Liva, gecenin siyahına bürünmüş bedenini aynada incelediğinde, gözlerinde tuhaf bir parıltı vardı. O geceyi sıradan bir buluşmaya çevirmeyecekti. Yalnızca zevk için değil, sınırlarını yeniden keşfetmek için oradaydı.
Mekân, şehir dışında gizli bir villaydı. Davet özel, katılım yalnızca adını söyleyenler içindi. İçerisi adeta başka bir dünyaydı. Loş ışıklar, zarif maskeler takan kadınlar, takım elbiselerinin ardında arzuyla yanan bakışlar taşıyan erkekler… Herkes oyun kurallarını biliyordu: İzin verilen her şey mümkündü.
Liva’nın gözü, köşede oturan bir adama takıldı. Saçları gümüşe çalan, gözleri koyu bir lacivertti. Sertti ama bakışlarında dingin bir cehennem taşıyordu. Adam ona yaklaştı.
“İlk defa mı buradasın?”
“İlk defa bu kadar açık hissediyorum kendimi.”
İsim bile söylemediler. Her şey bedene, tenselliğe, elektriğe dayanıyordu. Gecenin bir köşesinde, ipeksi kumaşlarla kaplı özel bir odada buldular kendilerini. Maskeleri çıkmadan. Sadece dudakları konuştular. Liva adamın fısıltılarıyla titredi. Gözleri bağlı, bilekleri zarifçe bağlanmıştı. Adam ona sadece zevk değil, güvenin getirdiği teslimiyetin sınırlarını da gösterdi.
Dokunuşlar kural tanımıyordu. Fısıltılar içinde, Liva hiç yaşamadığı bir yoğunlukla kendini kaybetti. Vücudu defalarca titredi, kulaklarında yankılanan tek ses kendi soluğuydu. Zevkin sınırlarında dolanırken, adam son bir kez öptü omzunu.
“Şimdiye kadar seni sadece hayal etmiştim,” dedi.
“Ama gerçek halin, hayalden daha derinmiş.”
Liva, sabah gözlerini açtığında tek başınaydı. Ne bir numara, ne bir not... Sadece gecenin bıraktığı sarsıcı izler ve aynada kendisine bakan yeni bir kadın.
Eve dönerken kafasının içi sessiz değildi. Arabası trafik ışığında durduğunda telefonuna gelen bildirim, her şeyi yeniden değiştirdi:
“Liva, hastanedeyim. Kalp çarpıntısı geçirdim. Görmeni istedim. – Baran”
Kalbi sıkıştı. Gözlerini kapattı. Gece yaşadıklarıyla Baran’ın sesi çarpışıyordu içinde. Arzuladığı bedenler, o bedenlerin bıraktığı izler, zevk dolu oyunlar… Hepsi bir yana; Baran’ın adı, başka bir yankıydı ruhunda.
Hiç düşünmeden yön değiştirdi. Hastanenin kapısından içeri girdiğinde Baran onu görünce doğrulmaya çalıştı ama Liva hemen yanına koşup elini tuttu.
“Delirdin mi sen?”
“Belki de. Ama seni görmek istedim.”
Liva suskundu. O gece yaşadıklarını söylemedi. Ama gözleri anlatıyordu. Baran bakışlarını kaçırmadı.
“Beni hâlâ istiyor musun?” diye sordu fısıltıyla.
Liva başını eğdi.
“Sana ihtiyacım var.”
Gece, Baran’ın evinde devam etti. Bu defa farklıydı. Tutku, sadece tenle değil, kalple birleşmişti. Baran onu öperken sanki geçmişin izlerini siliyor, yaşanan tüm fantezileri bir sığınma yerine çeviriyordu. Saatler boyu birbirlerini sarmaladılar. Zevkin ve huzurun en yumuşak birleşimiydi bu. Defalarca birleştiler ama her seferinde daha çok yaklaştılar.
Sabah Liva erkenden kalktı. Ona kahvaltı hazırladı. Yumurtaları sade, kahveyi koyu bıraktı. Baran mutfağa geldiğinde Liva’ya bir süre baktı.
“Beni terk etmeyeceksin, değil mi?”
Liva gülümsedi.
“Seni terk etmeyeceğim… Ama önce kendimi biraz daha kaybetmem gerekiyor.”
Baran gözlerini kapadı.
“O zaman seni yine bulacağım.”
Liva bu defa gerçekten gitti. Ama aklında bir soru yankılandı:
"Baran beni buldu. Peki ya ben, kendimi nerede kaybetmeye devam edeceğim?"