KİMSE BİLMEZ

973 Words
Gecenin o sessiz saatlerinde, şehir bile kendini unutmuş gibiydi. Işıklar soluk, sokaklar yorgundu. Duru, penceresinin kenarında dizlerini karnına çekmiş, içinden taşlan bir suskunluğu dinliyordu. Saat gece yarısını geçeli çok olmamıştı ama uyku, ona çoktan veda etmişti. Odanın loş ışığında duvarda asılı takvime gözü takıldı. Tarih, onun için herhangi bir anlam ifade etmeyen bir günü gösteriyordu. Ama aslında her gün aynıydı. Aynı sabah, aynı yol, aynı sesler, aynı boşluk. Hayatının içine sıkışmış gibiydi. Bir günü diğerinden ayıran tek şey, içinde biriken duyguların dozu oluyordu. Bazen çok öfkeli, bazen sadece yorgun, bazense sebepsiz yere kırgın. Ama hepsinin ortak noktası: yalnızlık. O sabah kalktığında gökyüzü kapkaraydu. Hava sadece gri değil, aynı zamanda ağırdı. Sanki bulutlar bile dökülecek bir omuz arıyordu. Duru, mutfağa giderken aynaya çarptı. Göz göze geldiler. Kendisiyle. Güzel sayılmazdı belki ama o gözlerin derinliği bazen kendini bile korkuturdu. “Ne kadar daha böyle devam edecek?” diye fısıldadı kendi yansımasına. Cevap yoktu. Olmasını da beklemiyordu zaten. Sadece kendi sesini duymaya ihtiyacı vardı. Kafeye vardığında yoğunluk başlamıştı. Masalar dolu, sipariş sesleri birbiri ardına. Ama içinde bir şey eksikti. Oturduğu masadaki kadın, çocuğuna gülerken, Duru bir an annesini düşündü. Çocukluğuna dair hatırladığı tek şey, sürekli taşınan bavullar ve sessiz akşam yemekleriydi. Akşam olunca, vardiyası bittikten sonra tek başına kafeden çıktı. Adımları yavaş, başı önünde. Bir bankta oturdu. Cebinden eski bir kağıt çıkardı. Üniversiteden beri sakladığı bir yazı. Hala okumamış, ama atmaya da kıyamamıştı. Ne yazdığını bilmiyordu ama çoktan kaybettiği biriyle ilgiliydi. İçinden bir his, o yazının bir gün kaderini değiştireceğini fısıldıyordu. Ama o gün bugün değildi. Bazen sadece durmak istiyorum. Koşmaktan, mücadele etmekten, gülümsemek zorunda kalmaktan... Yoruldum. Ne zaman içimi dinlemeye kalksam, kafamın içi susmuyor. Binlerce ses, binlerce "yapmalısın", "güçlü olmalısın", "geçer" diyen yankılarla dolu. Ama geçmedi. Ve ben güçlü olmak istemiyorum artık. Bazen birinin omzuna yaslanıp, hiçbir şey söylemeden sadece ağlamak istiyorum. Sustuğum her şey gözlerimden aksın, biri de tutup sorsun: "Gerçekten iyi misin?" Ama sormuyorlar. Çünkü herkes kendi derdine düşmüş. Ben de onlardan biri oldum belki. Sessizce çekilip kenara, kendi iç savaşımı vermeyi öğrendim. Kimse duymadan, kimse anlamadan... Sabahları yataktan kalkmak bile bazen savaş gibi geliyor. Ama kalkıyorum. Mecburum çünkü. Hayat, insana seçenek sunmuyor her zaman. Bazı yollar, çaresizlikten yürünüyor. Bazı gülüşler, acının üzerine kuruluyor. Çevremdeki herkes bir şeyler başarıyor gibi. Bir yerlere varıyorlar. Aşık oluyorlar. Mezun oluyorlar. Seyahat ediyorlar. Ben? Aynı yerdeyim. Aynı duvarlar, aynı rüyalar, aynı eksiklik hissiyle... Hayallerim var mıydı? Vardı. Ama hepsi raflara kaldırıldı zamanla. Tozlandı. Kimisi unutuldu, kimisi kırıldı. Artık sadece "idare etmeye" çalışıyorum. Ve bu, hayatta kalmanın en zor hali. Ama yine de içimde küçük bir çocuk var hâlâ. Bazen gece sessizliğinde kendini hatırlatıyor. "Unutma, sen bir zamanlar umut ederdin." O sesi susturamıyorum. Belki de susturmamalıyım. Çünkü o ses olmasa, ben kim olduğumu bile unutacağım. Yoruldum, evet. Ama bu yorgunluk beni tanımlamamalı. Belki de bu, dönüşümün sessiz başlangıcıdır. Belki de bu suskunluk, içimde fırtına yaratıyordur. Ve kim bilir, belki bir gün... Gerçekten gülebilirim. İçimden. “Bazı yorgunluklar bedenle değil, ruhla ilgilidir… En çok da orası dinlenmeye ihtiyaç duyar.” Bazı şeyleri hiç kimseye anlatamıyorum. Ne arkadaşlara, ne deftere, ne de aynada kendime… Boğazıma düğümlenen cümleler var. Dilime kadar gelip içime geri dönen sessizlikler... Herkes konuşuyor. Bir şeyler anlatıyorlar. Sevgilerinden, başarılarından, planlarından… Benimse anlatacak bir hikâyem yok gibi. Sanki içimde geçen her şey başkalarının dünyasına fazla karanlık. Birini çok sevmiş ama asla söyleyememiş gibiyim. Bir hayalin ucundan tutmuş ama düşmemek için parmaklarını kanatmış gibiyim. İçimde susturduğum o kadar çok şey var ki… Bir gün anlatsam, belki herkes susar. Ama anlatmıyorum. Çünkü kimse duymak istemiyor zaten. Sadece "Geçer." diyorlar. “Zamanla alışırsın.” Ama geçmiyor. Ve bazı şeylere alışmak, insanı eksiltiyor. Bazen gece yatağa uzanırken, keşke biri beni duysa diyorum. Duysa ve yargılamadan dinlese. "Üzülme." demese. Sadece "Seni anlıyorum." dese. O zaman belki ben de çözülürdüm. Belki içimdeki düğümler çözülürdü. Belki kendime biraz daha yakın hissederdim. Ama yok. Kendimle baş başa kalmayı öğrendim. Sessizliğe alıştım. Ve bu sessizlikte büyümek zorunda kaldım. Yine de… Bütün bu iç konuşmaların arasında, hâlâ bir ihtimal var içimde. Bir gün biri gelir, tüm o konuşamadıklarımı gözlerimden okur diye. Bir gün biri, suskunluğumu anlayacak kadar kalır diye. Belki… Sadece belki... --- “Bazen insanın en büyük arzusu anlaşılmak değildir… Sadece içinin duyulmasını istemesidir.” Kimse bilmedi... Ben ne kadar çabaladım, ne kadar sustum, ne kadar içime attım… Gülümserken kaç parçaya ayrıldığımı, sabahları kalkmak için kendimi kaç kere ikna ettiğimi… Beni gören herkes sadece yüzümü gördü. Ama kimse ruhumu görmedi. Gözlerimin içindeki yorgunluğu, kalbimdeki sessizliği, aklımdaki karışıklığı… Kimse bilmedi. Bazen bir şey anlatmaya kalktım, yarım bıraktım. Boğazım düğümlendi, kelimeler dağıldı içimde. Anlatmak istedim aslında, çok istedim... Ama anlatamamamı da kimse anlamadı. Bir kere bile “Gerçekten iyi misin?” diye soran olmadı. Soranlar da cevabımı duymadı zaten. Sadece “İyiyim” dediğimde rahatladılar. Çünkü kimse kimsenin yükünü taşımaya gönüllü değil artık. Herkes kendi dertlerine gömülmüş, başkasının acısını sadece yüzeyden dinliyor. Geçmişimden kaçamadım mesela. Unutmaya çalıştım, olmadı. Bastırmaya çalıştım, taştı. İnsan bazı acılarla yaşamayı öğreniyor sadece. Üstünü örtüyor, gözlerini kaçırıyor, ama yok sayamıyor. Bir gün ansızın bir şarkıyla, bir kokuyla, bir sokakla tüm acılar geri geliyor. Ben hep güçlü olmaya çalıştım. Hep “bir şey olmaz” dedim. Ama içimde kırılanları hiç onaramadım. Bazı geceler, sadece yatağımda dönüp durdum. Kendimi avutacak bir cümle aradım, bulamadım. Bazen uyumadan sabahı ettim, bazen uyandığımda neden yaşadığımı bile hatırlayamadım. Sonra bir gün… Kendimle baş başa kalmanın aslında ne kadar zor ama ne kadar gerekli olduğunu fark ettim. Yalnızlık bir cezaysa da, aynı zamanda bir öğretmendi. Bana hayatta kimseden bir şey beklememeyi öğretti. Beklentisizliği, sessizliği ve kabullenmeyi… En çok da kendime yetmeyi… Ben kimseye benzemedim. Hayatım sıradan gibi görünse de, içimde bambaşka savaşlar vardı. Ve o savaşlardan bazen yorgun, bazen sessiz, ama hep ayakta çıktım. Ve şunu fark ettim: Kimse bilmek zorunda değil aslında. Benim acımı, geçmişimi, sustuklarımı... Çünkü ben biliyorum. Ve bu, bazen yeterli oluyor. --- “Bir insanın sessizliği en çok neyi susturduğuna bağlıdır. Kimi aşkı, kimi geçmişi, kimi kendini…”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD