Tozlu Sayfalar

1286 Words
İstanbul, sonbaharın hüzünlü kokusuna bürünmüştü. Gökyüzü gri bulutlarla kaplanmış, ara sıra güneş kendini gösterip yeniden saklanıyordu. Hafif bir rüzgâr, Galata Köprüsü’nden esip Karaköy’ün arka sokaklarına doluyor, kaldırımlara dökülmüş sarı yaprakları savuruyordu. Şehir, bir yandan kalabalığın telaşını taşırken, bir yandan da köşelere sinmiş sessizlikleriyle gizemli bir kitap gibi sayfalarını açıyordu. Lale, bu sayfaların arasında yürüyen bir yolcu gibiydi. Elleri lacivert hırkasının ceplerindeydi. Beyaz gömleğinin yakası hafifçe dışarı sarkmış, siyah pantolonu ve sade çizmeleriyle zarif ama dikkat çekmeyen bir görünüm içindeydi. Kızıl saçları rüzgârda dans ediyor, ince şalı boynunda savruluyordu. Güzelliği süsten değil, doğallığından gelen bir ışıltıya sahipti. Ama onun en belirgin yanı, bakışlarının derinliğiydi. İnsanların görmediği şeyleri gören, geçmişin izlerini bugünde hisseden bir bakışı vardı. Bugün pazar günüydü. Haftalardır kendine verdiği sözü tutuyordu: “Her pazar mutlaka sahaflara uğrayacaksın.” Üniversiteden mezun olduğundan beri bu alışkanlık, ruhunu besleyen bir ritüel olmuştu. Kalabalık kafelerin, hızlı adımlı caddelerin aksine sahafların dar rafları arasında dolaşmak, onun için nefes almak gibiydi. Beyoğlu’nun sahaf çarşısına girdiğinde kalbi hızlandı. Yan yana dizilmiş dükkânların önünde yığılmış kitaplar, solmuş dergiler, kenarları kıvrılmış ansiklopediler ona sessizce göz kırpıyordu. Her dükkânın kendi kokusu vardı: kimi sadece toz, kimi rutubet, kimi naftalin, kimi de eski mürekkep kokuyordu. Lale için hepsi birer parfüm gibiydi. Bir dükkânın kapısında durdu. Ahşap levhada şu yazıyordu: “Kitaplar da yaşar, yeter ki onlara dokun.” Lale’nin dudaklarına küçük bir gülümseme yayıldı. Kapıyı açıp içeri girdiğinde küçük bir çan çaldı. İçerideki hava dışarıya göre daha serindi, daha loştu. Raflar tavana kadar uzanıyor, kitaplar üst üste yığılmış halde duruyordu. Tavandan sızan solgun ışık, havada uçuşan toz zerreciklerini görünür kılıyordu. Bir masa lambası sarı ışığıyla belli bir köşeyi aydınlatıyordu. Arka tarafta eski bir gramofondan hafif cızırtılı bir plak çalıyordu: “Manolyam, sarsam seni kollarıma…” Lale’nin kalbi hızlandı. Sanki zaman durmuş, geçmişle bugün arasındaki sınır kaybolmuştu. Adımlarını ağırlaştırdı, parmaklarını kitapların sırtında gezdirmeye başladı. Bazıları deri kaplıydı, bazıları basit karton kapaklı. Kimilerinin sırtındaki yazılar silinmişti. Lale, parmağıyla birinin üzerinde gezindiğinde, toz avucuna bulaştı. Bu toz, onun için zamanın dokunuşuydu. Bir kitabı açtı; içinden eski bir tren bileti düştü. 1961 tarihliydi. Biletin üzerindeki yazılar silinmeye yüz tutmuştu. Lale, biletin sahibini hayal etti: Belki sevdasına kavuşmaya giden bir genç, belki de kaçışın yolcusu… Biraz ileride kartpostallar buldu. Kimi Paris’ten, kimi Roma’dan gönderilmişti. Mürekkepleri silinmişti ama birinde şunlar hâlâ okunuyordu: “Sensiz geçen günlerim, sayfalardan silinen mürekkep gibi.” Lale’nin gözleri doldu. Yabancı birinin yıllar önce yazdığı bu cümle, onun kalbine fısıldanmış gibiydi. Tam rafların sonuna gelmişti ki, dükkanın en dip köşesinde duran camlı bir vitrinde gözüne bir defter çarptı. Kahverengi deri kaplıydı. Köşeleri yıpranmış, kenarları aşınmıştı ama hâlâ zarifti. Diğer kitapların arasından ayrışıyor, sanki orada kendine ait olmayan bir ışıltıyla parlıyordu. Kalbi hızlandı. Adımlarını yavaşlattı, vitrine yaklaştı. Camın arkasından deftere baktığında içine garip bir duygu yayıldı. Dükkânın sahibi, yaşlı bir adamdı. İnce çerçeveli gözlüklerinin ardından Lale’yi izliyordu. Yavaş adımlarla yaklaştı, gözlerinde yılların bilgeliği vardı. — Ona mı bakıyorsun kızım? diye sordu, sesi yumuşak ve dostane. Lale, gözlerini defterden ayıramadı. — Çok… farklı görünüyor. Adam hafifçe gülümsedi. — Haklısın. Bu defter buraya yıllar önce düştü. Sahibini bilen olmadı. Kimse de almak istemedi. Ama ben satmak için acele etmedim. Sanki kendi sahibini bekliyormuş gibi… Lale heyecanla sordu: — İçinde ne var peki? Adam vitrin camını açtı, defteri özenle çıkardı. — Al, kendin bak. Benim bildiğim tek şey, bu defterin başka bir hikâyeyi taşıdığı. Lale defteri eline aldığında, avuçlarına sıcak bir duygu yayıldı. Kapak sertti ama sanki içinde bir ruh vardı. İlk sayfayı açtığında aradan kurumuş menekşe yaprakları düştü. Lale’nin nefesi kesildi. Ellerinin titremesine engel olamadı. Ve sonra o satırlarla karşılaştı: “Her fırça darbesi bir kalp atışıdır. Ama sen yoksan, resimlerim nefessiz kalır.” Altında bir imza vardı: Kaya, 1946. Lale’nin gözleri büyüdü. “Kaya…” diye fısıldadı. İçinde bir ressamın sesi, yarım kalmış bir hikâyenin izleri vardı. Yaşlı adam, gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı. — Kaya… Yıllar önce burada yaşamış bir ressam. Onu hatırlayan çok az kişi kaldı. Ama anlattıklarına göre, hayatı yarım kalmış bir hikâyeydi. Bir aşk, bir sır… Belki de bu defter, onun kalbinin sesi. Lale’nin kalbi daha hızlı atıyordu. Defteri kapatıp göğsüne bastırdı. — Peki, niye burada kaldı? Niye kimse almadı? Adam, gözlerini yere indirdi. — Çünkü bazı şeyler, sahibini bulana kadar bekler. Belki de sen onun için buradasın. Lale’nin içi ürperdi. O an sahafın loş ışığında, gramofondan yükselen cızırtılı şarkıyla birleşen bu sözler, kaderin sessiz bir işareti gibi geldi. Bir süre sessizlik oldu. Lale deftere baktı, adam Lale’ye. Sonunda Lale, kararlı bir sesle konuştu: — Onu almak istiyorum. Adamın yüzünde bilgece bir tebessüm belirdi. — O halde, sahibini bulmuş demektir. Sahafın loş ışığından çıkıp yeniden sokakların kalabalığına karıştığında Lale’nin içi hâlâ heyecanla çarpıyordu. Çantasına dikkatle yerleştirdiği kahverengi deri kaplı defter, sanki kalbinin attığı ritme eşlik ediyordu. Çantasının fermuarını çektiğinde bile içinde kırılgan bir sır taşıyormuş gibi ürperdi. Sahaf çarşısının dar koridorlarını geçip meydana çıktığında havada hafif bir yağmur serinliği vardı. Esnaf kepenkleri yarıya indirmiş, öğrenciler çay bardaklarını masalarda bırakıp gülüşüyordu. Sokaklarda kestane kebap kokusu yayılmıştı. Lale derin bir nefes aldı. Bu şehri sevmek zordu ama vazgeçmek daha da zordu. Her köşe, bir yandan kargaşasıyla yoruyor, diğer yandan küçük sürprizleriyle insanı hayata bağlıyordu. Defteri bulmak, bugünün sürpriziydi. Yakındaki küçük bir kafeye yöneldi. Kafenin vitrininde buğular vardı, içeriden kahve kokusu dışarı taşıyordu. Kapıyı açıp içeri girdiğinde kahve makinelerinin uğultusu, fincanların şıngırtısı ve hafif bir caz müziği karşıladı onu. Arka masalardan birinde arkadaşı Sevgi oturuyordu. Üniversiteden sınıf arkadaşıydı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi son sınıf öğrencisi; canlı, konuşkan, biraz da dedikoducu bir kızdı. Uzun siyah saçlarını omzunun üzerine atmış, defterlerini önüne yığmıştı. Lale’yi görünce el salladı. — Lale! Buradayım! Lale gülümseyerek yanına geçti, çantasını sandalyeye astı. Defteri özenle içeri koyduğu çantasını kapalı tuttu, konuyu açmaya hazır değildi. Şimdilik sadece içindeki gizemi saklamak istedi. — Kusura bakma, biraz geç kaldım, dedi Lale, nefeslenerek. — Hiç önemli değil, ben de notlara göz atıyordum, dedi Sevgi. Sonra gözlerini kısıp ekledi: Yine sahaflara mı daldın sen? Lale gülümsedi, sessizce başını salladı. — Evet. Bilirsin işte… orası benim kaçış yerim. Garson geldi, Lale sade Türk kahvesi söyledi. Sevgi ise çoktan ikinci latte’sini bitirmek üzereydi. — Okul ne âlemde? diye sordu Lale, saçlarını kulaklarının arkasına atarak. Sevgi yüzünü buruşturdu. — Bildiğin gibi işte… son sınıf olmak kolay değil. Bitirme tezleri, hocaların baskısı, bir de staj telaşı. Kısa bir sessizlik oldu. Sonra Sevgi gözlerini devirdi. — Bu arada… sana bir şey söyleyeceğim. Görünce biraz şaşırabilirsin. Lale’nin kalbi hafifçe sıkıştı. — Ne oldu? Sevgi dudaklarını büzdü, sesi biraz daha alçaldı. — Metin’i gördüm. Lale’nin elleri fincanın kulpuna sıkıca sarıldı. Yüreğine ince bir sızı oturdu. Metin… Bir yıl önce tanıştığı, bir süre derslerde, koridorlarda birlikte vakit geçirdiği; ilk defa kalbini hızlı çarptıran kişiydi. Ama ilişki kısa sürmüş, Metin’in kararsızlıkları ve başka ilgileri yüzünden sona ermişti. — Nerede gördün? diye sordu Lale, sesi belli belirsiz. Sevgi gözlerini kocaman açtı. — Okulun kantininde. Yanında bir kız vardı. Bayağı samimiydiler. Hatta elini tutuyordu. Lale’nin boğazı düğümlendi. Kahvesinden küçük bir yudum aldı ama tadı gelmedi. Çantasındaki defterin ağırlığını daha çok hissetti. O eski defter bile, şu anda kalbinin ağırlığını hafifletemiyordu. — Tahmin etmiştim zaten, dedi, dudaklarını ısırarak. Biz biteli çok oldu. Onun birine yönelmesi normal… Ama sesindeki hafif titreme, içindeki kırıklığı saklayamıyordu. Sevgi elini onun elinin üzerine koydu. — Sen çok daha iyisine layıksın Lale. Hem… Metin hiçbir zaman sana gerçekten değer verdi mi sence? Lale derin bir nefes aldı. Gözleri kahve fincanının kenarındaki kahverengi izlere takıldı. — Belki de ben çok şey bekledim. Oysa aşk… belki de düşündüğüm gibi değilmiş. Sevgi konuyu dağıtmak istedi. — Bence sen kafanı derslerine ver. Tezini bitir, sonra mezuniyet balosunda herkese göster kim olduğunu. Lale gülümsedi ama gözleri hâlâ hüzünlüydü. Çantasındaki defteri hatırladı. İçinde yazılı satırlar aklına geldi: “Her fırça darbesi bir kalp atışıdır. Ama sen yoksan, resimlerim nefessiz kalır.” Kalbinin bir köşesinde yeni bir yolculuğun başladığını hissetti. Belki de o defter, sadece bir tesadüf değildi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD