Her yerde ıslak toprak kokusu vardı.
Dominic adımını nereye atsa yumuşayan toprak nedeniyle ayağına giydiği bot çamur oluyor hatta ve hatta bazen çamura batıyordu.
Yağmuru pek sevmese de bu durumdan şikayetçi olabilecek bir konumda değildi. Bir an önce o cihazı bulmalı ve geri dönmeliydi yoksa Albert'in küplere bineceğini biliyordu.
Sığınaktan çıktıktan bu yana yarım saat geçmişti ancak bu zaman diliminde ne bir insana ne de bir yaşam belirtisine rastlamışlardı. Bu durum Dom'un yüreğine kızgın bir demir sapladı.
Birkaç hafta öncesine kadar her yer cıvıl cıvılken şimdi ise derin bir sessizlik, çığ gibi büyüyen bir hastalığın koynunda nefes almaya çalışıyordu.
"Her şey gitmiş," diyen John'un sesini duydu. Olduğu yerde durup sessizce arkasına döndü ve John'un endişeli yüzünü izledi. "Hiçbir belirti yok. Sahip olduğumuz tek şey; bildiğimiz bir zaman. Eh en azından saati biliyoruz."
Dom dudaklarını aralayıp bir şey diyecek gibi oldu ancak ayağının dibinde bulunan lavanta dikkatini çekti. Usulca toprağa eğilerek lavantayı parmaklarının arasına alıp okşadı.
Lavantanın bir tepkisi miydi yoksa mutasyon muydu bilmiyordu çünkü bitkiye dokunur dokunmaz mavimsi rengi çekildi ve tamamen griye döndü.
"Boşa uğraşıyoruz," dedi Dom, sesi oldukça umutsuz olduğunu gösteriyordu. Steve sertçe yutkunarak John'a ve hemen ardından Dom'a baktı.
"O icat gerçekten çalışacak mı?" diye sorarken hem sesi titriyor hem de böylesine bir yalnızlığın arasında kaldıklarını hazmetmeye çalışıyordu. "Parçayı bulduktan sonra çalışmama ihtimalini göz önünde bulundurmuştur umarım. Eğer yeteri kadar enerji çekemezsek sığınaktaki her şeyi sömürür o makine. Sonrasında ne yapacağız peki? Yani maki- " cümlesini devam ettiremeden Dom sözünü kesti.
"Bu kadar karamsar olma Steve," sesi artık sakindi. "İllaki yaşayan birileri vardır. Muhtemelen saklanmışlardır."
"Bence de," diye onayladı onu Andrea.
Andrea, John'un erkek kardeşiydi. Birbirlerine biraz benziyor olsalar da huyları tamamen farklıydı.
Mesela John biraz bencildi ama Andrea o kadar zıttı ki ona... İnsanlara yardım etmeyi öylesine severdi ki Andrea hatta bu huyu yüzünden insanlardan sürekli kazık yerdi.
Eski sevgilisinin ona attığı kazık aklına gelince gözlerimi sıkıca yumdu. Tüm bunlar bir kıyamet gibi enselerine çökmemiş olsaydı o ikisine bir güzel hesap sormayı düşünüyordu ama artık o da ihtimal dışıydı. Çünkü ikisinin yaşayıp yaşamadığını bilmiyordu.
Umarım yaşıyorsunuzdur diye geçirdi içinden. İntikamı hala yüreğinde tazeydi ve bu vebayı başlarından attıkları an karşılarına çıkacak, bu yaptıklarını burunlarından getirecekti.
"Bu hastalık insan DNA'sına yapışıyor," dedi Dom kendi kendine ama bir yandan da tüm arkadaşlarının duyabileceği kadar sesli söylüyordu. "İnsanlarda nasıl bir mutasyona uğradığını bilmiyoruz. O yüzden gözünüzü dört açın. En ufak bir tehlikede vurmaktan çekinmeyin. Unutmayın başkalarını yaşatmak için önce biz yaşamalıyız."
Yağmur kokan çam ağaçları yeşilliğini halen koruyordu. Sığınaktan çıktıktan hemen sonra sert bir sağanak bastırmıştı. Bu his Dominic'in hoşuma gitmişti ancak üzerinde koruyucu önlük olduğu için bedenine huzur verecek olan yağmur damlalarını hissedememişti.
Bakışları yavaşça bileğindeki oksijen saatine kaydı. Bir yandan kanındaki ve tüpteki oksijen düzeyine bir yandan da nabzına bakıyordu.
Normal şartlarda nabzı normal seyrederdi ancak bu durum onu ölesiye korkuturken kalp atışları bir atın dört nala koşması gibi hızlıydı.
"Bence dağılalım," diye bir fikir ortaya attı Andrea.
"Olmaz," bunu diyen John'du. "Bizi neyin beklediğini bilmiyoruz birlikte hareket edelim."
"John haklı," dedi Steve. "Eğer bizi bekleyen tehlike büyükse... Kaybolmayın yeter." Cümlesinin devamını getirmedi çünkü kimsenim umudunu kırmak istemiyordu.
Çam ağaçlarının arasından çıkıp otoyola ulaştılar. Otoyolun hemen diğer tarafında bir çocuk parkı vardı. Salıncaklardan biri boş boş sallanıyordu. Demek ki burada kısa bir zaman önce insanlar vardı. Yoksa salıncak kendi kendine sallanacak değildi ya.
"Benim gördüğümü siz de görüyor musunuz?" John, Dom'un dediği şey üzerine pür dikkat çocuk parkına bakmaya başladı.
"Peki sen benim gördüğümü görüyor musun?" diye sordu. Dom'un önce kaşları çatıldı. John, çenesinin ucuyla bir yeri gösterirken Dom ise bir tepki vermeden önüne döndü. "Kaydıraklara bak. Kan lekeleri var."
"Panikle belki insanlar birbirine zarar vermiş olabilir," dedi Steve. Bir eli hep belindeki tabancadaydı.
"İnsanlar panik olunca kaydırakta kaymaz Steve," dedi John onu tersleyerek. "Ters giden bir şeyler var. Bakın kan izlerini takip edin."
Dom'un bakışları kaydıraktan aşağı doğru akan kan lekelerine takıldı. Kan sadece kaydırakta değildi, sanki birisi yürümüştü çünkü kan lekeleri zeminde ilerliyordu.
Bakışları zemini takip ettiğinde bir ağacın altındaki bankın önünde yatan cansız bedeni fark etti.
"Siktir!" dedi kendini tutamayarak çünkü o cansız beden küçük bir çocuğa aitti. Arkasına dahi bakmadan koşup giderken panik vücudunu ele geçirmişti.
Ağacın altına ulaştığında önünde upuzun yatan cansız bedeni inceleme fırsatı buldu. Elini uzatıp dokunacaktı ancak cesedin yüzünü görünce korktu ve geri çekildi.
"Bu ne?" diye soran Steve'in sesi korku doluydu. "Ne olmuş lan bunun yüzüne?"
Herkes şok içindeydi çünkü önlerinde bulunan cesedin gözleri yoktu, dudakları parçalanmıştı ve sanki bir taş gibi kupkuruydu.
"Bu hiç iyi olmadı," dedi John. Bunu yalnızca dile o getirebilmişti çünkü diğerlerine nazaran bu tür şeylere karşı daha soğukkanlıydı. "Albert'in hoşuna gitmeyecek."
"Devam etmeli miyiz yoksa cesedi laboratuvara mı götürmeliyiz?" diye sordu Andrea. Eğer cesedi alırlarsa geri dönmek zorunda kalacaklardı ve geri dönmeleri demek; zaman makinesi için lazım olan parçadan biraz daha uzaklaşmaktı.
Dom derin bir nefes alarak kendine birkaç saniye tanıdı. Bu ceset nasıl bir hastalıkla karşı karşıya olduklarını anlamalarına yardımcı olabilirdi. Ancak Alb'in zaman kaybetmek gibi bir niyeti yoktu.
Yine de onun isteğinin zıttına gidecekti.
"Onu sığınağa taşıyalım," dedi büyük bir sakinlikle.
"Albert bunu beğenmeyecek," derken Andrea huzursuzca küçük bedene bakıyordu. Taş görünümü veren ceset tüm kanının vücudundan çekilmesine sebep olmuştu. Boğazına çöken yumruyu sertçe yutkunarak yok etmeye çalıştı.
"O hiçbir şeyi beğenmez Andrea," dedi Dom. Cesedi yavaşça boynundan ve bacaklarının altından tutarak kaldırdı, kucağına aldı. "En azından elimizde bir bilgi olur. Bir parçayı bulmaktan daha somut bir bilgi birikimi."
"Haklısın," diye kabullendi hepsi. Zaten ne diyebilirlerdi ki. Albert tüm kurula karşı bu olayda tekti. Küçük bir parçayı bulmak yerine en azından bu hastalığa bir teşhis koyabilirlerdi.
Dom küçük bedeni sığınağa kadar kucağında taşıdı. Bu zavallının böylesine terk edilişi, hatta bu yaşında güle oynaya eğlenmek yerine bu şekilde can verişi onu derinden sarsmıştı.
Hiçbir çocuk böyle bir hayata kurban gitmemeliydi. Kendi çocuklarını düşündü. Onları başka sığınağa göndermişti. Bu kurulda olan her aileye özel sığınaklar vardı. Tabi bu toplumda öyle bir sistem vardı ki zeki olan ve maddi durumu yüksek olan her insan hep bir adım öndeydi. Geri kalanlar ise... Sanırım bu salgın onları vuracaktı.
Steve sığınağın hemen yanında bulunan gizli kolu çekerek şifreyi girdi. Kapı yukarı doğru kalkarak açıldı. Dom kucağındaki küçük kızla içeri girmeye devam ederken Albert çoktan giriş katında yerini almış, sorgularcasına yüzünü inceliyordu.
"Bu da ne demek?" diye sordu öfkeyle.
"Sana beklediğin haberi getirmedim ancak daha iyi bir fırsat yakalamış olabiliriz," dedi Dom küçük kızı yere bırakırken.
Tüm ekip başına toplandı küçük kızın. Hepsi öldüğünü düşünüyordu çünkü oldukça cansızdı.
Fakat beklenilenin tersi bir şey oldu. Küçük kızın gözleri hızla açıldı. Normal bir insanın gözleri gibi değildi. Normal bir insanın gözü kahverengi, yeşil, ela, siyah, gri, mavi olurdu değil mi?
Ama onunki pespembeydi.