Baban gibi...

1229 Words
Tuluyhan'dan... Sınırın ötesinde aylar geçirmiştim. Barut kokusu, gece devriyeleri, bitmeyen pusular… insan bir süre sonra bunlara alışıyor. Ama insanın alışamadığı tek şey var. Sessizlik. Helikopterden indiğimde içimde garip bir huzur vardı. Aylar sonra evime gidiyordum. Arabayı lojmanların önüne park ettim. Kapıya doğru yürürken cebimdeki anahtarı çıkarttım. İçimden bir ses yine aynı şeyi söyledi. Umarım bu sefer kavga etmeyiz. Çünkü her gidişimde aynı konuşma yaşanıyor, her döndüğümde aynı tartışmayı yaşıyorduk. “Bırak artık askerliği Tuluyhan.” Ve benim verdiğim cevap hiç değişmiyordu. “Ben askerim.” Kapının önünde durdum. Anahtarı kilide sokup çevirdim. Kapı açıldı. Ama daha içeri adımımı atar atmaz bir şeylerin ters olduğunu anladım. Ev… fazla sessizdi. “Tülay?” diye seslendim. Cevap yoktu. Botlarımı çıkardım, salona doğru yürüdüm. O an gözüm duvara takıldı. Fotoğrafların bazıları yoktu. Sehpanın üstü boştu. Kaşlarım çatıldı. Hızlıca yatak odasına gittim. Dolabı açtığımda içimden bir şey koptu. Kıyafetlerinin çoğu yoktu. Dolap neredeyse boştu. Komodinin üstünde bir kağıt vardı. Yavaşça aldım. Operasyonlarda elim titremezdi. Ama o an… titredi. Not kısaydı. "Ben bu hayatı daha fazla yaşayamıyorum." "Her gün kapı çaldığında kötü bir haber alacağım korkusuyla yaşamak istemiyorum." "Ya askerliği bırak… ya da beni unut." Kağıdı indirdim. O an ne bağırdım… ne de bir şey kırdım. Sadece birkaç saniye öylece durdum. Sonra pencereye yürüdüm. Güneş batıyordu. Sonumuz zaten belliydi. Yıllardır belliydi aslında bizden olmuyordu. İlk tanıştığımız zamanlar geldi aklıma. Bir kafede oturuyorduk. Daha her şey çok yeniydi.Kendimle ilgili her şeyi anlatmıştım ona. O ise bana gülümseyip, “Ne olursa olsun ben seni çok seveceğim,” demişti. O gün gözlerindeki inanç o kadar gerçekti ki… ben bile bir an için her şeyin kolay olacağına inanmıştım. Şimdi ise elimde bıraktığı o kağıtla salonun ortasında öylece duruyordum. Hata yaptım desem… Mesleğimin getirisinden başka bir şey yoktu. En başından beri bunu biliyordu. Ben ona hiçbir zaman yalan söylemedim. Bu mesleğin ne olduğunu… gecelerin nasıl geçtiğini… bazen geri dönmenin garanti olmadığını… Hepsini biliyordu. Ama bilmek başka, yaşamak başka demek ki. Derin bir nefes aldım. Evdeki sessizlik insanın içine işliyordu. Yavaşça koltuğa oturdum. Başımı geriye yasladım ve tavana baktım. Garip olan şu ki… Onu suçlayamıyordum. Kim isterdi ki her telefon çaldığında kalbinin sıkışmasını? Kim isterdi ki kapı çaldığında gelenin bir subay olup kötü bir haber vermesinden korkmayı? Ama elimden başka bir şey gelmiyordu. Belki de… ikimiz için de hayırlısı buydu. Onu bu korkunun içinde yaşamaya zorlayamazdım. Benim yolum belliydi. Her zaman olduğu gibi. Yorgunluktan elimde o kağıtla oturduğum yerde uyuyakalmışım. Sabah uyandığımda boynum tutulmuştu. Güneş perdenin arasından içeri sızıyordu. Birkaç saniye nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Sonra gözüm koltuğun üzerindeki kağıda takıldı. Her şey bir anda tekrar aklıma geldi. Derin bir nefes aldım. Elimi yüzümden geçirip ayağa kalktım. Banyonun yolunu tuttum. Duşu açtığımda sıcak su omuzlarıma vururken gözlerimi kapattım. Sanki üzerimdeki bütün yorgunluk akıp gidiyordu ama içimdeki ağırlık yerinde duruyordu. Duştan çıkınca aynanın karşısına geçtim. Sakalım uzamış, gözlerimin altı çökmüştü. Kendi kendime mırıldandım. “İnsana benzeyeyim bari…” Bugün izinliydim. Dolaptan sivil kıyafetlerimi aldım, yavaşça giyindim. Evde hâlâ garip bir sessizlik vardı. Anahtarları masadan alıp kapıya yöneldim. Kapıyı kapatmadan önce bir an durdum. Gözüm salona kaydı. Dün gece elimde tuttuğum o kağıt hâlâ masanın üzerindeydi. Başımı hafifçe iki yana salladım. Böyle bir kağıt parçasıyla olmazdı bu işler. Ne yaşadıysak… en azından yüz yüze konuşmayı hak ediyordu. Arabaya binip kontağı çevirdim. Motor çalışırken birkaç saniye direksiyona bakıp öylece oturdum. Aklımdan tek bir şey geçiyordu. En azından yüz yüze konuşup… dostça ayrılmaktı. Bunca yılın hatırına bunu yapabilmeliydik. Şırnak’tan Hatay’a sekiz saatlik bir yolculuktan sonra nihayet kayınvalidemin evinin bulunduğu sokağa gelmiştim. Arabayı evin biraz ilerisinde durdurdum. Motoru kapattım ama birkaç saniye direksiyona bakarak öylece oturdum. Sekiz saat boyunca kafamda aynı cümle dönüp durmuştu. Ne söyleyeceğim? Belki de müsait değildir diye düşündüm. Cebimden telefonu çıkarıp Tülay’ı aradım. Açtığında " Tülay merhaba musaitsen eğer yüz yüze konuşabilirmiyiz" dedim Kısa bir sessizlik oldu sonrasında evdeyim gelebilirsin dedi. Yukarı çıktığımda kapının önünde durdum. Bir an derin bir nefes aldım. Sonra elimi kaldırıp kapıyı çaldım. Kapıyı annesi açtı. Yüzünde soğuk bir duruş vardı. Daha önce defalarca gördüğüm o sıcak ifade yoktu. Bir an göz göze geldik. Ben refleksle elini öpmek için elimi uzattım. Ama öylece kaldı karşımda. Elini uzatmadı. O an içimde bir şeyin daha ağırlaştığını hissettim. Elim havada birkaç saniye öyle kaldı. Sonra yavaşça geri çektim. Kayınvalidem beni baştan aşağı süzdü. Bakışlarında çok ağır suçlama vardı. “Ne için geldin?” dedi.Sesi soğuktu. Başımı hafifçe eğdim. “Konuşmak istiyorum.” anne dedim. “İçeri gel. Artık ne kaldıysa konuşacak ” dedi Evin içine adım attığımda yıllardır geldiğim o yer bana ilk defa yabancı gelmişti. İçeri geçtiğimde Tülay da salonda oturuyordu. Beni görünce hızla ayağa kalktı. “Hoş geldin,” dedi uzaktan, mesafeli bir sesle. Kalbim bir an durdu. O mesafeli “hoş geldin” bile içimi burkuyordu. “Teşekkürler,” dedim. Birkaç saniye sessizlik oldu. Sonra sesi biraz daha keskinleşti: “Neden geldin?” Tülay dedim. "Kaç yıllık birlikteliğimiz var… Öyle bir kağıt parçasına yazıp bitmemeli.En azından yüz yüze konuşalım. Bu kadar basit olamaz… diye düşündüm." dedim. O an, gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ne hakla konuşacaksın ki?” dedi. Sesinde neye olduğunu bilmediğim öfke vardı. Başımı hafifçe salladım. “Tülay… haklısın. Çok yalnız bırakıyorum seni. Ama mesleğim bu. Elimden başka bir şey gelmiyor.” dedim sakin kalmaya çalışarak. Ama o kalmadı, sesi yükseldi. “Senin yüzünden…!” diye bağırdı. “Ben en değerlimi kaybettim!” En değerlisi neydi ki Göreve gitmek dışında yaptığım bir şey de yoktu! Yanıma geldi, göğsüme vura vura ağlayarak anlatmaya başladı. “Sen gittikten sonra hamile olduğumu öğrendim…” İçimde bir şey kıpırdanmıştı. Kalbim sıkıştı. Bir an için kendimi suçladım. “Allah’ım… benim yüzümden bebeğimizi kaybetti,” diye geçirdim içimden. Ama o sonra başka şeyler söyledi. Her şey farklıydı… Benim çocuğumu doğurmak istemediği için aldırmış.Operasyon sırasında oluşan komplikasyon sonucu artık bir daha anne olamayacakmış. Ve bunun sorumlusu benmişim. Aklımı toplamaya çalıştım. Anlattıklarını iyice idrak ettikçe göğsümü yumruklayan ellerini tuttum. “Ne… ne dedin sen?” diye fısıldadım, sesim çatlamıştı artık. “Sen… benim… bizim çocuğumuzu aldırdın mı?” Sesim titriyordu, neredeyse kendi kulaklarımda yankılanıyordu. Ne dediğinin farkına varınca duraksadı. Bir an sessizlik çöktü aramıza. Sonra tekrar sordum, sesim hâlâ titriyordu. “Niye… neden?” “Ben bu kadar kötü biriyim Tülay… neden?” Gözlerimde öfke, acı ve şaşkınlık karışmıştı. Bağırışmalarımıza annesi de gelmişti. “Bırak kızımı, mafettin zaten !” diye bağırdı. Kendimi kaybettim. Tülay’ı kendimden ileriye iterek bağırdım: “Ben mi mafettim ulan?! Kendi kendinize yapmışsınız, beni suçluyorsunuz!” Sonra derin bir nefes aldım, sesimi kontrol altında tutmaya çalıştım. Tekrar sordum: “Niye?” Bir an gözleri doldu. Sonra fısıldadı: “Baban gibi bir baba olursun diye korktum.”dedi. Bana dedi: “Baban gibi bir baba olursun…” Baban gibi… Tülay’ın sözleri kulağımdan geçip beynimde yankılanıyordu: “Baban gibi bir baba olursun…” O an bir şey kırıldı içimde. üç yıllık evliliğimizde bir kez bile sesimi yükseltmemiş, her zaman anlayışlı davranmıştım… ve şimdi beni babamla aynı kalıba sokuyordu. Olduğum yerden geri geri yürüdüm. Duyduklarım ağır geliyordu; her kelime göğsüme saplanmış gibiydi. Başımı kaldırıp Tülay’la göz göze geldik. “Boşanma için ne gerekiyorsa ben hazırım,” dedim, Sonra hiç bakmadan çıktım evden. Yolda her adımımda aklımdan tek bir cümle geçti: Bu kadarını hak etmedim. Kalbimde boşluk, içimde öfke ve hayal kırıklığı… hepsi bir aradaydı. Hayatımdaki en güvendiğim ikinci kişi… Beni en hassas noktamdan vurmuştu. İçimde açılan yara çok derindi; belki zamanla bile kapanmazdı. Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Ve biliyordum… bir daha kimseye, hele ki "seviyorum" diyen bir kadına, kolay kolay güvenmeyecektim...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD