Asir’in Anlatımı.....
Verdiğim hükümden sonra hepsinden ses seda kesilmişti.
Sıkıyorsa yapmasınlar. Kolay mı lan öyle iki çakal toplanıp kendilerini kurt sürüsü sanacak?
Geldiğimiz depoda Yusuf iki karpuzu gösterdiğinde, yüzünde her zamanki o kurnaz ifade vardı.
“Akşama kadar bize ait ne kadar toprak varsa al, anlaşmayı boz.”
Yusuf başını sallayıp, sakin bir edayla, “Tamam,” dedi.
“tarlayı ekmek isteyenlere kar alacakları şekilde bir anlaşma yap."
Tarlaları ağalara yıllık kiralıyorduk; bu da bizim nakit ihtiyacımızı fazlasıyla karşılıyordu.
“Olur,” dedi. “En azından fakir fukara nasiplensin. Bu itlerden iyidir.”
Elini iki karpuza vurup, meydan okur gibi,
“Hangisinde?” dedi.
Yusuf’un gözünü alamadığı karpuzu elime aldım. Sertçe yere vurduğum gibi ikiye böldüm. İçinden hiçbir şey çıkmadı. Kırmızı etli karpuzun içinde sadece çekirdekler vardı.
Yusuf sırıtarak diğerine baktı.
“Yanıldın mı ağam?” dedi.
Asıl yanılan kendisiydi.
Gülerek ikinci karpuza elimi indirdim.
Karpuz ikiye ayrıldığında içindeki siyah poşet göründü. Poşetin içinden külçe altınlar çıktı. Gideceği yerde daha karpuz sezonu çıkmadığı için, ihracat için yurt dışına gönderilecekti.
Yusuf başını salladı.
“Belli olmuyor, değil mi?”
“Olmuyor,” dedim sakince. “Ama ben ikincide olduğunu biliyordum.”
“Nereden?” dedi şaşkın bir şekilde.
Huyunu bildiğim için hafifçe gülümsedim.
“O karpuza hiç bakmadın.”
Yusuf bir an durdu, sonra kahkaha attı.
“Yani karpuzdan değil, beni tanıdığından dolayı anladın, öyle mi?”
“Hımm,” dedim. “Yoksa anlaşılmıyor.”
Beş kamyon dolusu karpuzun içine saklanan külçe altınlar, şimdiye kadar yaptığımız en büyük sevkiyatlardan biriydi.
“Bu, şimdiye kadarki en büyük işlerden biri. O yüzden üzerinde sen dur.”
“Tamam,” dedi Yusuf. “Olur.”
Kahve fabrikasına geldiğimizde Yusuf, kahve paketlerinin içine gizledikleri telefonları gösterdi.
“Bak ağam, bunları da böyle yerleştirdik.”
Alaycı bir ifadeyle,
“Karıştırmayın da,” dedim.
Yusuf ıslık çalıp başını iki yana doğru salladı.
“Kur’an’ıma yanarız,” diye güldü. “Hepsi pahalı olanlardan.”
Aklım Evin’deydi. Ben yanında olmasam, hafızası yerine gelse yine giderdi. En az benim kadar acı çektiği, neredeyse sayılan kemiklerinden ve çukurlaşmış yanaklarından belliydi. Kendisi hatırlamasa bile, hisleri ne kadar acı çektiğini ele veriyordu.
Telefonuma baktığımda ikindi olmak üzereydi. Evin beni aramamıştı.
“Acaba kadın söylemeyi mi unuttu?” diye mırıldandım.
Bir daha aradığımda hat meşguldü.
“Şarjım bitmek üzere,” dedim.
“Ee ağam, ne yapayım? Müsait bir yerimeni mi takayım?” diye takıldı Yusuf.
Evin’le konuşmadığım için sinirle baktım.
“Evin ararsa ulaşamaz.”
Yusuf sırıtıp,
“Diyorum ki sana, bırak şu kadını. Eskisi gibi aşkımızı yaşayalım,” dedi.
Gülüp başımı iki yana salladım.
“Sakın Evin’in yanında öyle deme lan. Sonra birbirinize düşüyorsunuz, arada ben kalıyorum.”
“Ağam vallahi,” dedi Yusuf ciddi bir tonla, “ben onun seni üzdüğü kadar üzseydim, sen çoktan beni öldürmüştün.”
Elindeki çikolata paketini açarken devam etti:
“Büyüklerimiz boşuna dememiş…”
Ne diyeceğini merak ederek kaşlarımı kaldırdım.
“Ne demiş?”
Yusuf kendinden emin bir ifadeyle,
“Üzüm üzüme baka baka tencere dibim senden kara,” dedi.
İkimiz de kahkahayı bastık. Yusuf’un atasözleriyle hiçbir alakası olmadığını bildiğim için saçma bir şey söyleyeceğini zaten tahmin ediyordum.
“Evin’in sevdiği çikolatadan bir kutu alalım?” dedim.
Yusuf göz devirdi.
“Yemesin,” dedi. “Dünyayı yedi.”
“Al lan,” dedim. “Arabaya koy. Sanki kendi malı.”
“He,” dedi. “Benim malım. Çikolata tarafı benim, unuttun mu?”
“Konuşma lan. Karım kuş kadar. Onun yiyeceği çikolatadan ne olur?”
“Ah ağam ah… Bir gün beni böyle düşünmedin,” diye söylendi Yusuf. Yine de üç dört kutu alıp arabaya koydu.
Onu duymazlıktan gelip ustabaşıyla konuşmaya devam ettim.
Sonra Yusuf’un zoruyla gittiğimiz şirkette telefonumu ona uzatıp,
“Acil, şarja koysunlar,” dedim.
İmzaları attığım sırada Yusuf telefonumu getirdi.
Açılır açılmaz Evin’i aradım ama açmadı. Hemen ardından bir mesaj geldi:
“Gelme istersen. Orada kal.”
Niye şaşırmadım acaba? Mesajı okuyup güldüm.
“Yavrum, akşam yanındayım. Merak etme,” diye yazdım.
“Konuşma benimle.”
“Olur,” dedim. “Biz de konuşmaz, sevişiriz.”
“Edepsiz adam, bana yazma.”
“Gelene kadar yazarım, sonra da başka şeyler yaparız..
Kızgın yüz attığında,Seni çok seviyorum yavrum.”
Şu an ne yazacağını bilmediği için sadece beğeni atmıştı.
Akşam eve gelip yemekten sonra gideceğimi söylediğimde annem kavga çıkarıp söylene söylene tansiyonunu yükseltmişti.
Tek kelime etmemiştim. Helin ise odasından hiç çıkmamıştı.
İki arada bir derede kalmıştım.
Yusuf, “İstersen bu akşam gitme,” dedi. “Yarın ki konu da var .”
“Olur, anneme söyle onların bohçasını göndermek için ne bekliyor” dedim.
“Tamam.”dedi Yusuf "yarın hemen o işi hallederiz"
Odama gelip Evin’i aradığım gibi açtı.
“Yavrum, bugün de kalmam lazım.”
Evin kısa bir sessizlikten sonra,
“Tamam… Mecbur,” dedi. “Ama yarın gel. Seni çok özledim.”
Sesi titremişti.
“Tamam güzelim. Ben de seni çok özledim.”
Bir süre daha konuştuk. Sonra telefon sessizleşti. Çünkü Evin, benimle konuşurken uyuyakalmıştı. Bunu bildiğim için gülümseyerek telefonu kulağımdan çekip başımı yastığa koydum. Evin’i düşünerek uyuduğum sabaha, annemin çığlığıyla gözlerimi açtım.
“Asir, uyan Asir! Evimiz yandı!”
“Yeter artık lan! Cennet mahallesine döndü her sabah bir olay” diye bağırarak aşağı indim. “Ne oldu?”
“Helin yok!” dedi annem dizine vurarak.
Beynimden vurulmuş gibi oldum.
“Ne demek yok? Evde değil mi?”
“Kaçmış… Malik’le kaçmış.”
Hızla merdivenleri inerken,
“ne demek kaçmış? Kafayı mı yediniz?” diye bağırdım. “Ana, delirtme beni!”
“Oğlum, mektup bırakmış…”
Bize çok uzak olmayan evimizin karşısındaki eve doğru yürüdüm. Kapıyı tekmelediğim anda Yusuf bütün adamlarını etkisiz hale getirmişti.
“Helin!” diye bağırdım, evi yıkacak gibi. “Helin, çık!”
Malik dışarı çıktığında gözüm döndü.
“Lan kansız köpek! Kardeşim nerede?”
“İmamı bekliyoruz,” dedi.
Elimdeki silah titredi.
“Helin’i getir,” dedim dişlerimin arasından.
Yukarı doğru bir el ateş ettiğimde,
“Helin!” diye bağırdım. “Geleceksin eve, yürü!”
Malik önüne geçip,
“Gelemez,” dedi. “İmam gelecek.”
“Lan ne demek imam gelecek!”
Hepsinin bana silah çekmesi umurumda değildi. Malik’e yetiştiğimde altımda kanlar içinde yarı baygın kalmıştı.
“İt oğlu it… Soysuz köpek!”
Cihan araya girip,
“Asşr,” dedi. “Helin artık bizim gelinimiz.”
Annem dizine vurup onlara saldırıyor, Yusuf ise beni tutmaya çalışıyordu.
“Helin!” dedim. “Yaptıysan Allah şahit, burnundan fitil fitil getiririm.”
“Helin, çık! Çabuk çık, eve gidelim. Yoksa hepsinin kafasına sıkarım.”
Helin gözleri ağlamaktan şişmiş hâlde merdivenlerden indi.
“Sen kaçtın mı bu itle? Lan, yaptın mı?”
“Abi,” dedi titreyerek, “sen aramıza girdin. Ben de sevdiğim adamın elinden tuttum.”
“Boş boş konuşma! Bak canımı sıkma, eve gidelim.”
“Gelemem abi,” dedi.
“Lan ne demek gelemem?” dedim. Yerdeki Malik’e silah doğrulttum. “Bunu vururum!”
“Abi yapma… Ben onun namusu oldum. Bu evden çıkmam.”
Duyduklarım kabus muydu? Kafayı yiyecektim.
Yusuf, “Asir dur artık. Yapacak bir şey kalmamış,” dedi.
Helin’in elini çekip arkama aldım ama kendini yere attı.
“Eve geleceksin!” dedim.
“Gelemem abi, gelemem,” deyip Malik’in önüne geçti. Çektiğim silahın önüne durup ağladı.
“Helin, bak deliriyorum! Yıkarım burayı!”
Başını iki yana salladı.
“Gelemem.”
Malik silahını bana doğrultmuştu.
“İndir o silahı. Çek git evine, yoksa elimden bir kaza çıkacak,” dedi.
“Ulan ya senin canını ya da kardeşimi almadan buradan gider miyim?” diye öfkeyle bağırdım.
Malik’in bana doğrulttuğu silahın önüne Helin girip aramızda durdu. İkimizin namlusunun ucunda Helin vardı.
" Malik indir o silahı!" diye ağlıyordu.
Annem onu tutmaya çalışıyordu.
“Ana, Helin’i al. Eve gidin!” dedim sinirle.
Annem Helin’i zorla götürmeye çalışsa da Helin gelmiyordu.
Helin’e baktığımda içimdeki öfke damarlarımı patlatacak gibiydi.
“Ya şimdi benimle bu kapıdan çıkarsın,” dedim dişlerimin arasından, “ya da ölene kadar baba evinin kapısı sana kapalı olur.”
Gözlerim Malik’e döndü.
“Dün yüzüğünü atan bu ite mi kaçtın?”
Malik bir adım öne çıktı.
“Doğru konuş lan, yoksa kafana sıkarım,” dedi.
Alayla güldüm.
“Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın. Yüzüğü sen atmadın mı lan? Kardeşim sana mı kaldı?”
“Bunun hesabını vereceksin,” dedim ona. İçimde tek bir düşünce vardı: Ya onun canını alacaktım ya Helin’i götürecektim. Ama Helin’in, “Ben onun namusu oldum,” demesi… İşte o söz beni can evimden vurmuştu.
“Sorsana!” dedi Malik, Helin’i kenara itip silahın önüne geçerek.
Cihan onun kolundan tutup,
“Abi, abi yapma!” dediği anda etraflarını saran adamları gördüm.
Helin’in sesi titredi.
“Abi… Ben ait olduğum yerdeyim.”
Elimdeki silah o an düştü.
Ait olduğu yerdeymiş…
Cihan araya girmeye çalışırken Malik’in elindeki silah patladı. Göğsüme keskin bir acı saplandı. Nefesim yarım kaldı.
Cihan’ı yakasından tutup kendime çektim. Yüzüne attığım kafa darbesiyle ikinci bir patlama oldu. Kimin sıktığını bile anlayamadım.
Yusuf bir anda hepsinin kafasına silah dayamıştı.
“Toplayın hepsini!” diye bağırdı adamlara. “Depoya götürün. Ben onlarla müsait bir zamanda ilgileneceğim.”
Helin çığlık atıyordu.
“Abi! Abi ne yaptın ha ne yaptın? Söz vermiştin, abime bir şey olmayacak demiştin!”
Yusuf yanıma geldi.
“Ağam,” dedi, “iyi misin?”
“İyiyim,” dedim ama ayakta zor duruyordum.
Annem dizine vura vura,
“Havar… ha ho… hevare!” diye ağıt yakıyordu.
Helin, kanla ıslanmış gömleğime dokunmaya çalışarak yanıma geldi. İzin vermedim.
“Ait olduğun yerde kal,” dedim göğsümden zorla çıkan nefesle.
Yusuf, silah seslerinden sonra kime ne oldu bilmiyorum ama beni arabaya bindirdi. Hamdullah’ı aradı.
“Asir ağam vuruldu. Sizin hastaneye geliyoruz,” dedi.
“Tamam,” deyip kapattı karşı taraf.
Helin önde oturmuş,
“Abi özür dilerim… abi…” diye ağlıyordu.
Annem göğsüme bastırdığı bezle kanı durdurmaya çalışıyordu.
“Yusuf…” dedim zorla. “Evin…”
“Tamam lan, başlayacağım şimdi sana da Evin aşkına da,” diye söylendi ama sesi titriyordu.
Bayılmadan hastaneye geldiğimde beni sedyeye aldılar.
“Telefonu ver,” dedim.
Yusuf küfredip kendi telefonunu verdi. Beni acile aldıklarında aradım. Telefon çaldı ve açıldı.
“Yavrum…” dedim zar zor çıkan sesimle. “İşim çıktı. Merak etme, geleceğim.”
“Ne oldu? Sesin niye böyle kötü geliyor?” dedi endişeyle.
“Hâlâ uzanıyorum, yatıyordum ondandır,” dedim. “Ama geleceğim.”
“Yavrum, önemli bir işim çıktı.”
“Tamam,” dedi.
Doktor eldivenli elleriyle bana bakıyordu. Gözleri ciddiydi. Evin’in en son ne dediğini bile tam duyamıyordum.
Yusuf telefonu aldı.
“Yeter Evin! Adamı rahat bırak. Ağa adam aşiretin sorunları var, gelecek tamam mı?” dedi.
“Lan şerefsiz herif…” dedim. Son duyduğum şey Yusuf’un,
“Merak etme,” sözleri oldu.
Sonrası karanlık.
yazardan not : arkadaşlar yorumlarınızı okuyorum ama şimdilik sistemden kaynaklı cevap veremiyorum maalesef 🩵🙌🏽