Asir’ın Anlatımı....
Karımın sıcak koynunda olmak varken, karışan işlerin tam ortasına gidiyordum. İçimde iki ayrı adam vardı sanki; biri sevdiği kadının saçlarına yüzünü gömüp dünyayı unutmak isteyen bir adam, diğeri ise adı, soyadı ve taşıdığı yük yüzünden ateşin içine yürümek zorunda olan bir ağa.
Irak’a indiğimizde araba bizi alıp doğruca konağa götürdü. Kapının önünde annem bekliyordu.
Belki haberi vardı,Bizi görür görmez gözleri doldu, ama her zamanki gibi güçlü durdu. Yanıma gelip iki elini kollarıma koydu, yüzüme uzun uzun baktı.
“Oğlum, hoş gelmişsin.”
Sesindeki titrek gururu hissetmemek mümkün değildi. Ardından başını hafifçe geri çekip yüzüme bakarak,
“Maşallah, oğluma…
Aslan gibi olmuş.” dedi.
Onlar Evin 'in öldüğünü sanıp beni berbat bir halde görmeyi bekliyorlardı.
Elini öpüp başıma koyduğumda içimde çocukluğumdan kalan o sıcaklık bir anlığına yükseldi. Ne kadar büyürsem büyüyeyim, onun gözünde hâlâ evinin oğlu olduğumu biliyordum.
Helin eğilerek elimi öpmeye geldi.
“Hoş geldin, abi.”
“Hoş bulduk, güzelim.” dedim, saçlarından öperek sarıldım.
Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı.
“Seni çok iyi gördüm, abi.”
Gülümsedim ama o gülümsemenin altında biraz sonra kopacak fırtına vardı.
“İyiyim, merak etme. İşimi bitirip döneceğim.”
"Takımını ütüleyip yatağın üzerine bıraktım".
Başımı sallayıp "sagol güzelim "dedim.
Helin yukarı çıkmamı sabredemeyip dedikoduya başladı" anne inanmıyorum abim ne kadar iyi görünüyor" diyordu.
Annem koluna vurup " sus kız " dedi .
Ne kadar sakin olsamda duyup öğrendiklerimden sonra sinirden deli olacaktım.
hızlı adımlarla merdivenlerden yukarı çıktım.
“Yusuf!” diye seslendim.
“Efendim, kardeşim” diye anında cevap geldi.
“Ne kadar vakit var? Toplanmışlardır şimdi.”
“İyi. Biraz beklesinler.”pis pis güldü onun istediği gibi oluyordu şuan kavga ve gürültülü.
Hızlıca duş alıp üzerime önemli toplantılarda giydiğim yöresel kıyafetleri giydim. O kıyafet sadece bir kumaş parçası değildi; sorumluluktu, otoriteydi, gerektiğinde korkuydu.
Aşağı indiğimde annem nazar duası okuyordu.
“Maşallah… Maşallah… Allah nazardan saklasın.”
Elini başıma koyduğunda gözlerindeki endişeyi gördüm. Bu yolun dönüşü bazen kanlı olurdu, o da bunu biliyordu.
Yusuf’la birlikte hiç beklemeden çıktık. Aşiretin en yaşlısı olan Berzan Ağa’nın konağının önüne geldiğimizde ortalık ana baba günü gibiydi. Birbirinden lüks araçlar, korumalar… Hepsi kapının önünde bekliyordu. Bizi görünce şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.
Kapıda amcamın oğlu Cihan vardı. Beni görünce yüzü ciddileşti.
“Hayırdır, amcaoğlu?” dedi.
Gözlerinin içine bakarak cevap verdim:
“Asıl size hayırdır. Aşiretin ağası olmadan toplantı mı olurmuş?”
Dudaklarını sıktı.
“Madem bu aşiretin ağasıydın, iki aydır neredeydin? Aklın neredeydi?”
İçimde yükselen öfkeyi bastırarak bir adım yaklaştım.
“Aklım da vekilim de buradaydı. Bir derdiniz vardı da çözülmedi mi?”
Kapının önüne geçerek yolu kesti.
“Aşiret kendi arasında toplantı yapıyor. Senlik bir durum yok.”
Yüzümdeki sinir kasıldı. Sesimi alçaltarak ama tehditkâr bir netlikle konuştum:
“Cesaretin varsa, adamsan o kapıdan çekilme.”
Gözlerimin içine baktı, ama bakışı titredi. Sessizce önümden çekilip kapıyı açtı.
“Adam olmadığını bir kez daha kanıtladın, Cihan.” dedim yanından geçerken.
İçeri yürürken arkamda kuduz bir köpek bıraktığımı biliyordum. Köpekten kaçarsan havlayıp ısırır; üzerine gidersen korkmadığını anlar, siner.
Cihan öyle biriydi dedemin lafını hayatımın her yerinde kullandım.
" Hz Hamza'nın sözü gözümün gördüğü hiçbir şeyden korkmam bunu bilin bununla yaşayın" dediğinde
Yusuf' " olmadı vururuz" demişti.
Dedem " oğlum sen buna bakma ilerde ağa olursan zulümkar olma " dediği aklıma geldi.
Ama maalesef bazı insanlar iyilikten anlamıyordu.
Avluda beni görenler hemen önüme gelerek,
“Hoş geldin, ağam.” deyip elini uzattılar.
Hiçbirine cevap vermeden içeri yürüdüm.
Bana uzatılan hiçbir eli tutmadım. Çünkü o eller, emeğime rağmen ihanet etmiş ellerdi.
Odanın ortasında durup yüksek sesle selam verdim:
“Selamünaleyküm, ağalar.”
Hepsinin yüzü aynı anda değişti.
“Aleykümselam, ağam… Niye geleceğinizi haber vermediniz?”
Aşiretin en yaşlısı Berzan Ağa ayağa kalktı.
“Ağam, geç buyur.” dedi, elime uzanarak.
Bu durumdan rahatsız olsam da elimi öpmesine ses etmedim. Çünkü bazı yerlerde yaş değil, kimin kim olduğu önemlidir. Ve bunun görülmesi gerekiyordu.
“Herkes yerine otursun.” dedim sertçe. “Hayırdır, neyin toplantısı bu?”
Sessizlik çöktü. Amcam, Berzan Ağa’nın elimi öpmesinden rahatsız olmuş olmalı ki öfkeyle konuştu:
“Atana saygın da kalmamış, Asir Ağa. Selamsız sabahsız toplantı basar gibi içeri girmek nedir?”
Gözlerimi ondan ayırmadan cevap verdim:
“Siz benden habersiz toplantı yaparsanız, ben de basar gibi yapmam… Bizzat basarım.”
İçeriden mırıltılar yükseldi. Hemen savunmaya geçtiler.
“Yok ağam, biz aşiretin durumunu konuşmak için toplanmıştık.”
“Siz ne zamandan beri gizli saklı aşiretin durumunu konuşur oldunuz?” dedim.
Kimseden ses çıkmadı.
Amcam, herkesin sustuğunu görünce yeniden atıldı:
“Ağalar! Başınıza geçirdiğiniz Asir Ağa iki aydır neredeymiş, önce onu söylesin!”
Artık sabrımın sınırındaydım. Yerimden kalktım. Odanın havası ağırlaştı.
“Ayaklar ne zamandan beri baş olmuş, Eşref Ağa?” dedim sertçe. “Ne zamandan beri ben size hesap veriyorum?”
Sözlerim odanın duvarlarına çarpıp yankılandı. O an herkes şunu anladı:
Ben dönmüştüm. Ve bu aşirette baş hâlâ bendim..
Kibirli konuşmasına kibirle karşılık verdiğim için neredeyse kudurmuş gibi baktı bana. Güya amcama saygı duymalıymışım.
Ben saygıyı da sevgiyide hak edene veririm.
Bunu herkes biliyor.
Böyle bir durumda, böyle bir konumdayken kimseye boyun eğemem. Ben bu yere gelmek için yıllarımı verdim. Gece gündüz çalıştım, kan kustum ama kızılcık şerbeti içtim dedim. Şimdi birilerinin gölgesinde duracak değildim.
Berzan Ağa araya girerek, sesi yumuşatmaya çalıştı:
“Ağam, sakin olasın. Ne bu sinirin? Biz sadece konuşuyoruz.”
Yerime oturdum Elimi sertçe yere vurdum. O ses odada yankılandı.
“Öyle mi, Berzan Ağa? Sadece gizli saklı konuşup ağalığı elimden alma hesabı mı yapıyorsunuz? Bu hakkı size kim verdi? Bu aklı kim verdi?”
Tek başıma herkese meydan okurken hiçbirinin yüreği yoktu karşıma dikilmeye.
“Mesele ağalık değil, yürektir!” dedim. “Derdi olan varsa yüreğiyle karşıma çıksın!”
Ağalar kendi aralarında homurdanmaya başladı. Hoşlarına gitmemişti sözlerim. Ama kimin hoşuna gidip gitmediği umurumda değildi. Herkes haddini bilecekti.
Amcam Eşref, herkesin duyabileceği bir tonda bağırdı:
“Namusunu kirletip kaçan karısını altı ay bizden sakladı! Karısı ölünce de yasını tutuyor. İki aydır yüzünü gören var mı?"
Ona baktığım da gördüğüm şey
Menfaat, güç, para işin içine girince baba evladını katleder, evlat babasını!
Sözleri zehir gibiydi. Güç savaşı insanın kanını döker; gözünü karartır, ne akrabalık dinler ne kan bağı… O an vicdanların nasıl körleştiğini bir kez daha gördüm.
Herkes Eşref Ağa’yı onaylar gibi başını sallarken.
" Siz kimsiniz kendinizi ne sanıyorsunuz ben evinize gelip eşlerinizle ettiğiniz kavgaların arasına girip karınıza ölüm hükmü mü çıkarıyorum kendi kendime"
O an hiç kimseden ses çıkmadı "o zaman bundan sonra herkes ettiği kavgayı anlatacak ve biz de ona göre hüküm vereceğiz ha Ağalar Ne dersiniz"
"Diğer konuya da gelecek olursak"
elimi teyzemin oğlu Yusuf’un omzuna koydum.
“Alın size muhatap!” dedim. “Ben Yusuf’la birlikte bu aşireti ayağa kaldırırken neredeydi aklın, Eşref Ağa?”
Yusuf bir adım öne çıktı.
“Ağalar, Asir Ağa’nın vekili benim. Nankörlük etmeyin. Hangi sorunuz çözülmedi? İhtiyacınız olduğunda yanınızda olmadık mı?”
Sözleri sertti, tehditkârdı.
Eşref Ağa birden bağırdı:
“Hooost! Sen kimsin de karşımda konuşuyorsun, sokağın köpeği misin?”
O an Yusuf’un beynine kan sıçradı.
“Adım Yusuf Karahan. Ama sen… yediğin kaba pisleyen birisin.”
Eşref Ağa ayağa fırladı.
“Seni öldürürüm lan! Sen kimsin, it oğlu it!”
Yusuf, Eşref Ağa’nın ona çektiği silahının namlusuna doğru yürüdü. Tam karşısında durdu.
“Sık!” dedi. “Asir Ağa’nın yerine geçmek istiyorsan beni öldürerek geçersin.”
“Yusuf!” diye bağırdım ama beni duymuyordu. Gözlerini amcama kilitlemişti.
“Amca, indir o silahı. Yusuf’a sıkarsan ondan önce sen ölürsün.” dedim.
Eşref Ağa emniyeti indirdi. Parmağı tetikteydi. Yusuf hâlâ meydan okuyordu:
“Sık! Sıkmadan kendine düşman yarattın. Seni Bitirmeden de durmaz”
“Yusuf, sus lan!” diye bağırdım.
Ama o geri adım atmıyordu.
O an anladım… Herkes anladı. Yusuf, amcamı vuracağımı bildiği için namlunun önüne kendi isteğiyle geçmişti. Ölümü göze almıştı.
Diğer aşiret liderleri araya girmeye çalıştı.
“Bırakın lan! Hepiniz çekilin!” dedim.
Herkes, amcam dahil, bir adım geri çekildi. Yusuf hâlâ kıpırdamadan bakıyordu.
“Erkek adam çıkardığı silahı sıkar!” dedi Yusuf.
Bir anda susturuculu silahı çekip saniyeler içinde amcamın ayağına ateş etti. Patlama sesi bastırılmıştı ama Eşref Ağa’nın çığlığı odanın içinde yankılandı.
Herkes ayağa fırladı. Kuzenlerim Yusuf’a silah çekti. İşler iyice çığırından çıkmıştı. Adamlar içeri girip amcamı ve oğullarını dışarı çıkardı.
Yusuf sakin bir şekilde, sanki az önce amcamı vurmamış gibi,
“Sıyırık…” dedi.
Dedem duysa Yusuf’u mahvederdi. Ama o benim çocukluğumdu. Annemin babasının yanında birlikte okula gitmiştik. Liseyi orada bitirmiştik. Bağımız kanla değil, kardeşlikle kurulmuştu.
Yusuf tekrar konuştu:
“Nankörsünüz! Borç batağındayken Asir Ağa toprağını vermedi mi size? ‘Ekin biçin, borcunuzu kapatın’ demedi mi? Bu neyin nankörlüğü?”
Melih ağa sessizliğini bozdu:
“En çok yardım ettiğim kişi, bunu günü geldiğinde bize karşı kullanmak için mi yaptın, Asir Ağa?”
Yusuf’la göz göze geldim. Gülümsedim.
“Hatırladın mı, Yusuf?”
Başını salladıp “Haklı çıktın.”dedi
Ağalar ne dediğimizi anlamıyordu.
“Günü geldiğinde en çok nankörlük edecek bu olacak," demiştim ona.
Yusuf zamanında bana, “Bu kadar iyilik yaptık, saçmalama,” demişti.
“İşte tam da bu yüzden,” dedim. “Bazı insanlar sadece nankörlükten anlar. İyiliğe bile nankörlükle karşılık verirler.”
Kaç yıl önce aramızda geçen konuşma şu an canlı kanlı yaşanıyordu.
Hepsine tek tek baktım.
“Hepinize birer kurşun sıkar, öyle çıkarım bu evden! Duydunuz mu? Adam olun! Sözünüzün eri olun! Eğer sözünüzün eri olmayacaksanız sokağa etek giyerek çıkın! Çünkü benim gözümde sözünü yiyen adamla etek giymiş adam aynıdır!”
Odanın rengi değişti sanki. Yüzleri soldu.
“Mesele maddiyat yada konum değil! Ben bu konumda değilken de öyleydim o yüzden zorla beni ağa yaptınız" dedim
Berzan ağaya istinaden dedemle Birlik olup zorla beni başa geçirdiler.
"Yapabileceği olan varsa çıksın yapsın! Ama amcam gibilerin peşinden koyun gibi giderseniz, ilk sizi kurban eder!”
Berzan Ağa yumuşak bir sesle,
“Asir Ağa, biz senden razıyız. Sadece iki aydır yoksun, yüzünü gören yok…” dedi.
“Gördün işte, buradayım. Derdi olan söylesin.”
“Yok… Şükür derdimiz yok.”
“Benim var!” dedim. “Karıma iftira atanların hesabını soracağım. Kimse merak etmesin.”
Bir yandan taziye sözleri mırıldanılırken
" Başınız sağolsun bizde üzüldük"
O an onları tanımasam sözlerine inanacaktım neredeyse sinirden gülecektim karımı öldürmek için peşini düşenler öldüğü için üzülmüşler.
Melih ağanın solundaki Mahmut Ağa
“Madem iftira attılar, neden taziye çadırı kurmadın?”
Ayağa kalktım.
“Çünkü karım ölmedi!” dedim. “O yüzden kurmadım!”
O an odadaki hava buz kesti.
Berzan Ağa şaşkınlıkla,
“Bizi kandırdın…” dedi.
“Siz de arkamdan iş çevirdiniz! Karımla aramdaki meseleyi başka boyuta taşıyıp ‘biriyle kaçtı’ dedirttiniz! Gözünüzle göreniniz var mı?”
Kimseden ses çıkmadı.
“Ne kadar kolay iftira atıyorsunuz! Kadın benim karım olsun ya da başkası… Ne kadar kolay kurban ettiniz!”
“Yok, öyle değil… Sonuçta Evin kızımız…” dedi biri.
Elimi kaldırdım.
“Karım kimsenin kızı değil olsa olsa sizin hanımağanız olur!”
Bakışlarımı odada gezdirdim. Şaşkınlık, yerini korkuya bırakıyordu. 'Onun adını ağzınıza alırken abdest alacaksınız,' dedim sesimi alçaltarak. 'Siz onu toprağa gömdünüz, ben ise kalbime ve korumam altına aldım. Şimdi gidin, karımın öldüğüne dair kadeh kaldıranlara haber verin; Azrail’iniz yola çıktı, hanımağanızın selamı var
Sözlerimden sonra arkamı döndüm. Hiçbir şey söylemeden odadan çıktım.
Arkamda bıraktığım fırtınanın farkındaydım. Ve o fırtına daha yeni başlıyordu.Dışarı çıktığımızda korumaların ve aşiret adamlarının meraklı bakışlarıyla yanıyordu. Kapıdaki o 'dağ gibi' duran sessizlik, içeri girdiğimdekinden farklıydı. Artık fısıldaşmıyorlardı, hepsi önlerini ilikliyor, başlarını öne eğiyordu. Arabaya bindiğimde Yusuf’a döndüm. 'Yusuf,' dedim. 'Evin’e Kimse dokunamaya cesaret edemez artık. Bu topraklar bugün sadece benim değil, onun da hükmü altına girdi.