10- Yermişçesine +18

2067 Words
Alev, Demir’in sert göğsüne tutunmuş, hıçkırıkları odayı doldururken adeta nefesiz kalıyordu. Babasının taze acısı daha kabuk bağlamadan, çocukluğunun en güvenli limanlarından biri olan Cahit Amca’nın da vahşice öldürülmesi, genç kadının dünyasını bir kez daha başına yıkmıştı. Demir’in kollarında sarsılırken, başını kaldırıp yaşlı gözlerle adamın o buz gibi gri gözlerine baktı. ​"Demir... Ne oluyor bize?" diye fısıldadı sesi titreyerek. "Babamı daha yeni kaybetmişken, toprağı bile kurumamışken şimdi de Cahit Amca... Bu kabus ne zaman bitecek? Bizden ne istiyorlar Demir? Neden yapıyorlar bunu? Kim bu canavarlar?" ​Demir, Alev’in saçlarını büyük bir sükunetle okşadı. Az önce o canı alan elleriyle, şimdi Alev’in titreyen omuzlarını teselli ediyordu. Yüzündeki maske kusursuzdu; bir koruyucu, bir dert ortağı gibi görünüyordu. ​"Sakin ol kızıl... Geçecek. Bunların hepsi babandan kalan o kirli mirasın hesaplaşması," dedi sesi boğuk ve güven verici bir tonda. "Sana söz veriyorum, kimse sana zarar veremeyecek. Ben yanındayken bu fırtına seni yıkamaz. Sadece bana güven, gerisini bana bırak." ​Alev, Demir’in bu sarsılmaz duruşuna sığınsa da içindeki o karanlık boşluk büyüyordu. "Ben... Ben biraz yalnız kalmak istiyorum," diyerek Demir’in kollarından sıyrıldı. Ayakları geri geri giderek kapıya yöneldi. Odasına çıktığında ilk işi Meryem’i çağırmak oldu. "Bana bir şişe kırmızı şarap getir Meryem... Ve sakın kimseyi içeri alma," dedi. Yatağına uzanıp babasının ve Cahit Amca’nın hatıraları arasında kaybolurken, şarabın o mayhoş tadıyla acısını uyuşturmaya çalıştı. ​Aşağıda ise Demir, odasının kapısını kilitledi ve çalışma masasına geçti. Yüzündeki o "teselli eden adam" maskesi anında düştü, yerini o meşhur Gölge’ye bıraktı. Telefonunu çıkarıp şifreli bir hattan kardeşi Atlas’ı aradı. Telefon ikinci çalışta açıldı. ​"Abi? Sesin farklı geliyor... Bir şey mi oldu?" dedi Atlas, Rusya’nın soğuk ikliminden gelen o meraklı sesle. ​Demir, pencereden dışarıdaki puslu İstanbul’a bakarken dudaklarında o karanlık tebessüm yeniden belirdi. "Her şey yolunda Atlas. Temizliğe başladım... Pislikleri yavaş yavaş, tek tek temizliyoruz. Cahit gitti. Sırada diğerleri var," dedi sesi buz gibi bir kararlılıkla. ​Atlas’ın hattın diğer ucunda nefesini tuttuğunu hissetti. "Gelmemi ister misin? Yanında olmalıyım." ​Demir’in gözleri sertleşti. "Sakın Atlas... Sakın Rusya’dan gelme. Henüz vakti değil. Burası şu an bir mezarlık ve ben o mezarlığı doldurmadan kimsenin dönmesini istemiyorum. Orada kal, işlerin başında dur. Ben burada Alev’i ve adaleti kendi yöntemlerimle koruyorum." ​Telefonu kapattığında, Demir’in bakışları masanın üzerindeki boş kadehe takıldı. Alev yukarıda şarabıyla yas tutarken, Demir aşağıda yeni bir kurbanın haritasını zihninde çizmeye başlamıştı bile. Demir, Atlas ile olan konuşmasını bitirip telefonu masanın üzerine bıraktığı anda, cihazın ekranı tekrar aydınlandı. Ekranda ne bir isim ne de bir numara vardı; sadece siyah bir zemin üzerinde parlayan şifreli bir simge. Demir, çenesini sıkarak telefonu kulağına götürdü. Karşı taraftan gelen o soğuk, iğneleyici ve tanıdık kadın sesi, odanın içindeki sessizliği bir yılan gibi yardı. ​"Bravo Gölge..." dedi Zaria, sesi hafif bir kıkırtıyla karışık, buz gibi bir hayranlık taşıyordu. "Yine tam adına yakışır şekilde, bir hayalet gibi sızıp o adamın canını almışsın. Cahit’in ölümü yeraltı dünyasında şimdiden bir deprem yarattı. Gerçekten etkileyici... Peki, merak ediyorum; hemen üst katında yas tutan o zavallı kızıl, babasının en eski dostunu senin ellerinle vahşice katlettiğini biliyor mu?" ​Demir’in gözleri, pencereden dışarıdaki kurşuni gökyüzüne dikildi. Eklemleri, telefonu sıkmaktan bembeyaz kesilmişti. "Saçma sapan konuşma Zaria, kendine gel!" diye gürledi, sesi alçak ama bir o kadar da tehditkar bir tondaydı. "Kimin ölüp kimin kalacağına ben karar veririm. Benim yöntemlerimi sorgulamak senin haddin değil." ​Zaria, hattın diğer ucunda keyifle bir yudum içki içtiğini hissettiren bir sessizlik bıraktı. "Haddim mi? Elimdeki o görüntüler, Demir... Kardeşin Atlas’ın o gece neler yaptığını, o tetiği nasıl çektiğini gösteren o kayıtlar varken, senin haddinden bahsetmemiz biraz komik kaçmıyor mu? O kız, her şeyi öğrendiğinde senin o sarsılmaz 'koruyucu' masken sadece bir kül yığınına dönüşecek." ​Demir, ayağa kalkıp odanın içinde bir aslan gibi volta atmaya başladı. "O görüntülerle beni korkutamazsın Zaria! O görüntüler benim kardeşime, canıma ait ve onların tek bir karesinin bile gün yüzüne çıkmasına izin vermem. Eğer o videoyu bir koz olarak kullanmaya kalkarsan, limandaki o antrepoyu senin yeni mezarın yaparım. Sakın, sakın ayağını denk al." ​Zaria’nın sesi aniden ciddileşti, oyunbaz tavrı yerini keskin bir rekabete bıraktı. "Beni tehdit etme Demir. Ben o kız gibi masumiyet uykusunda değilim. Sen ne kadar 'Gölge'ysen, ben de o gölgeyi yok edecek olan ışığım. Unutma, o kızın babasını öldürenler listesinde Cahit sadece bir başlangıçtı. Diğerleri için benden yardım almak zorunda kalacaksın." ​"Senden gelecek yardım, azrailin nefesi gibidir," dedi Demir, telefonu yüzüne kapatmadan hemen önce. "Kardeşime ya da Alev’e dokunmaya kalkarsan, dünyada saklanacak hiçbir delik bulamazsın. Oyun başladı Zaria, ama son hamleyi her zaman Gölge yapar." ​Telefonu sertçe masaya fırlatan Demir, ellerini saçlarının arasından geçirdi. Üst katta Alev şarabıyla acısını dindirmeye çalışırken, Demir hem kardeşini korumak hem de Alev’in babasının intikamını almak için bu kanlı labirentte daha derine inmek zorunda olduğunu biliyordu. Zaria’nın elindeki görüntüler Atlas’ın sonu olabilirdi ve Demir, gerekirse dünyayı yakar ama kardeşini o ateşin içinde bırakmazdı. Demir, Zaria ile yaptığı o zehir zemberek telefon görüşmesinin ardından odasında bir an bile duramadı. Adrenalin ve öfke damarlarında kol geziyordu ama üst kattaki o sessizlik, kalbindeki o tarif edilemez sızıyı daha da büyütüyordu. Merdivenleri ikişer ikişer çıktı, Alev’in kapısının önüne geldiğinde duraksadı. İçeriden gelen o ağır şarap kokusu, kapının altındaki boşluktan sızıp koridora yayılıyordu. ​Demir, elini kaldırıp kapıya sertçe vurdu. "Alev? Kapıyı aç," dedi, sesi her zamanki otoriter tınısını korusa da içinde belli belirsiz bir şefkat barındırıyordu. ​İçeriden, ağlamaktan çatallanmış, yorgun ve hırçın bir ses yükseldi: "Git buradan Demir! Kimseyi görmek istemiyorum. Yalnız bırak beni!" ​Demir pes etmedi. Alnını kapının soğuk ahşabına yasladı. "Aç şu kapıyı kızıl. Konuşmamız lazım. Kendini bu odaya gömerek babanın ya da amcanın intikamını alamazsın. Aç dedim!" ​Birkaç saniye süren sessizliğin ardından kilit mekanizması tıkırdadı ve kapı yavaşça aralandı. Alev, elinde yarım kalmış şarap kadehi, dağılmış kızıl saçları ve kızarmış gözleriyle karşısındaydı. Siyah saten geceliği, bu loş ışıkta onu hem çok güçlü hem de bir o kadar kırılgan gösteriyordu. ​Demir, içeri girip kapıyı arkasından kapattı. Alev’in elindeki kadehe bir bakış atıp doğrudan gözlerinin içine odaklandı. "Ne oluyor kızıl? Niye böyle yapıyorsun? Kendini bu odaya, bu şişelere mi hapsedeceksin?" ​Alev, acı bir gülümsemeyle şarabından bir yudum aldı. "Farkındaysan bugün amcam öldü Demir. Çocukluğumun kahramanı, babamın sırdaşı... Daha birini toprağa vermeden diğeri gitti. Ne yapmamı bekliyorsun? Kahkaha atmamı mı?" ​Demir, bir adım atıp aralarındaki mesafeyi kapattı. "Cahit Amcan için ben de üzgünüm Alev, gerçekten... Ama senin gitmen gereken bir işin var. Daha dün şirketine gitmek için buraları yıkıp geçiyordun, 'Ben babamın mirasına sahip çıkacağım' diye kafa tutuyordun. Şimdi ne değişti? Şirketini, babanın o binbir emekle kurduğu mirası sahipsiz mi bırakacaksın? Düşmanların tam da bunu istiyor; senin bir köşede ağlayıp pes etmeni bekliyorlar." ​Alev başını iki yana salladı, gözlerinden bir damla yaş daha süzüldü. "Şirkete gitmeyeceğim Demir. En azından bugün değil. Ben gerekli yerleri aradım, işleri asistanıma devrettim. Bugün sadece... Sadece acımı yaşamak istiyorum." ​Demir, Alev’in bu teslim olmuş hali karşısında yumuşadı. "Gölge" maskesi yavaşça düştü. Elini uzatıp Alev’in elindeki kadehi nazikçe aldı ve komodinin üzerine bıraktı. Ardından Alev’in yüzünü avuçlarının arasına aldı. ​"Peki o zaman... Madem şirkete gitmiyorsun, madem bu odaya kapandın... O zaman izin ver, ben de sana eşlik edeyim," dedi sesi fısıltı gibi çıkarak. "Seninle burada oturup şarabını paylaşmamı, acına ortak olmamı ister misin? Seni bu karanlıkta tek başına bırakmaya niyetim yok." ​Alev, Demir’in gözlerindeki o samimi koruma içgüdüsünü gördüğünde savunma kalkanları bir kez daha sarsıldı. Bu adam hem hayatının en büyük gizemi hem de tek sığınağıydı. Şarabın ve acının verdiği o uyuşuklukla başını Demir’in avucuna yasladı. Demir, komodinin üzerindeki şişeye uzanıp kendine de bir kadeh doldurdu. Koyu kırmızı sıvı kristal kadehte parıldarken, diğer eliyle cebinden gümüş tabakasını çıkarıp bir sigara yaktı. Odanın loş ışığında, sigarasından yükselen duman Alev’in kızıl saçlarının arasından süzülüp tavana tırmanırken, Demir yatağın kenarına, Alev’in tam yanına çöktü. Artık o sarsılmaz, sert iş adamı gitmiş; yerine Alev’in acısını iliklerinde hisseden, suçlulukla karışık bir tutkuyla kavrulan o karanlık adam gelmişti. ​Şarabından derin bir yudum aldıktan sonra sigarasının dumanını ağır ağır dışarı bıraktı. "İçini dök kızıl... Susma. Sustukça o yangın seni içeriden bitirecek," dedi sesi bir fısıltı kadar boğuk. ​Alev, elindeki kadehi sıkarak Demir’in dumanlı gözlerine baktı. Gözyaşları şarabın kırmızısına karışacak gibiydi. Birden içindeki o birikmiş öfke, sitem dolu bir volkan gibi patladı. ​"Ne zaman bulacağız Demir? Ne zaman?" diye sordu, sesi titriyordu. "Babam öleli kaç gün oldu? Sen bana söz vermiştin. 'Ben bulacağım, ben halledeceğim' diyordun. Nerede hani? Neden hiçbir haber yok? Neden hala o katiller dışarıda nefes alıyor da babam ve şimdi de Cahit Amca toprağın altında? Sen koca Demir Kuzguner’sin... Yoksa benden bir şey mi saklıyorsun?" ​Alev’in bu haklı sitemi, Demir’in göğsüne bir kurşun gibi saplandı. Kendi elleriyle adaleti dağıttığını, Cahit’in cezasını kestiğini söyleyemezdi. Henüz değil. Sigarasını küllüğe bastırıp söndürdü ve kadehini bir kenara bıraktı. Tek bir hamleyle Alev’i kendine çekip kollarının arasına hapsetti. ​"Şşşt... Sakın bir daha benden şüphe etme," dedi Demir, burnunu Alev’in boynuna gömerek. "Sana söz verdim. Babanın katillerini, o videodaki her bir gölgeyi tek tek bulup ayaklarının altına sereceğim. Sadece biraz zaman... Adalet bazen karanlıkta yürür Alev. Ama sonu hep aynıdır: İnfaz." ​Alev, Demir’in sarsılmaz güven veren kokusuna ve o güçlü kollarına teslim oldu. Başını göğsüne yasladığında, Demir’in kalbinin de en az kendisininki kadar hızlı çarptığını fark etti. Demir, Alev’in çenesinden tutup yüzünü kendine çevirdi. Aralarındaki mesafe, şarabın puslu sıcaklıkla yok oldu. ​"Merak etme kızıl... Seni ve babanın mirasını korumak için gerekirse dünyayı yakarım," dedi. ​Bakışları Alev’in ıslak dudaklarına kaydığında, odadaki hava bir anda elektrikle doldu. Demir, Alev’in yüzündeki yaşları baş parmağıyla sildi ve o yakıcı yakınlıkla dudaklarına eğildi. Artık sadece iki yaralı ruh değil, birbirine muhtaç iki tutku dolu insan vardı o odada. Odanın içindeki o ağır şarap kokusu, Demir’in sert tütün aromasıyla birleşince hava bir anda alev aldı. Alev’in sitem dolu sözleri, yerini dudaklarındaki o yakıcı susuzluğa bırakmıştı. Demir, kadehi elinden bırakıp Alev’in beline öyle bir asıldı ki, genç kadının nefesi kesildi. Bir hamleyle Alev’i havalandırdı ve kendi bacaklarının üzerine, kucağına oturttu. ​Alev’in bacakları Demir’in kumaş pantolonunun sertliğine değerken, elleri istemsizce adamın ensesindeki kısa saçlara dolandı. Demir, bir aslanın avına kenetlenmesi gibi Alev’in dudaklarına yapıştı. Bu sadece bir öpücük değil, ikisinin de içindeki o öfkenin, yasın ve bastırılmış arzunun dışa vurumuydu. Birbirlerini saniyeler içinde "yermişçesine" hırsla, tutkuyla öpmeye başladılar. ​Demir’in bir eli Alev’in sırtında gezinirken, diğeri kalçalarına kenetlenmiş, onu kendine daha çok mühürlemek ister gibi bastırıyordu. Alev, Demir’in dudaklarından sızan o erkeksi sıcaklıkla kendinden geçmişti; hıçkırıkları yerini boğuk, arzu dolu iniltilere bırakmıştı. Demir, öpücüğünü derinleştirirken Alev’in alt dudağını hafifçe dişledi, sonra dilini genç kadının ağzının içinde bir fırtına gibi dolaştırdı. ​Alev, Demir’in kucağında kendini hiç olmadığı kadar güvende ama bir o kadar da tehlikede hissediyordu. Başını hafifçe geri attığında, Demir dudaklarını Alev’in boynuna indirdi. O hassas teni sanki oraya kendi mührünü basmak ister gibi emerek öptü. ​"Seni kimseye bırakmayacağım kızıl..." diye fısıldadı Demir, sesi arzulardan dolayı iyice boğulmuştu. "Babanın intikamını da alacağım, seni bu acının içinden de çekip çıkaracağım." ​Alev, Demir’in gömleğinin düğmelerini çekiştirirken, ikisi de odanın geri kalanını, dışarıdaki ölümü ve yalanları unutmuştu. O an sadece birbirlerinin nefesi, birbirlerinin teni ve odadaki o karanlık ama romantik yangın vardı. Demir, Alev’in yüzünü avuçlarının arasına alıp tekrar dudaklarına kapandı; bu kez daha yavaş, daha sahiplenici ve daha derin... Demir, Alev’in dudaklarındaki o yakıcı tadı iliklerine kadar hissederken zihninin bir köşesinde "Gölge"nin soğukkanlı disiplini hala uyanıktı. Alev’in elleri ensesindeki saçlarda kenetlenmiş, tutkuyla onu kendine çekerken; Demir bir anlık duraksamayla elini komodinin üzerindeki telefonuna uzattı. Ekran aydınlandığında saatin 13:00 olduğunu gördü. Zaman, bu odadaki dumanlı ve şarap kokulu atmosferde adeta eriyip gitmişti. ​Demir, zor da olsa geri çekildi. Alnını Alev’in terlemiş ve kızarmış alnına dayadı; nefesleri birbirine karışıyordu. Alev’in dumanlı bakışları hala onun üzerindeydi. ​"Gitmem lazım kızıl..." diye fısıldadı Demir, sesi arzu ve otorite arasında gidip geliyordu. "Saat öğleden sonra bir olmuş. Çok önemli bir toplantım var, erteleyemeyeceğim bir mesele." ​Alev, kucağında oturduğu adamın bu ani profesyonelliği karşısında bir an afalladı. Demir, onu nazikçe yatağın üzerine bıraktı ve ayağa kalkıp dağılmış gömleğini düzeltti. Aynadaki aksine bakıp o "sarsılmaz iş adamı" maskesini tekrar yüzüne yerleştirdi ama gözlerindeki o koyu parlaklık hala duruyordu. ​Yatağın kenarına tekrar eğilip Alev’in saçlarını şefkatle okşadı. "Şimdi biraz uyu, dinlen. Sakın daha fazla ağlayıp o güzel gözlerini yorma. Ben döneceğim ve her şeyi halledeceğim. Söz verdim sana, unutma." ​Alev, yastığa gömülüp Demir’in odadan çıkışını izledi. Kapı kapandığında odadaki o yoğun ten kokusu ve yarım kalmış şarabın burukluğu baş başa kaldı. Demir, koridorda yürürken telefonuna gelen son dakika koordinatlarına baktı; toplantı dediği şey aslında Cahit’in ölümünden sonra sarsılan dengeleri yerli yerine oturtmak için yapacağı o karanlık görüşmeydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD