Sarhoştum Deniz, özür dilerim. Lütfen telefonunu aç konuşmamız gerek. Bunu bize yapma, affet beni sevgilim.
Elimdeki buketten çıkan kartı parmaklarımın arasında ezerken inledim. Onur’un partide ne kadar içtiğini görmüştüm. Tükettiği alkol oranına rağmen yine de yanıma geldiğinde mesafesini korumuştu. O haldeyken onu teşvik eden, ondan uzak durmayacağımı söyleyen benken devam ettiği için kızmaya hakkım var mıydı?
Elbette yok.
İç sesime kulaklarımı tıkayıp zihnimden onu söküp atmak istesem de başaramadım. İnleyip duvara dayadığım bedenimi yere kaydırıp oturdum. Ellerimin arasındaki kırmızı gül buketini koklayıp mutlu olmam gerektiğini biliyordum.
Ama yapamıyordum, o an ne zaman aklıma gelse tek gördüğüm üzerimde yükselip görüşümü karanlığa çeviren bir bedendi. On üç yıl önceki o geceden kurtulabileceğimi düşünerek salaklık mı etmiştim?
Gözlerimi yumup yanaklarımı ıslatan yaşların güllerin üzerine damlamasına izin verdim.
‘’Kendimden nefret ediyorum. Bana bunu yaşatıp hayatımı mahveden o insanlardan nefret ediyorum.’’ Hıçkırıp dudaklarımı birbirine bastırdım. ‘’Beni neden kurtardın ki? O gece ölseydim ya…’’ Düşüncelerimin akışı korkunç bir yöne doğru akarken gözlerimi sıkıca yumdum.
Derin nefesler alıp kendimi sakinleştirmeye çalışırken gül buketini yanıma koyup yanaklarımdaki yaşları sildim. ‘’Kes şunu. Küçük bir çocuk gibi ağlamayı kes!’’
Kendime olan öfkemle yumruklarımı sıkıp tırnaklarımın avuçlarımın içine gömülmesine izin verdim. Keskin acı soluğumu kesince parmaklarımı açıp etimi süsleyen kızıl izlere baktım.
Kanlı yarım ayların görüntüsü bana geçen gece Onur’un yanağında açtığım yarayı hatırlatınca utançla inledim. ‘’Her şeyi mahvediyorum.’’ Başımı dizlerime dayayıp parmaklarımla saçlarımı çekiştirirken ‘’Bu sefer yüzüne nasıl bakacağım?’’ diye kendime sordum.
Geçen sefer Onur’un evinde yaşadıklarımızın felaket olduğunu düşünmüştüm. Dün gece yaşananlarla kıyaslanınca kötü bile denemezdi. Bütün kararlılığım ve özgüvenim parçalara ayrılıp etrafıma saçılırken önümde büzüşmüş duran bej rengi karta baktım.
Lütfen telefonunu aç konuşmamız gerek.
Konuşmamız gerektiğini biliyordum. Normal sevgililer bu durumlarda konuşurdu. Ama ben bir korkaktım. Partiden ayrıldıktan iki saat sonra İrem Hanım’a telefonumu tamire vereceğim gibi ucuz bir yalan uydurup mesaj atmış ardından komple kapatmıştım.
Onur’un beni aradığını görmeye dayanamazdım.
Onur telefonla bana ulaşamayınca evime gelmiş ama ne kadar kapıya çalsa da açmayacağımı anlayınca pes etmişti. Ertesi gün ise çöp atmaya çıktığımda gül buketini kapımın önünde bulmuştum. Onur kendisi çiçekler ile gelse kapıyı açmayacağımı düşünmüş olsa gerek ki çiçekleri bırakıp gitmişti.
Nefesimi bezgince ciğerlerimden salarken bahsi geçen çiçekleri vazoya koymak için ayağa kalktım. Ne olursa olsun bu güzel güllerin suçu yoktu.
Mutfağa gidip alt çekmeceden bir vazo çıkarırken tezgahın üzerinde kara bir leke gibi duran telefonuma baktım. Ona dokunmaya ya da açmaya cesaretim yoktu. Musluktan cam vazoya su doldurup gülleri de içine koyduktan sonra telefonumu almadan salona geçtim.
Yumuşak minder dağına benzeyen hardal rengi kanepeme yığılmadan önce orta sehpaya çiçekleri koymak için eğildim. Ahmet Bey ile olan işimiz hakkında dosyaları kenara çekip vazoya yer açarken bütün bu olay akışında tek şanslı olduğum noktanın şirketin yılbaşı tatilinde olması olduğunu düşündüm.
Bir hafta boyunca Onur’dan kaçabilirdim.
Onur’un bunu hak etmediğini kendime söylesem de telefonumu açma cesaretini bulmam dört günümü aldı.
Pes edip aydınlanan ekrana bakarken peş peşe gelen bildirim sesleri yatak odamı doldurdu. Nefesimi tutup ilk önce arama kayıtlarına baktım.
20 cevapsız çağrı.
İrem Hanım’dan iki, Meral Hanım’dan tek arama vardı. Kalanların hepsi Onur’a aitti. Geri çıkıp mesaj uygulamasına girdim.
82 mesaj.
Onur’un görüşmek istediği, özür dilediği ve beni sevdiğini söyleyen mesajlarıyla dizlerimi karnıma doğru çekip büzüldüm. Onu gerçekten hak etmiyordum.
Gözlerimin dolmasına engel olmak için dilimi ısırırken Onur’a cevap vermeden önce İrem Hanım’ın ne yazdığını kontrol etmeye karar verdim. Mesaj bugün atılmıştı.
Yazdıklarını okuyunca başımdan aşağıya kaynar su dökülmüş gibi irkildim.
Yarın annenin mezarına giderken sana eşlik etmemi ister misin?
Hızla mesajdan çıkıp takvimi açtım. Küçük kırmızı nokta ile işaretlenmiş tarihi unuttuğuma inanamadım. Gözlerim engel olamadan yaşlarla doldu.
Onur ve ilişkimize o kadar kafayı takmıştım ki annemin ölüm yıl dönümünü neredeyse yok sayacaktım. Suçluluk midemde asit kaynıyormuş gibi hissetmeme neden olurken ‘’Özür dilerim annecim.’’ diye fısıldadım.
Elimle yanaklarımı silip telefonun mesaj kısmında İrem Hanım’a cevap verdim.
Teşekkürler ama gerek yok.
İrem Hanım mesajımı hemen gördü. Onur ile mi gideceksin?
Elbette İrem Hanım benim Onur ile olan ilişkimi biliyordu. Ortak çalıştığımız herkes Onur’un açık ilgisini görmüş sonunda iki ay önce kabul ettiğim yakınlığıyla bizim adımıza mutlu olmuşlardı. İrem Hanım beni ilk tebrik eden kişiydi.
Yılbaşı partisinde bizi birlikte gördükten sonra olanları kimsenin duymaması iyiydi. Bütün şirketin benim bir kaçık olduğumu düşünmesini istemezdim.
İrem Hanım’a doğruyu söylemek yerine Evet diyerek yanıt verdim. Aksi halde benimle gelme konusunda ısrarcı olabilirdi. Kendisi de üç sene önce kendi annesini kaybettiğinden acısı tazeydi. Nasıl hissettiğimi bilip benim yalnız olmama izin vermezdi. Dik omurgası ve profesyonel gülüşünün altında altından bir kalbi vardı.
Konuşmak istersen bana haber ver. Kendine iyi bak Deniz.
Mesajına burukça gülümsedim. Siz de tatilin tadını çıkarın.
Telefonu koltukta yanıma atıp ellerimle yüzümü sıvazladım. Bir an önce hazırlanmalıydım. Annemin mezarı babamınkiyle yan yana, eski bağ evimizin yakınındaki mezarlıktaydı.
Babamın ölümünden sonra yaşananlar ve annemin işinden kovulması ile her şeyi satıp İstanbul’a yerleştiğimizde annemin tek dokunmadığı mal varlığı bu evdi. Çocukluğumun geçtiği, babamla anılarımızın olduğu bu küçük bağ evini bana saklamak istemiş, babamın bedeninin de evden bir kilometre uzaklıktaki mezarlığa defnedilmesini sağlamıştı.
İkimiz içinde bir yuva ve babamın istirahat yeri olan eve yılda bir kere uğramamız acı-tatlı bir yolculuk olmuştu. Babamın yanına başka zaman dönemeyecek olmamızın acısının, onu hayatımızdan çıkarmış olmanın suçluluğunun her seferinde annemi içten içe yediğine şahit olmuştum.
Koca senede bir gün Hilmi Saral’ın ailesi olabilmiştik.
İlahi bir elin merhameti olsa gerek annemin yolcuğunun üç kereden az sürmüştü benimkisi ise devam etmişti.
Birbirlerine olan aşkları bu dünyada son bulsa da öbür dünyada bile yan yana olmak istediğinden annem öldüğünde babamın yanına gömülmek istediğini aile avukatımıza vasiyet etmişti. Ölümünün ardından ben aylarca hastanede kalıp yaşadığım travmayı atlatamamışken birileri son isteğini yerine getirip annemi babamın yanına defnetmişti.
On beş yıldır ezberlediğim adımları her seferinde aşmak kalbimi acıtıyordu. Hüznün zamana yenildiğini dile getirenler dünyanın en büyük yalancılarıydı.
Telefonumu elime alıp Tekirdağ için yarın sabahın ilk otobüsünde yer ayırdım. Odama dönüp yarın için yanıma almam gerekenlerden küçük bir çanta hazırlamadan önce Onur’a mesaj attım.
Annemin sevgisinin, kalbimdeki aşka yenilmesinin utancıyla parmaklarım harflerin üzerinde hızla hareket etti.
Hatalı olan benim. Biraz zamana ihtiyacım var. Şirkette görüşürüz.
Odama girip dolabımın dibindeki koyu kahve renkteki çantayı çıkarırken Onur’un önümüzdeki üç gün beni kendi halime bırakacağını umdum. Yine de her ihtimale karşı telefonu yeniden elime alıp kapattım.
***
Siyah ceketime sıkıca sarınıp başımdaki örtüyü düzeltirken aile kabristanlığımızın önünde elimde kardelenler ile dikildim. ‘’Ben geldim anne, baba.’’
Sanki varlıkları buradaymış da bana gülümsemişler gibi dudaklarımı kıvırıp onlara eşlik etmeye çalıştım. Annemin en sevdiği çiçekleri onun mezarına koymak için eğildiğimde her sene olduğu gibi bir buket karanfille karşılaştım.
Benden önce biri her sene buraya gelip anneme bu çiçekleri bırakıyordu. Kim olduğunu öğrenmeye çalışsam da yıllar içerisinde başarısız oldukça vazgeçmiş, benimle birlikte yas tutan birinin varlığını kabul edip onu bir yoldaş bellemiştim.
Kendi buketimi annemin mezarının üzerine bıraktıktan sonra uzanıp her zaman on kırmızı ve yedi pembe karanfilden oluşan buketin üzerinde parmağımı gezdirdim.
Normalde kırmızı karanfili mezarlıkta görsem de bu pembe yapraklı zarif çiçeği ilk kez annemin mezarında görmüştüm. Çiçek dilinde minnettarlık anlamına geldiğini öğrendiğimde annemin bir hayata dokunup unutulmayacak kadar iz bırakmasının gururunu yaşamıştım.
Belki de kurtardığı hastalarından birine aitti.
İçime derin bir nefes çekip geri çekildim. Babamın mezarına da diğer buketi bırakıp ikisinin başucuna oturdum. Annemin ölümünden sonra aynı gün ölmüşler gibi sadece bir gün mezarlığa gelmeye başlamıştım. Kalbim iki kere ailesiz kalmayı hatırlamayı kaldıramayacak gibi hissettiğimden bu kararı almıştım. Babamın bunun için bana darılmayacağına emindim.
Gömüldükleri toprağın içinde kemiklerinin bile kalmadığını bilsem de parmaklarımı mezar taşlarının üzerinde gezdirip ailemle konuştum.
‘’Sizi öyle özledim ki anlatamam.’’ Gözlerim dolup genzim dolarken yutkunup kendimi gülmeye zorladım. ‘’Biliyorum, biliyorum ağlamam yasak anne kızma.’’
Babamın ilk ölüm yıl dönümünde annemle birbirimize mezarının başında ağlamayacağımıza dair söz vermiştik. Ona hala sözümü tuttuğumu göstermek için neşeli çıkması için zorladığım sesimle konuşmaya devam ettim.
‘’Hayat zor ama idare ediyorum, birlikte beni gözettiğinizi biliyorum. Her zaman daha çok çabalıyorum.’’ Sol elimle babamın adının kazındığı harfleri okşadım. ‘’Hep dediğin gibi baba pes etmek ailemizin kanında yok.’’
Gökyüzü hafiften kar atıştırmaya başlayınca ağzımdan çıkan nefesim buhar oluşturdu. Sessiz kalmak canımı yakacakmış gibi sürekli konuşmaya devam ettim. Ahmet Taner’in babamı öven sözlerini, İrem Hanım’ın iş yerinde bana nasıl davrandığından bahsettim. Anneme yine karanfiller geldi diye babamın huysuzluk yapmamasını söyledim.
Anlatacak hiçbir şeyim kalmadığında yattıkları toprağın üzeri beyaz kar taneleri ile kaplanmadan önce sulamaya karar verdim. Mezarlığın çeşmesinin yanında asılı iki ibriği suyla doldurup topraklarını sularken sözümü tutamayıp bir iki damla yanaklarımdan süzüldü. Her zaman mezarlarına iyi bakan bekçiyi bulup teşekkür etmek istesem de bu sefer de onu etrafta bulamadım.
Belki de gelenlerin sevdikleri ile yalnız kalmak isteyeceğini bildiğinden ortaya çıkmıyordu. Başımı kaldırıp kasvetli gri göğe uzanan ağaçlara göz attım.
Mezarlıklar kadar derin nefes alınacak bir yer yoktu. Bütün bu servi ağaçları belki de ölenler yerine yaşayanlar için buraya dikilmişti.
Soğuk yanaklarımı ısırıp canımı yakarken göğsümdeki boşluğa yayılan özlemle bir süre daha ailemin yanında kaldım. Kar yağışı artıp hava kararmaya başlayınca gitmem gereken zamanın geldiğini kabul edip ‘’Seneye yine geleceğim.’’ deyip ayaklandım.
Sırtımı dönüp mezarlıktan çıkana kadar kendimi tutmayı başarsam da demir kapıdan geçip bağ evine uzanan toprak yola girdiğimde, etrafta kimsenin olmadığını görünce daha fazla dayanamadım.
Ciğerlerimi yırtan soluklarla yüksek sesle hıçkırarak ağladım. Görüşümü kaplayan yaşlarla önümü görmeden ayaklarım titrek beş adım atmıştı ki dizlerim beni taşımayıp kıvrılınca yere oturdum. Bedenimi sallayıp ellerimi kar kaplı toprağa gömerken içimi yakan hislerle haykırdım.
Kelimelerin olmadığı sözsüz acımı duyan yalnızca gök kubbeydi.
Yaralı bir hayvan gibi inleyip parmaklarımın arasında ezilen karla yana devrilirken bedenim cenin pozisyonu alıp kıvrıldı. Kalbimi kanatan ıstırabı geçirmek ister gibi göğsümü avuçlayıp sıktım.
Soğuk kıyafetlerimi aşıp içimde buz tutan kara boşluğa uzanırken ne kadar orda uzandım bilmiyorum. Boğazım bağırmaktan acırken yutkunup hissiz bedenimi doğrulmaya zorladım. Ayağa kalkmak için iki kere deneme yapmam gerekse de sonunda başardım.
Adımlarım beni mutlu anıların sıcaklığına taşırken içimde daha fazla gözyaşı kalmamıştı. Kuru yanaklarımla bağ evinin kapısına dayanıp cebimden anahtarı çıkarıp kilidi açtım. İçeri girmeden önce kapının yanındaki jeneratörü çalıştırdım. Eşikte bir an tereddüt edip bocaladım. Hala annemin tatlı parfümünün kokusu havadaymış da genzime dolmuş gibi hissederken salona girip ışıkları açtım.
Babamın sallanan sandalyesine doğru gidip bedenimi üzerine attım. Dizlerimi karnıma doğru çekip gözlerimi yumarken mırıldandım. ‘’Anne. Baba. Beni neden yalnız bıraktınız?’’