmeden ayaklarını uzattı. Şaşkınlıkla hareketlerini izledim.
"Çok fazla açık penceren var." dedi. Sandviçe doğru ağzını uzatırken, çenesiyle salonun boydan açılan camını göstermişti. Duraksayıp başını bana çevirdiğinde dikkatli bir şekilde ona baktım.

"Bu tehlikeli. Ormanda yaşıyorsun ve geceleri yırtıcı hayvanlar evinin etrafını tavaf ediyor. Dün gece bir tanesiyle fena kapıştım."
"Tehlikeli değiller. Aksine tehlikeyi önlüyorlar," dedim kendisini kastederek
buz mavilerimi, ahşap çerçeveleri olan uzun camdan dışarı çıkardım. Her sabah gün doğarken paydos eden evimin bekçileri, çoktan güneşin doğuşuyla birlikte mülkümden uzaklaşmışlardı.
"Ah, ya da önleyemiyorlar!" karşımda oturan gerçeğe tekrar bakınca güvenliğimi hayvanlara bırakmamam gerektiğini anlamıştım zaten.
"Normal biri olsaydım o çakal beni gördüğü an midesine indirmiş olurdu!"
Son lokmayı da dişlerinin arasına alıp ellerini çırptı. Bir an yerinden doğrulup bana yaklaşmaya başlayınca, duvara asılı olan saksı gözüme çarpar çarpmaz harekete geçmiştim ki, hızlı davranıp güçlü bir şekilde bileğimi kavramasıyla olduğum yere çivi gibi çakılmıştım.
"Şiiişşşş" Bedenim bu hareketine tepkiyle kasılırken, derin bir nefes alıp gözlerini devirdi.
"Uslu bir kız ol da, gül gibi geçinelim işte!" Sarı gözleri gözlerime batarken, bakışlarımı kaçırmak istemiştim. Yapamadım.
"İlk defa bir kıza kibar davranıyorum ve o bana önce 'kaliteli' bir biber gazı solutup, sonra da kafamda saksı parçalama girişiminde bulunuyor. Çok ayıp." hıçkıracaktım ki son anda nefesimi tuttum. Çok ciddi olan ortamlarda yapılmaması gereken ne varsa, bendenimin refleks anlayışıydı ... Bir kaç saniyelik sessizlikte tüm yüz hatlarımı dikenli bakışlarıyla inceledikten sonra dudakları aralandı
"Ormandaki hayvanları mı besliyorsun?" sakince sorduğu soruya cevaben kafamı 'hayır' anlamında iki yana salladım.
"Neden seni ve evini koruyorlar?"
"Ben, bilmiyorum..." bir an söylediği şeyi ciddi anlamda düşünme gereği duydum.
"Kendimi bildim bileli burada yaşıyorum ve... Onlar hep böyle yapar." kaşlarını çatmıştı fakat ne düşündüğünü anlayamamıştım.
"Seni sebepsiz mi koruyorlar yani?"diye sordu düşünceli bir şekilde.
"E-evet, öyle gibi." çatılan kaşları düzleşse de ifadesi aynıydı.
"Evimde ne arıyorsun!" bileğimi elinden sertçe kurtarırken, dakikalardır sormam gereken şey dudaklarımdan yüksek bir vol de dökülmüştü..
"Barınıyorum."
"Benim evimde?"
"Evet" derken sesi düzdü. "Senin evinde"
"Sana burada barınabileceğini kim söyledi?"
"Hiç kimse."
"O zaman defol"
Dudakları alayla kıvrılırken gözlerimi oraya takılmadan edememişti. Elimde olmadan, kıvrılan dudak çizgisinden yol alıp, yanağında oluşan çukura kadar merdiven çıkmıştım.
"Def et"
"Polisi ararım." sesim titremişti ama ifademi bozmamıştım. Belki az evvel 'Yanağındaki çukurda bir kaç parça ciddiyet düşürmüş olabilirdim.' Söylediğim şey her nedense sırıtmasına neden olurken, kıvrılan dudaklarının arasından konuştu,
"Beni göremezler,"
"Ne saçmalıyorsun?"
"Dene ve öğren."
Alaycı gözleri yüzümü tırmanıp saçlarımda gezinmeye başladığında, bundan rahatsız olduğumu hissettim. "Hemen gitmezsen polisi arayacağım. Şaka yapmıyorum." Yüzüme oldukça ciddi olduğumu belli eden bir ifade yerleştirmeye özen göstermiştim fakat, mimikleri olduğu vaziyetten zerre kadar bile oynamamıştı. Yanak kaslarının biraz daha genişler gibi olduğunu görmüştüm ama sırtını döndüğünde, bunun benim hayal gücümden bir yansıma olabileceğini de düşündüm. Gerçi sabahtan beri pişmiş kelle gibi sırıttığını da varsayarsak o yanakların biraz daha kasılması gayette olası bir şeydi.
"Seni tutmuyorum."
Büyük salonumdaki antika görünümlü koltuklardan birine otururken, ayaklarını da sehpama uzattı. Gelişi güzel rahatlığı istemsizce kaşlarımın çatılmasına neden oluyordu. Babasının evinde de yapabiliyor muydu acaba...
"Polisler, senin ormanın içindeki bu ilginç evde, tek başına yaşayan bir deli olduğunu düşünür. Seni tımarhaneye kapatırlar ve bu ürkütücü evinin kapısını da mühürlerler. Bir süre sonra da burası turistlere sunulan antik perili bir köşk olur" kafasında yazdığı beş dakikalık senaryoya gözlerimi kırpıştırdım.
"Burada tımarhanelik bir kişi varsa oda sensin." İşaret parmağımı ona doğrultarak konuşmuştum. söylediklerimin arkasından, sarıya kaçan gözleri alay rengini aldı. Koltuğumda oldukça rahat bir pozisyon bulurken "Şaka yapmıyorum" diye tısladım.
"Biliyorum."
"Ben ciddiyim"
"Evet"
"Polis seni götürür" dedim. Üstüne giderek aslında bir nevi korkutmaya çalışıyordum ancak kılını bile kıpırdatmıyor, oldukça rahat davranıyordu.
"Dinle! Sana yalan söylemiyorum. Beni senin dışında bu boyuttaki kimse göremez."
O kadar ciddi bir tavırla konuşmuştu ki, bir an karşısına oturup 'Eeee anlat, sonra?' diyesim geldi
"Bak... Başına bela olmak gibi bir amacım yok." koltukta yavaşça dikleşirken, parmaklarını birbirine kenetleyip gözlerini gözlerime odakladı.
"Senin, beni nasıl görebildiğin hakkında da hiçbir fikrim yok..." etrafına bakındı. "Tılsımım olmadan, burada en fazla 24 saat yaşayabilirim ki, şimdiye kadar çoktan güçsüz düşmem gerekiyordu ama, bu ormanda garip bir enerji var." gözlerini salonun içinde kısaca gezdirip tekrar gözlerime çıkardı. "Ait olduğum yerden biri mutlaka gelip beni bulacaktır. Bakma öyle! Bende bu s*** yerin meraklısı değilim." salonun duvarındaki kurma saate baktı. Küfürlerine gözlerimi kısmakla yetinmiştim.
"24 saatin dolmasına, çok bir şey kalmadı." dedikten sonra, bakışları milattan kalma gibi görünen halıma düşmüştü.
"Sana inandığımı sanma." gözlerimi kaçırıp salonun boş köşelerinde gezdirdim.
" Yalnızca kısa bir süreliğine buna izin veririm" Ne diyordum ben?
"Ama eğer bir kaç saat içersinde, söylediğin gibi birileri gelmezse..." bakışlarımı keskinleştirdim ve bir kaç adım atıp, ona doğru yaklaştım "Ormandaki hayvanlara atıştırmalık olursun." dedim gözlerimi üstüne dikerek
"Şaka yapmıyorum!"
Ellerini başının üstüne kaldırıp teslim olur gibi yaparken gülümsedi. "Evet tabi. Sana inanıyorum." dediğinde Sesindeki alaycılığı sezmiştim ama umursamadım. Zaten evimden gideceği yoktu ve şimdilik, bu şekilde oyalanmaktan başka çarem de yoktu. Bu eve polis çağıramazdım. Evin kayıtlarda göründüğünden dahi şüpheliydim ve dadım şimdiye kadar bu eve asla yabancı birini getirmeme izin vermemişti. Salonumda yayılan deli dışında, evime şimdiye kadar hiç bir yabancı girmemişti. pantolonumun cebinden güçlü bir melodi yükseldiğinde kaşlarımı çatıp, elimi cebimdeki telefonuma attım. 'Allah kahretsin!' işe geç kalmıştım.
"Bu son iki haftalık alacağın" üç aydır yarı zamanlı çalıştığım kafe'nin duvarları gözümde kararırken, şefin bana uzattığı zarfa baktım.
"Ben, üzgünüm... Son zamanlarda çok yoruluyorum ve... Şef, bir daha olmaz. Lütfen, benim bu işe ihtiyacım var."
"on iki"
"E-Efendim?"
"on ikinci kez aynı şeyi söylüyorsun İlda. Üstelik sadece geçte kalmıyorsun. Müşterilere yanlış sipariş veriyor siparişleri yanlış alıyor ve sürekli dalgın dolaşıyorsun. Benim aklı başında bir elemana ihtiyacım var. Üzgünüm." üç aydır sebebi olduğum tüm sorunlar gözlerimin önünden film şeridi gibi geçerken ona hak verdim. Beni şimdiye kadar her müşteriye ' Henüz yeni, zamanla alışacaktır' diyerek yeterince savunmuştu ve ben zamanla bir türlü alışamamıştım...Ama bu gün geç kalmasaydım belkide yarın kovulacaktım, veya sonraki gün, yada ondan sonraki... Ama bu gün değil...
İsteksizce zarfı alırken 'bu işi de kaybettin' diyen iç sesime mahcup bir şekilde baktım. Kapıdan çıkarken kafe'nin tabelasında son kez göz gezdirmiştim. Geç kalmamın nedeni bu sefer ben değildim! Ve şuan hayatımda ilk defa birine öfkelenmiştim. İlk defa birine sinirlenmiş ve ilk defa birine vurma isteği uyanmıştı içimde. Öfkem içimde büyürken bunu kusabilmek arzusu bedenimi sarıyordu. Kızmıştım. Gerçekten, çok kızmıştım. O deli beni bulduğuna pişman olacaktı!
Taksiden evimin biraz gerisinde inip, köşke giden uzun yolda koşmaya başladım. Yaklaştığım sıra bacaklarımı dahada hızlandırmıştım Demir kapıdan içeri girerken bağırarak seslenmek istedim ama adını bilmediğim için ne diye sesleneceğimi de bilememiştim.. Ahşap kapıdan geçtiğim anda salona yöneldim. İçeride kimse yoktu. Gözlerim bir müddet salonda takıldıktan hemen sonra hızlıca mutfağa geçtim. Bom boştu.
"Nerdesin!" Diye bağırdığımda sesim evin içinde yankılanmıştı. Ahşap merdivenlerden hızla yukarı çıkıp, tek tek odalara baktım. Hiç birinde yoktu. Onu evde bırakmak doğru değildi. Hayır. 'Asıl onu eve almam doğru değildi!' Tanrım ne yapmıştım! Dadım bu eve şimdiye kadar hiçbir yabancıyı sokmamıştı, ben nasıl buna izin vermiştim?
Kahretsin! Köşk, antika eşyalarla doluydu,
değerli parçalardan çalıp kaçmış olabilir miydi?
Ahşap merdivenlerden koşarak inerken, en alt kattaki kütüphanenin kilitli olmasını umut ediyordum. Aşağı indiğimde, kütüphaneye giden merdivene yöneldim. Hızlı adımlarla basamakları geride bırakırken, kütüphanenin açık kapısı yüreğimin ağzımda atmasına yetmişti. Aralı kapıyı yavaşça ittiğimde, içerideki tüm kitaplar düzenli bir şekilde raftaydı ve dadımın değerli mücevherlerinin de cam vitrinde kusursuzca dizili olduğunu görmek beni şaşırtmıştı.
Büyük rafların arasındaki açık ara gözüme çarptı. Orada daha önce öyle bir şey olduğunu hatırlamıyordum. Hayır, Olmadığından emindim. Tedirgin adımlarla eski kitap rafına yaklaştığımda, bedenimin geçebilmesi için gayet müsait olan aralık şaşırmama neden oldu. Daha önce kesinlikle burada böyle bir şey yoktu.

Rafın arasından geçtiğim an, kendimi başka bir oda da bulmayı beklemiyordum. Gözlerim şaşkınlıkla açılırken bunu anlamaya çalıştım fakat beynime gönderdiğim sinyaller, yanıtsız olarak bana geri dönüyordu. Odanın ortasındaki devasa kristal ve odanın her yanından fırlayan aynı cins kristalimsi şeyler yutkunmama bile engel olmuştu. En büyükleri olan kristal, en az dört kolon genişliğinde bir gövdeye sahipti ve tüm odanın içini aydınlatıyordu. Boynumu kavrayan bir el hissettiğimde çığlık attım.
"Bana." diye fısıldadı erkek sesi.
"Kim olduğunu..." boynumdaki kol sıkılaşırken nefessiz kaldığımı hissettim.
"Söyle!"
Boğazımı gittikçe daha sert sıkarken nefes alma yetimi kaybetmiştim. Güçlükle öksürmeye çalıştım. Morarmaya başladığımdan emindim.
"Kimsin!" hırıltılar çıkartırken oksijen gitmeyen ciğerim çekiliyormuş gibi hissediyordum. Astım hastasıydım, panikle şiddetlenen boğulma hissi, dizlerimin yere çarpmasıyla son bulmuştu. Nihayet nefes alabilmeme rağmen, alamıyormuşcasına öksürmeye devam ediyordum. Elimi ceketimin cebine atıp ilacımı aradım. Yoktu.
"Cevap ver!"
Kehribar rengi gözleri ateş saçarken gözlerimi ondan çekip az ilerime düşen sırt çantama çevirdim. Ayağa kalkacak halim yoktu. Aldığım nefesler ciğerlerimi doldurmuyordu. Sürünerek çantaya ulaştığımda, elimi içine daldırmadan fermuarı açık olan çantayı ters çevirip içinde ne varsa boşalttım. Çantanın içinden çıkanları elimle dağıtırken gözlerim spreyimi aradı. Yoktu. Ciğerlerimin acısı hızla vücuduma yayılıyordu.
Olduğum yere çaresizce uzanmıştım. Gözlerimin odağına giren siyah bağcıklı, spor ayakkabıların, kim olduğunu bildiğim sahibine bakmadan, öylece kıvrandım
"Bunu mu arıyorsun?" söylediği şeye kaşlarımı çatarak kafamı kaldırdığımda hala hırıltılı nefesler alıp veriyordum. Gözlerim astım spreyimi tutan elini bulunca kaşlarımı dahada çattım. Pisçe gülümsedi.
"Berbat bir hastalık, öyle değil mi" nefes alıp verişim git gide zorlaşıyordu, Sanki alabilecekmişim gibi ilacı tutan eline uzandım.
"Biliyor musun? Boğularak ölmek en kötü ölümlerden birisidir.
Tabi boğulmak da dallara ayrılıyor değil mi?" O alayın en çirkin tonundaki sesiyle konuşurken, gözlerim netliği kaybetmeye başlamıştı.
"Su da boğulmak,... nefessiz kalmak,... zehirli gaz solumak..." ilaca uzanan elim yavaş yavaş zemine çekilirken gülümsemesi de yüzünden silindi. Ayaklarının hareketinden yere çöktüğünü anlayabilmitştim
"Bana kim olduğunu söylemezsen, bir daha uyanamazsın."
Söyleyeceğim şeyin ona yetmeyeceğini bildiğim halde, hırıltılı nefeslerimin arasından zorla konuştum."İl- da...."
"Sana adını sormuyorum" diye bağırdığında yemin ederim sesi beynimin içinde yankılanmıştı!
"Kimsin!!!"
"Bil.. Bilmiyorum." bunu söylemek için son nefesimi harcamış gibi hissediyordum. Hırıltı bir havayı daha güçlükle çektiğimde, sanki ciğerlerim oksijeni tanımıyormuş gibi bunu reddediyordu.
"Hangimizi salak yerine koyuyorsun? Beni mi, kendini mi?"
parmakları yüzümdeki saçları hassas hareketlerle geriye atarken. Boğazımdan çıkan hırıltı kurbanlık bir hayvanın gırtlağından çıkan, son çırpınış sesine benziyordu.
"Ametist'in kalbini saklayan kız, kim olduğunu bilmediğini söylüyor...
"Ametist'in kalbi, evinin altındaki gizli bir odada atarken hemde."
Kanım çekilmişti, ciğerlerim sönmüştü sanki. Bilincim karanlığa düşerken sesi uzaklardan gelen son bir cümle işittim.
"Üzgünüm bana yardımcı olmadın iyi uykular..."
Ormanın derinliklerindeki bir beyaz aslan, acıyla kükredi...
BÖLÜM SONU
İNST- 'irisliler'