Yusuf’un Anlatımı...
Asir’in vurulmasından sonra, keyifleri yerine gelmiş gibi hastaneye doluşan ağaları kovmaktan beter etmiştim.
Ama bütün bunlara rağmen aklım hâlâ giden Helin’deydi.
Onunla aramızda yaşananlardan önce onu çok iyi tanıyordum. En azından öyle sanıyordum.
Hamileydi Asir bunu duyarsa kahrından ölür.
Hal etmek istiyordum.
Ama artık yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Giden gitmiş, duyan da duymuştu.
İnsanlar çoktan kendi aralarında konuşmaya başlamıştı bile.
“Daha hiçbir şey bilmeden yüzük attığı adama kaçtığına göre kesin hamiledir.”
Bu dedikoduyu kimin çıkardığını az çok tahmin ediyordum.
Ama mesele o değildi. Eğer bu sözler teyzemin kulağına giderse, Helin’i ömür boyu affetmezdi.
Bunu düşündükçe öfkem içimde kabarıyordu.
Keşke…
Lan keşke o Malik itinin böyle bir şey yapacağını tahmin etseydim.
İt gibi olduğunu unutmayıp her şeyi öğreneceğini önceden hesap etseydim.
Tam o sırada işam aradı.
“Abi, yenge evi yıktı! Yetiş gözünü seveyim, bir şey yap!”
Kaşlarımı çatıp,
“Lan ne demek evi yıktı?” dedim.
“Abi, önüne gelen her şeyi deviriyor. Kimse yaklaşamıyor. Zaten iki kişiyi de hastanelik edecek şekilde dövdü.”
İstemeden dudaklarım yukarı doğru kıvrıldı.
“Lan bir kadınla baş edemediniz mi?” dedim sinirle.
Kim bununla baş ederdi ki Asir'den başka.
“Abi,” dedi sitemle, “sen yengeyi herhangi bir kadınla mı kıyaslıyorsun? İki kişiyi aynı anda dövdü diyorum sana!”
Sonra çocuk gibi mızmızlandı.
“Beni de mi dövsün?”
Onun o hâlini duyunca sinirle söylendim.
“Lan Evin gibi çıtı pıtı bir kızdan bahsediyorsun, koca ayı utanmıyor musun dev gibi adamsın!”
Ama konuşmaya devam ettikçe İşam’ın sesi daha da sitemli çıkıyordu.
“Lan git telefonu ver, ben halledeceğim,” dedim.
Ama daha ben sözümü bitirmeden telefondan Evin’in bağıran sesi duyuldu.
“Bir de onunla mı konuşacağım, ?!”
Ardından telefon kapandı.
Bir anlığına donup kaldım.
Karısı kocasından daha deliydi.
Asir’le baş etmek, bu kadınla baş etmekten çok daha kolaydı. En azından adamın damarına basılmadığı sürece kolay kolay sinirlenmediğini biliyordum.
Ama bu kadın…
Her şeye sinirleniyordu.
Başımı iki yana sallayıp Mustafa’yı aradım.
“Mustafa,” dedim sert bir sesle, “evinetrafındaki güvenlik önlemlerini artırın. Eğer hanım ağanızın başına en ufak bir şey gelirse… o koca ayıyla birlikte ölümlerden ölüm beğenirsiniz.”
“Tamam abi,” dedi hemen. “Dikkat ederiz.”
Telefonu kapattığımda içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı.
Söz konusu Evin olunca insanın aklı hep geride kalıyordu.
Tam o sırada teyzem yanıma geldi.
“Ne oldu?” diye sordu sertçe.
“O uğursuz mu geliyor?”
Arkamı dönüp ona baktım.
“Ha teyze? Bir şey mi dedin?”
“‘O uğursuz’ diyorum! Sakın buraya gelmesin!”
“Kimsenin buraya geldiği yok,” dedim sakin olmaya çalışarak.
“Gelebilir de Asir'in karısı!” dediğim gibi.
“hayır efendim İsterse de gelemez?!”
“Tamam, sakin ol. Kimse gelmiyor.”
Ama teyzemin öfkesi dinmiyordu.
Evin’in buraya gelme ihtimali bile onu çileden çıkarmaya yetmişti.
Aslında ona göre ne yapsa haklıydı. Ama işte… kızın hafızası yoktu. Bu yüzden kimse ona tam anlamıyla hesap soramıyordu.
Gerçi sebebi ne olursa olsun, gitmesi bana hâlâ normal gelmiyordu.
Asir ona âşık olduğu için kendini tamamen kaptırmıştı. Ama bu herkesin onu anlayışla karşılayacağı anlamına gelmiyordu.
Tam o sırada telefonum tekrar çaldı.
Arayan Hamdullah’tı.
Telefonu açar açmaz homurdandı:
“Yusuf, siz başbakan mı koruyorsunuz anlamadım.”
“Niye?” dedim.
“Kapıdayım. İçeri almıyorlar.
Benim ağamın başbakandan ne farkı var?”
İstemeden güldüm.
“Yuh anasını satayım,” dedi. “Biraz daha abart.”dedi
" Öyle değil mi "?
“Yok,” dedi ciddi bir sesle. "Kral adam”
Gülerek başımı salladım.
“Orası öyle,” dedim. “Allah var, kral adam.”
Adamlara talimat verdikten sonra içeri girmesine izin verdiler.
Yukarı geldiğinde önce Asir’ın durumunu sordu.
“Yapılabilecek bir şey var mı?” dedi.
“Yok,” dedim. “Sağ ol. Biz hallediyoruz.”
“Tamam,” dedi. “Telefonum yirmi dört saat açık. Bir şeye ihtiyacınız olursa çekinmeden ara.”
Elini sıktım.
“Sağ ol,” dedim. “Teşekkür ederim.”
Bir süre bekledikten sonra yengeme geçmiş olsun diledi. Tam giderken durdu.
“Evin beni aradı,” dedi. “Asir' i merak ediyor.”
Bir an duraksadım.
Merakıma yenildim.
“Bu kadın beni sabahtan beri elli kere arıyor,” dedim "Durumunu merak ettiği belli Ama asıl kafamı kurcalayan şey şu
Bir insan birini bu kadar seviyorsa… ne olmuş olabilir de sevdiği adamı düğün günü terk eder?"
Bütün düşüncelerimi tek seferde söylerken.
" Sevgisinin önüne geçen haklı bir gerekçeside var."
" İnş Allah "diye ona hak vermek istedim.
"Sevgisi de , Öfkesi de gerçek emin ol"
" Bilmiyorum Asir birşey yapmadı bundan eminim"
“Onu da aklı yerine gelince öğreniriz artık,” dedi
Başımı salladım.
Tam çıkarken dönüp son kez uyardı:
“Dikkat et. Amca ayaklanmış.”
Kaşlarım çatıldı.
“Nasıl yani ayaklanmış?”
“Çabuk toparlanmış. Vallahi dokuz canlı kedi gibi.”
Dişlerimi sıktım.
“Kardeşim hâlâ yoğun bakımdayken o it kendine mi geldi?”
“Dokuz canlı kedi mi bilmem ama,” dedi, “aşirete ve kovduğun ağalara ‘beni destekleyin’ demiş.”
Ağzımdan küfür döküldü.
“Desteği ancak böyle görür zaten,” diye.
“Ne olur ne olmaz, sen yine de dikkat et,” deyip çıktı.
Kapıda duran adamlara talimat verdim dikkatli olsunlar diye sonuçta ağacın kurdu içindeydi.
Ben de teyzemle birlikte bekleme koltuklarına oturdum.
Bir süre sonra doktor kontrol için içeri girdi.
Dakikalar sonra çıktığında hemen yanına gittim.
“Durumu nasıl doktor bey?” diye sordum.
Doktor başını salladı.
“İyi,” dedi. “Aldığı yaraya göre toparlanması hızlı. Ama hâlâ uyanmadı.”
Doktorun söyledikleri içime hiç sinmemişti.
“Kesin bir şey söyleyemeyiz. Biraz daha beklememiz lazım,” demişti.
Az kalsın sinirden bağıracaktım.
“Ne demek kesin bir şey söyleyemeyiz?” diye.
Ama adamın bir suçu yoktu. İşini yapıyordu. Ben de dişlerimi sıkıp başımı salladım.
“Teşekkür ederim doktor bey,” dedim sadece.
Doktor uzaklaştıktan sonra koridora çıktım. Adamlardan biri yanıma geldi.
“Abi,” dedi alçak sesle, “Helin şu anda Malik’in olduğu hastanede.”
Ağzımdan küfür döküldü.
“ne hali varsa görsün,” dedim sertçe. “Bırak.”
“Emredersin abi,” dedi.
Adam dönüp hızla uzaklaştı. Hastaneye doğru gitmişti. Ondan sonrası artık onun sorunu olacaktı.
Eşref’in peşine taktığım iki ayrı adam vardı. Onu adım adım izliyorlardı. Sağ kolu sandığı adamı da özellikle Asir seçmişti. Her şeyden bizi haberdar edecekti.
“Şimdilik her şey kontrol altında,” dediklerinde başımı duvara yasladım.
Gözlerimi kapattım.
Ne kadar süre öyle kaldım bilmiyorum.
Gözlerimi açtığımda çoktan karanlık çökmüştü.
Teyzem ise yatsı namazından yeni geliyordu. Yorgun adımlarla yanıma yaklaştı.
“Bir haber yok mu oğlum?” diye sordu.
“Yok teyze,” dedim. “Olsa söylerlerdi.”
Gözleri kızarmıştı. Yorgun görünüyordu. Yanımdaki sandalyeye yavaşça oturdu.
Bir süre sessiz kaldı. Sonra ağır bir iç çekti.
“Şimdiye kadar hayatım hep zorluklarla geçti,” dedi.
Sessizce onu dinliyordum.
“Sözde bir aşiret ağasının karısıydım… ama kimse bana bir çöp kadar değer vermezdi.”
Sesi titriyordu.
“Ne zaman ki oğlum… ağa oldu… işte o zaman yüzüme bakmayan insanlar önümde el pençe divan durmaya başladı.”
Başını eğdi.
“O zaman anladım… insanlar değer verilince nasıl oluyormuş.”
Onu dinlerken gözleri dolmuştu. Yanaklarından sessizce yaşlar süzülüyordu.
“Asir,” dedi teyzem kısık bir sesle, “sadece benim oğlum değil… benim umudumdur.”
Elimi koluna koydum.
“Merak etme teyze,” dedim yumuşak bir sesle. “Çok şükür kötü bir durum yok. İyi olacak.”
Başını salladı.
“Nelerin üstesinden gelmedi ki…”
“Evet,” dedi. “Orası öyle.”
Sonra hüzünle gülümsedi.
“Oğlumun kaderi bana çekmiş. Bir türlü yüzü gülmedi.”
Haklıydı.
Adamın yüzü gerçekten de bir türlü gülmemişti.
Bir süre sonra adamlar dışarıdan yemek getirdi. Ama biz hâlâ konuşuyorduk.
“Hadi teyze,” dedim. “Gel bir şeyler ye.”
“Yok oğlum,” dedi. “Bir şey yiyecek hâlim yok.”
“Olmaz öyle,” dedim.
Kolundan tutup kaldırdım.
“En azından ayakta kalacak kadar iki lokma ye.”
İstemeye istemeye birkaç lokma yedi.
Ben de bir ayran açıp içtim.
Sonra dışarı çıktım. Sigaramı yaktım.
Saatime baktım.
Saat onu geçmişti.
Telefonum çaldı.
Arayan İşam’dı.
Daha telefonu açar açmaz içime bir sıkıntı çöktü.
“Ne oldu lan?” dedim sinirle.
Karşı taraftan nefes nefese bir ses geldi.
“Abi… yenge hiçbir yerde yok.”
Kaşlarım çatıldı.
“Nerede yok?”
“Abi… yok işte! Gözümüzün önünden kayboldu!”
Sinirden tuttuğum nefesi ağır ağır bıraktım.
“İşam,” dedim dişlerimi sıkarak, “dediğini tekrar et koçum… çünkü benim sinirlerim beynimin algılamasına izin vermiyor.”
“Abi vallahi bizim bir suçumuz yok!” dedi panikle. “Dışarıda bir yığın adam var. Yenge nasıl kaçtı ben bilmiyorum!”
“Lan!” diye bağırdım. “Lan it! Şerefsiz!”
Sonra öfkeyle tükürdüm.
“O kadın gizli istihbaratçı sizin önünüzden geçip donunuzu alır yine fark etmezsiniz!”
“Abi vallahi…” diye başladı ama sözünü kestim.
“Sus!”
Derin bir nefes aldım.
“Araziyi arayın,” dedim. “Duvarlar yüksek. Belki daha çıkmamıştır.”
“Tamam abi!”
“Olmadı helikopter kaldırın! Gerekirse Mardin’i ayağa kaldırın!”
“Tamam abi!” dedi.
Telefonu kapattım.
Sinirden nefes alıp veriyordum.
Hemen Hamdullah’ı aradım.
Telefon ikinci çalışta açıldı.
“Yusuf?” dedi telaşla. “Asir iyi mi?”
“Ağam iyi,” dedim. “Ama çatlak karısı kaçmış.”
Karşı tarafta bir an sessizlik oldu.
Sonra Hamdullah’ın endişeli sesi geldi.
“Nasıl kaçmış?”
“Bağ evinden kaçmış işte! Kimse de nereye gittiğini bilmiyor. Daha ben bile bilmiyorum!”
“Tamam,” dedi. “Benden haber bekle.”
Telefonu kapattı.
Ben de kendi kendime söylendim.
“Siz haber verene kadar kim bilir o çatlak karı neler yapar…”
Bütün adamlara emir verdim.
“Her yeri arayın! Özellikle sınırları kontrol edin! Her yere bakın!”
Sesim koridorda yankılanıyordu.
“Başına bir iş gelmeden onu hemen bulmamız lazım!”
Sinirimi adamlardan çıkarıyordum.
Ama içimde başka bir korku daha vardı.
Asir uyanırsa… ona ne diyecektim?
Irak’ı arıyorduk.
Mardin’de Hamdullah ve Ravend arıyordu.
Ama hiçbir yerde yoktu.
Tam o sırada telefonum tekrar çaldı.
Arayan Ravend Ağa’ydı.
Telefonu açtım.
“Efendim?”
“Yusuf,” dedi ciddi bir sesle. “Sınırda çatışma olmuş.”
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
“Evin’e ulaşamıyoruz.”
Sözler boğazımda düğümlendi.
Bir anda içime kötü bir his çöktü.