bir kış sabahı...
Mahkeme salonunun yüksek tavanları, Moskova’nın o dondurucu ve gri havasını içeri hapsetmiş gibi soğuktu. Salon, sadece Sovyet rejiminin üst düzey yetkilileriyle değil, müttefik ülkelerden gelen askeri delegeler ve diplomatlarla da doluydu. Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan gerilimin en tepe noktası, yani Soğuk Savaş’ın o amansız dönemiydi. Amerika’dan ve diğer batılı güçlerden gelen temsilciler, casuslukla suçlanan ve vatan haini ilan edilen bu adamı kendi taraflarına çekmek, ondan sızdırılan bilgilerin ne kadarının deşifre olduğunu anlamak için adeta tetikte bekliyorlardı. Salon, fısıltılar ve gergin nefeslerle çalkalanıyordu.
Kürsünün hemen arkasında, sanık sandalyesinde zincirlere vurulmuş hâlde duran adam, üzerindeki ağır işkence izlerine rağmen başını dik tutmaya çalışarak bağırdı, "Kendi ülkemde, kendi topraklarımda yargılanmak istiyorum, Sayın Hâkime! Bu yaptığınız çok yanlış!"
Adamın sesi salonda yankılanır yankılanmaz, kürsüde oturan kadının gözlerinde adeta şimşekler çaktı. Valeri, üzerindeki siyah hâkimlik cübbesinin içinde bir ölüm meleği kadar azametli ve soğuk görünüyordu.
"KES SESİNİ!" diye bağırdı Valeri, elindeki ağır ahşap tokmağı hırsla ve büyük bir öfkeyle masaya vurarak. Tokmağın sesi, salondaki tüm fısıltıları bıçak gibi kesti. Batılı müttefikler ve diplomatlar, kadının bu ani ve acımasız çıkışıyla irkilerek birbirlerine baktılar.
Valeri’nin masmavi gözleri, karşısındaki adama bakarken en ufak bir merhamet kırıntısı bile taşımıyordu. "Burası Sovyet toprakları ve burada sadece bizim kanunlarımız geçerlidir! Vatan hainlerinin, casusların ve rejim düşmanlarının nerede yargılanacağına siz değil, bu mahkeme karar verir!" dedi. Sesi o kadar buz gibiydi ki, salondaki yabancı delegeler bu kadının ne kadar tehlikeli ve ödün vermez bir figür olduğunu bir kez daha anladılar. Batılı güçler, adamı kurtarmak ya da kendi lehlerine bir infaz ertelemesi almak için diplomatik dillerini dökmeye çalışıyorlardı ama Valeri’nin demir iradesi karşısında kelimeler hükümsüz kalıyordu. Onun için bu adam, sadece yok edilmesi gereken bir parazitti.
Hemen kapının yanında, bir duvar gibi dimdik ve hareketsiz duran Ivan ise içindeki fırtınayı gizlemek için insanüstü bir çaba sarf ediyordu. Üzerindeki gardiyan üniformasıyla salondaki düzeni korumakla görevliymiş gibi görünse de, gözleri sanık sandalyesindeki adama kilitlenmişti.
Yargılanan bu adam, Ivan’ın sadece bir dava arkadaşı değil; aynı gizli operasyonlarda omuz omuza çarpıştığı, hayatını defalarca tehlikeye atan en yakın dostu, teşkilatın en değerli casusuydu. Dün gece Valeri'nin yatakta gururla anlattığı, parmağı kesilen mahkûm tam karşısında duruyordu. Dostunun zincirlere vurulmuş, hırpalanmış bedenini görmek Ivan’ın göğsünde devasa bir kor ateş yakmıştı. Dişlerini birbirine kenetledi, yumruklarını sıktı ama yüzündeki o masum, itaatkâr gardiyan maskesini asla düşürmedi.
Valeri, arkasındaki bu sessiz gücün ve sadık "gardiyanının" aslında o anda kendisini zihninde kaç parçaya böldüğünden tamamen habersiz, kalemi eline aldı. Batılı müttefiklerin endişeli bakışları ve dostunun çaresiz direnişi altında, adamın idam fermanını imzalamak üzere mürekkebi kağıda yaklaştırdı. Salondaki herkes nefesini tutmuş, Soğuk Savaş'ın bu kanlı perdesinin nasıl kapanacağını izliyordu.
Diplomatların ve yabancı delegelerin fısıltıları, Valeri’nin önündeki evrakları incelediği o birkaç saniyelik ölüm sessizliğinde aniden yüksek sesli bir itiraz dalgasına dönüştü. Salonun sol tarafında, şık takım elbiseleri ve üzerlerindeki diplomatik dokunulmazlığın verdiği güvenle oturan Batılı delegeler ayağa kalktı. Amerikalı baş delege, sesini salonun kasvetli duvarlarında yankılatarak öne doğru bir adım attı, "Sayın Hâkime! Bu adamın uluslararası hukuka göre iade edilmesi gerekiyor. Onu bize verin, adaleti biz kendi topraklarımızda tesis ederiz! Bu davanın diplomatik krizlere yol açmasını istemezsiniz. Bize verin, biz çözeriz!"
Diğer delegeler de onu destekleyen mırıltılarla, adeta masaya baskı kurmak istercesine dillerini döküyor, diplomatik tehditlerle bezeli cümlelerini birbiri ardına sıralıyorlardı. Hepsinin gözünde, kapana kısılmış casusu kendi taraflarına çekerek Sovyetler'in elindeki kozu yok etme hırsı vardı.
Valeri, önündeki kağıtlardan başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde ne bir tereddüt ne de diplomatik bir çekince vardı; sadece bir hükümdarın tebaasına tepeden bakan o mutlak, ezici kudreti barındırıyordu. Ağır cübbesinin altındaki bedenini dikleştirdi ve salondaki tüm sesleri bastıracak bir tonda, adeta gök gürlemesi gibi Rusça lanetler ve küfürler savurmaya başladı,
"Пошли вы к чёрту! (Cehenneme kadar yolunuz var!)" diye kükredi.
Sesi batılı diplomatların suratına bir şamar gibi indi. "Siz kimsiniz ki benim mahkememde bana şart koşuyorsunuz? Siz önce bu dava için geldiğiniz topraklara dönün de, geçtiğimiz gece Moskova’nın gizli gazinolarında kaç kadının koynunda sızıp kaldığınızın hesabını verin! Hepiniz buraya adalet dilenmeye gelmiş birer köpeksiniz!"
Bu ağır ve aşağılayıcı sözler salonda adeta bomba etkisi yarattı. Diplomatlar uğradıkları hakaretle kızarırken, salondaki Sovyet subayları silahlarının kayışlarını düzelterek yabancılara gözdağı verdi. Atmosfer, her an patlamaya hazır bir barut fıçısına dönmüştü.
Tam o sırada Valeri, bacaklarının arasında, dün geceden kalan o taze ve sızım sızım sızlayan mum yanığının acısını hissetti. Canı yandıkça içindeki sadizm ve öfke daha da katlandı. Ayğa kalktı; cübbesi dalgalanırken, sanık sandalyesinde oturan o aciz casusa nefretle baktı. Karar anı gelmişti. Önündeki devasa mühürlü belgeye bakarak gürledi,
"Bu pis casusun, devletimizin güvenliğini tehdit etmek ve vatan hainliği suçundan derhal İDAM EDİLMESİNE karar kılınmıştır!"
Elindeki dolma kalemi hırsla mürekkebe batırdı ve kağıdın üzerine ölüm fermanını çizen o sert imzayı attı. Kalemin ucunun kağıtta çıkardığı o yırtılma sesiyle birlikte, kalemi iki parmağının arasında sertçe kırıp masaya fırlattı. Salon bir kez daha buz kesti.
Sanık sandalyesindeki casus, aldığı darbelere ve işkencelere rağmen ayağa kalkamadı ama oturduğu yerden, dün gece bizzat Valeri tarafından kesilmiş olan o sargılı, kanlı ve kopuk parmağının olduğu elini havaya kaldırdı. Alaycı, yavaş ve ritmik bir alkış tutmaya başladı. Parmak kemiklerinden sızan taze kan sargıyı lekelerken, gözlerini Valeri’nin gözlerine dikti ve dudaklarında ölüme meydan okuyan bir tebessümle konuştu, "Senin toprakların, senin hükmün geçerli Hâkime... Bugün bu masada senin sözün yazılır. Ama unutma, benim dökülen bu kanım, en yakın zamanda benim topraklarımın, benim askerlerimin tarafına çekilecek! Benim yoldaşlarım bu kanın hesabını bu topraklardan fitil fitil alacak!"
Valeri, adamın bu dik başlılığı ve tehdidi karşısında çılgına döndü. Dudak kenarı sinsi ve kibirli bir nefretle kıvrıldı. Kürsüden öne doğru eğilerek, "Seni soysuz köpek!" diye tısladı. Ardından gözlerini kapının yanında bir heykel gibi duran, içindeki kor ateşi ve dostunun acısını belli etmemek için kalbini taşa çeviren Ivan’a çevirdi. Valeri, Ivan’ın o an bir gardiyandan ziyade bir cellat gibi hissettiğini bilmeden emrini verdi, "Askerler! Alın bu lağım faresini! Önce bugün Moskova’nın en işlek sokaklarında zincire vurulmuş bir eşeğin arkasında sürükleyin! Herkes vatan hainliğinin bedelini görsün! Sonra da büyük belediye binasının önündeki meydanda asın bu soysuzu!"
Ivan, duyduğu bu korkunç emirle birlikte göğsünün sıkıştığını, ciğerlerinin körük gibi körüklendiğini hissetti. Silahını tutan elleri öfkeden tir tir titriyor, üniformasının altındaki kasları kasılıyordu. Kendi can dostu, omuz omuza çarpıştığı yoldaşı, az sonra bir hayvanın arkasında sürüklenecek ve meydana asılacaktı. İçindeki casus kimliği "Harekete geç, onu kurtar ya da kadını oracıkta öldür!" diye haykırırken, askeri disiplini ve daha büyük olan operasyonun geleceği "Dur ve maskeni koru," diyordu.
Salon, muhafızların zincir sesleri, diplomatların öfkeli bağrışları ve casusun alaycı gülüşleriyle tam bir kaosa teslim olmuşken; Ivan nefret dolu gözlerini Valeri’nin muzaffer yüzüne dikti. Moskova sokaklarında başlayacak olan bu kanlı infaz, aralarındaki o şehvetli yalanların üzerine çökecek en büyük karanlığın habercisiydi...