Evin'den...
Benim şu hayatta hiç kimseden bir beklentim olmadı.
Ama ondan… ondan çok beklentim oldu.
Beklentim büyüktü; beni çok sevmesiydi.
Ve beklentimin de ötesinde… öyle güzel sevdi ki, insanın içini yakan, ama aynı zamanda hayata bağlayan o derin sevgiyle…
Elimi ayağımı bağladıkları demir sandalyede, başım yana düşmüş bir hâlde bayılmıştım. Üzerime atılan buz gibi suyla bir anda kendime geldim. Nefesim kesilir gibi oldu, bedenim titredi.
“O… çocuğu!” diye küfrettiğim anda biri sertçe bağırdı:
“Küfür etme lan!”
“Aç lan gözümü! Aç! Aç!” diye haykırdım, boğazım yırtılırcasına.
“Söyle,” dedi biri soğuk bir sesle. “Bir erkekle kaçtığını söyle, seni serbest bırakacağız.”
“Ben kimseyle kaçmadım,” dedim dişlerimi sıkarak.
Şerefsizlerden biri çenemi kıracak gibi sıktığında, bütün gücümü toplayıp kafamı yüzüne geçirdim. Kulaklarımı dolduran o acı dolu ses… yalan söyleyemem, içimde bir parça huzur bıraktı.
“Kamerayı aç,” dedi biri.
Sonra tekrar yaklaştı, sesi kulağımın dibinde yankılandı:
“Hadi söyle. Bir adamla kaçtım de… seni istediğin yere bırakacağım. Söz veriyorum.”
“Anan kaçmıştır biriyle, git onu getir önce” dedim.
Sözüm biter bitmez vücuduma verilen elektrikle bütün kaslarım kilitlendi. Buz gibi bedenimde dişlerimi sıkarak dayanıyordum. Voltajı gittikçe yükselttiklerini hissedebiliyordum. Gözlerim kararıyor, nefesim kesiliyordu ama sesimi çıkarmadım.
“Asir Ağa’nın karısı da pek dayanıklıymış,” dedi biri alayla.
“Adamsanız elimi çözün lan!” diye bağırdım. “O zaman size dünyanın kaç bucak olduğunu gösteririm!”
Neden ısrarla bir adamla kaçtığımı söylememi istiyorlardı, bilmiyordum. Ama ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar işkence ederlerse etsinler… istediklerini söylemedim.
Bana yaptıkları işkence bana çok ağır gelmiyordu.
Gizli istihbaratçı birinin istediği şeyi söylemelerini istemeleri tamamen onların aptallığıydı.
Kafamın içindeki o boşlukların bununla bir ilgisi olduğunu anlamıştım. Ama hiçbir şey hatırlayamamak… bu işkenceden bile daha çok delirticiydi.
Kaç gün geçti, kaç saat sürdü… bilmiyorum. Zaman kavramını yitirmiştim. Sadece şunu biliyordum; biri geldiğinde gözlerimi kapatıyorlardı.
Ama yüzünü görmemem… sesini tanımayacağım anlamına gelmezdi.
Onun sesini hafızama kazıdım 10 yılda geçse mahşer alanında da olsa sesini duyar tanırım.
kapı sertçe açıldı. Gelen kişinin sesinden içeri girenlerin gerildiğini hissettim. Ellerimi ve ayaklarımı çözdüler. Başımda bir silahın soğukluğu…
“Hadi çık buradan,” dedi biri. “Tek bir yanlış hareketinde… kocan da sen de ölürsünüz.”
O an anladım.
Asir gelmişti.
"Kaçacak yeriniz kalmadı işte it gibi öleceksiniz" dediğimde
"Konuşma lan burada kafana sıkarım yoksa"
Elimi ardımdan bağlanarak "hadi yürü" dedi.
O geldiyse… her şey bitecekti.
İçimden binlerce kez şükrettim.
Onunla göz göze geldiğim an… ne vücudumdaki ağrılar kaldı aklımda, ne yaşadığım acılar. Hiçbir şey…
Sadece ona sarılmak istedim.
Ne olursa olsun beni bırakmayacağını biliyordum. Belki de her şeye dayanmamın sebebi buydu.
Başıma silah dayayan adamın arkasından gelen sert bir darbe sesi duyuldu. Adam hamle yapamadan, bütün gücümü toplayıp kafamı yüzüne geçirdim.
Yere düştü.
Ben de düşecektim… ama düşmedim.
Çünkü Asir bana sarıldı.
O an… gerçekten nefes aldığımı hissettim.
Bitmişti.
Her şey bitmişti.
Asir elimi çözdüğünde sıkıca sarıldı.
Yusuf yerdeki adamı tekmeliyordu, öfkesini durduramıyordu.
“Asir, Yusuf yeter!” dedi sert bir sesle. “Al şunu. Arabaya. Diğeriyle birlikte depoya götürün.”
Asir’in kucağındaydım. Başımı kaldırdığımda, adamın kafasına vuran kişinin Muhammed Ahmet olduğunu gördüm. Bana bakıp hafifçe gülümsedi.
“Geçmiş olsun,” dedi.
Başımı salladım. “Sağ ol… sana da.”
Asir beni arabaya bindirdiğinde elini bir an bile boynumdan çekmedi. Yüzümü göğsüne gömdüm. Kalbinin atışını duymak… bana yeniden hayatta olduğumu hatırlatıyordu.
“İyi misin?” diye fısıldadı.
Başımı salladım ama konuşmadım.
Konuşmak istemiyordum.
Sadece… her şeyi unutana kadar ona sarılmak istiyordum.
Arabaya bindiğimizde Hamdullah abi eğilip saçlarımdan öptü.
“Nasılsın küçük fare?” dedi.
“İyiyim abi… sorun yok,” dedim kısık bir sesle.
Gözlerimin içine baktı, sonra hafifçe gülümsedi.
“İyisin tabii,” dedi. “Seni boşuna mı o kadar yetiştirdik…”
Arabaya bindiğimizde Asir’le birlikte arka koltukta oturuyorduk.
“Sizin eve mi gidelim?” diye sordu.
Asir hemen itiraz etti. “Hayır, orası olmaz.”
Hamdullah abi de başını salladı. “Doğru, şu an oraya gitmesi iyi olmaz.”
Yusuf direksiyondan araya girdi: “En güvenilir yer sizin ev, Asir. Senin evde de işlerin var.”
Asir bir an sustu, kararsız kaldı. Sonra derin bir nefes alıp, “Tamam… eve gidelim, bakarız.” dedi.
Umurumda değildi nereye gittiğimiz. Onun yanında olayım yeterdi.
Güvenli kollarında olmak dışında tek bir isteğim yoktu.
Bana uzattığı sudan bir yudum aldım. Ardından yüzümü avuçlayıp alnımdan öptü.
“Bir yerinde bir şey var mı? Ağrın var mı? Önce hastaneye gidelim.”
“Yok… hastaneye gitmeyelim. Benim bir yerimde bir şey yok.” dedim.
Kucağından kalkacak gibi olduğumda yüzüme baktı. Sanki “Ne yapıyorsun?” der gibiydi.
“Yaran kanıyor…” dediğim anda gözlerim doldu.
“Şşş…” diye fısıldadı. “İyiyim ben. Çok iyiyim. Seni buldum ya… benden iyisi yok.”
“Olmaz…” dedim. “Yaran ağrıyor.”
“Ağrımıyor.” diye kaşlarını çattı ve beni iki kolunun arasına çekip daha sıkı sarıldı.
Ben ise sanki kapana kısılmış gibi, bakışlarımı yüzünde gezdiriyordum.
“Biraz uyu,” dedi.
“Ama—” diye itiraz edecek oldum.
Başımı tutup tekrar göğsüne bastırdı. Konuşmama bile izin vermedi.
Alnıma değen sıcak dudaklarıyla gözlerim kendiliğinden kapandı.
Kısa bir süre sonra evin önüne geldiğimizde sanki düğün varmış gibi kalabalıktı.
“Ben kendim yürürüm,” dedim.
Ama beni hiç duymamış gibi kucağında indirmeden arabadan indi.
Herkes şaşkınlıkla bize bakıyordu.
İkimiz de yara bere içindeydik.
Etrafımızdaki uğultu kulaklarımda yankılanıyordu:
“Asir Ağa karısını getirdi…”
Asir hızlı adımlarla kalabalığın arasından geçti. Sanki etrafımızda etten bir duvar örülmüştü. Korumalar yolu açarken avlu kapısından içeri girdik. Asir hiç durmadan merdivenlere yöneldi.
Avluya girdiğimiz andan beri içimi kaplayan o huzursuzluk büyüyordu.
“İndir beni,” dedim.
“Anne!” diye bir çığlık yükseldi. “Bugünleri de mi görecektim? Sen bu uğursuzu nasıl evimize koyarsın! Bir de sen yaralısın oğlum!”
Asir’in göğsü öfkeyle inip kalkıyordu.
“Anne… birazdan geliyorum, konuşacağız.”
“Konuşacak bir şey yok! Al götür şu uğursuzu evimden!”
Asir dişlerini sıktı. “Anne… bekle. Beş dakika sonra geleceğim.”
Adımlarını sert sert merdivenlere vurdu.
Hiç ses etmedim.
Ama içimde bir şey kırıldı.
Asir bu kadar öfkeli olmasaydı… sanki bu kapıdan içeri girmek istemezdim. Sanki burada çok kötü bir şey yaşamışım gibi bir his vardı içimde.
Aklıma annesinin beni istemediği düşüncesi düştü.
Kalbim başka şeyler söylüyordu… ama içimdeki o ses susmuyordu.
Odanın kapısını tek eliyle açtı.
İçeri girdiğimde etrafa baktım.
Burası… bizim seçtiğimiz eşyalarla döşenmiş odaydı.
Ama sanki hiç yaşanmamıştı. Hiç dokunulmamış… hiç nefes alınmamış gibiydi.
“İyisin, değil mi?” diye sordu.
Başımı salladım.
Asir beni dikkatlice yatağa bıraktı. Onun kanı, beni kucağında taşıdığı için sol tarafıma bulaşmıştı.
Siyah gömleğindeki kanı görünce hemen doğruldum.
“Yaran kanıyor…” dedim. Titreyen elimle dokunmaya korkuyordum.
Elimi tuttu, beni kendine çekti.
“Hiçbir şey… seninle olmadığım kadar canımı acıtmıyor.”
Yüzümü avuçlayıp gözlerimin içine baktı.
“Sana bir şey olacak diye kaç kez öldüm bilmiyorum… seni bulana kadar nefes aldığımı bile hissetmedim.”
Sessizce yüzüne baktım.
“Şey… ben senin yanına gelmek için…” dedim.
Derin bir nefes verdi.
“Yine de bunu yapman… sana kızmayacağım anlamına gelmez.”
“Gerçekten kızacak mısın bana?”
“Kızacağım.” dedi ama sesi bile inandırıcı değildi.
Yüzüne baktığımda kaşları düzelmişti bile. Bana nasıl kızacaktı ki…
“Bana kızmana izin vermem ki,” dedim.
“Bu konuyu konuşacağız. Ama şimdi değil… ikimiz de iyi değiliz.”
Elimi boynuna doladım. Parmak uçlarıma yükselip dudaklarına dokundum.
Yutkundu… ama geri çekilmedi.
Dudaklarıma anında karşılık verdi.
Ellerini belime koyup beni kucağına çekti.
Geri çekildiğimde izin vermeden alt dudağımı hafifçe ısırdı.
Nefes nefese kaldım.
“O kadar kolay değil,” dedi.
“Yok… çok kolay. Beni affettin bile.”
Kaşlarını çattı. “Affetmedim.”
Tekrar dudaklarına kapandım. Ellerim yanaklarındaydı.
Başını boynuma gömüp öptü.
“Asla… affetmiyorum,” dedi ama dudaklarında bir gülümseme vardı.
“Asir…” dedim.
“Hı?”
“Evim… benim yeryüzündeki tek evim.”
“Hı…” dedi kısık bir sesle.
“Yarana baktırmamız lazım.”
Gömleğinin düğmelerini tek tek açarken boynumu öpüyordu.
Omzundan gömleğini çıkarmaya çalıştım.
“Biraz yardım et,” dedim.
“Olmaz.” dedi boğuk bir sesle. “Bundan sonra yok sana yardım falan.”
Kol kasları o kadar genişti ki gömleği zorla çıkardım.
“Asir…”
“Hmm…”
Ellerini kazağımın içine sokmuş, sırtımı okşuyordu.
“Dur ya… akıllı ol biraz.”
“Akıl mı bıraktın yavrum…” dedi, boynuma değen nefesiyle bütün vücudum ürperdi.
“Yaralısın…”
Göğsündeki bandaj tamamen kana bulanmıştı.
“Uzan şuraya,” dedim. belimi bırakmadan yatağa uzandı. Yüzü acıyla buruştu.
“Ahh…”
Sinirle omzuna vurdum. “Deli misin sen!”
“Deliyim… ama benim deliliğim bir tek sana.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Kucağından kalktım.
“Bak… yeter artık. Bu sefer ben kızacağım.”
“Halla halla… hem suçlu hem güçlü,” dedi.
“Öyleyim.” dedim ve bandajına baktım.
Kapı çalındı.
Üzerimi düzelttim, onu yatakta bırakıp kapıyı açtım.
Yusuf’tu.
“Nasılsın?”
“İyiyim.”
“Doktor çağırdım. İkinize de baksın.”
Asir içeriden seslendi: “Gerek yok. Evin bakar.”
Yusuf başını yana eğdi. “İki dakikaya doktor yukarı geliyor.” deyip gitti.
“Bunun da tripleri hiç çekilmiyor,” diye mırıldandı Asir.
Yanına döndüm.
“Ben halimden memnunum, doktora gerek yok,” dedi.
“Nasıl yok? Canın acıyor.”
“Yok… senin yokluğunda çok daha fazla yanmıştı.”
Sanki yıllar geçmiş gibi bir ifade vardı yüzünde.
“Ne oldu?” dedim. “Ben kaza geçirmeden önce… neredeydik?”
Asir konuşacakken kapı tekrar çalındı.
Açtım.
Doktor içeri girdi, elinde çantasıyla. “Geçmiş olsun.”
Asir’i işaret ettiğimde, “Benim bir şeyim yok. Onun dikişleri açılmış,” dedim.
Doktor eldivenlerini taktı.
“Evin Hanım, sizin durumunuz nasıl?”
“İyiyim.”
Doktor bandajı kaldırdığında bütün dikişlerin açıldığını gördüm.
“Tekrar dikiş atmam gerek. Bu iğne biraz uyuşturacak ama acıyı hissedeceksiniz.”
Onun canı yanacak diye benim içim parçalanıyordu.
Yanına oturup elini tuttum.
Doktor yarasını dikerken, Asir gözlerini bir an bile benden ayırmadı.
Sanki acıyı çekmiyor gibi… beni izliyordu.
İş bitince ayağa kalktı doktor.
“Geçmiş olsun. Bu serum sizi biraz dinlendirir.”
“Tamam…” dedi. “Serumu sonra takarım, benim işlerim var.”
“Asla olmaz!” dedim. “Önce serum bitecek, sonra nereye gidersen git.”
Doktor bana da ilaçlar yazdı, yaralarıma merhem verdi. Ayağımı kontrol etti.
“Gayet iyi, sıkıntı yok.”
Kapıya kadar eşlik ettim.
“Sağ olun doktor bey, teşekkür ederiz.”
Kapıyı kapattığımda avludan gelen sesler kulaklarıma çarptı.
“O uğursuzu gönderin! Oğlumun başını yiyecek!”
Boğazıma bir yumru oturdu.
Ses Asir’e gitmesin diye kapıyı kapattım.
Yanına gittim.
Sessizce yanına uzandım, kolunun içine girdim.
“Ne oldu?” diye sordu.
“Hiç…” dedim.
Başımı göğsüne yasladım.
“Sana sarılsam… her şey geçecek biliyorum.”
Asir’in göğsündeki o düzenli iniş kalkış, dışarıdaki kıyameti unutturmaya yetecek tek sığınaktı. Ama dışarıdaki ses, bir bıçak gibi kapı aralığından sızmaya devam ediyordu. Annesinin "uğursuz" kelimesi, sanki az önce vücuduma verilen elektrikten daha çok yakıyordu canımı.
Asir, başımın altındaki kolunu biraz daha sıkılaştırdı. Duymadığımı sanıyordu belki ama o her şeyi anlardı. Çenesi başıma yaslıyken, derin bir nefes aldı. Sesi göğsünde yankılanarak çıktı:
"Annemin ne dediğine bakma. O sadece... korkuyor. Beni kaybetmekten korktuğu için saldıracak yer arıyor."
Başımı hafifçe kaldırıp, yorgun gözlerimle onun keskin yüz hatlarına baktım. "Sadece korku değil bu Asir. Nefret... Gözlerinde gördüm. Ben bu eve sadece yara bere getirmedim, senin kanını da getirdim. Haklı belki de."
Asir aniden duraksadı. Beni omuzlarımdan tutup hafifçe kendinden uzaklaştırdı ve gözlerimin tam içine, o siyah derinliklere hapsetti beni. "Bir daha," dedi sesi buz gibi ama kalbi yanarmışçasına, "Bir daha onun cümlelerini kendi ağzına alırsan, işte o zaman gerçekten kızarım sana Evin. Sen benim evimsin dedim. Ev yıkılırsa, ben nerede nefes alırım?"
Gözlerim doldu ama akıtmadım. Bir istihbaratçı ağlamazdı, değil mi? Ya da hafızasını yitirmiş bir kadın, en azından kim olduğunu hatırlayana kadar dik durmalıydı.
"Hafızamdaki o boşluklar..." diye mırıldandım konuyu değiştirerek. "Beni neden bir adamla kaçtığımı söylemeye zorladılar? Neden namusuma dil uzatmak bu kadar önemliydi onlar için?"
Asir’in bakışları sertleşti, elleri yumruk oldu. "Çünkü seni fiziksel olarak yıkamadıklarını anladılar. Seni ruhundan vurmak istediler. Eğer o yalanı söyleseydin, beni senden, seni benden koparacaklarını sandılar. Ama onlar bizi tanımıyor Evin. Bizim birbirimize olan borcumuz sadece bu dünyalık değil."
Tam o sırada kapı tekrar tıklandı. Bu sefer gelen Yusuf’un sert vuruşu değil, daha çekingen bir sesti.
"Asir Ağa... Hanımım aşağıda bekler. Herkes avluda, bir kelam etmeni beklerler."