Bugün Dizdar konuşmak için kararlıydı.
Arka avluda rüzgar hafifçe esiyordu.
Dizdar sigarasını söndürdü, elleri hâlâ titriyordu.
Irmak köşeye çekilmiş, gözleri hafif nemliydi.
Dizdar derin bir nefes aldı.
“Bak Irmak…” dedi, sesi boğuk ama ciddi.
“Ben sana her şeyi anlatacağım. Artık beni dinle lütfen ..”
Irmak başını kaldırdı, sessizce dinledi.
“Zamanında Rojda’yı çok sevdim,” dedi Dizdar, gözleri uzaklara bakarak.
“Güya o da beni sevdi, tabi bana göre aslında hiç sevmemiş .Ama Tufan hep uyardı beni. ‘Bu kız sana yaramaz, bırak’ dedi.
Ben dinlemedim… Çok aşıktım. Sevdim çünkü.”
Dizdar gözleri doldu, elleri sıkıldı.
“Abisi… belanın teki… hapiste şimdi . Kızı dövmüş, içerek…bir gün. Ben evlerinin önünden geçerken gördüm Rojda’yı, aldım. Kaç gün hastanede başında bekledim. Ona bir ev açtım, okuturdum, para verdim… değer verdim… aşk verdim.
Ama meğer o evde bile… aldatmış beni. Kaç kişi ile yattığını öğrendim evlendikten sonra .Ben o başkaları ile yatıp kalkıyorken bilmeden,evlenmek istedim, teklif ettim. Param var, ağa’nın oğluyum… kaçırmak istemedi tabi , kabul etti.
Ama gerdek gecesi bakire değildi .Bunları sana şu an anlatmam çok zor Irmak yemin ederim.Ama dinle .El bile kaldırmadım belki ben yanıldım diye … doktora götürdüm. Meğer hamileymiş. Dünyam başıma yıkıldı. Göndersem abisi öldürürdü… kıyamadım. Dedim, ‘En büyük ceza burada çürümen.’
Bebek iki hafta sonra düştü. Sonra ona hiç dokunmadım… sevmedim… nefret ettim.
Bir gün içtik, Göktürk ve Tufan ile. Sarhoştum. Eve geldim… uyandığımda onun yanındaydım.
Birlikte olduk dedi. İki ay sonra hamileyim dedi. Meğerse yalanmış… çocuk da Buse yani benim ..…”
Irmak’ın gözleri doldu, nefesi kesildi.
Dizdar devam etti:
“Buse… benim güzel kızım… benim kızım değilmiş… Burhan denen it pislik herifin kızıymış. Uyuşturucudan tut, her bok var adamda.
Rojda’yı deliler hastanesinden aldım. Burhan’ı getirdim. Adamın dedikleri kanıma dokundu…
Kıza yani… benim narin kızıma … benim sermayem dedi… Gözümden sakındığım kızıma… kanıma dokundu sıktım.Kim evladına böyle der hangi baba . Sıktım pişman değilim .Kim hangi çocuğa böyle derse yine sıkarım ..
Rojda da ‘ister öldürür, ister satar’ deyince… ona da sıktım.”
Dizdar boğuldu, yutkundu.
Gözlerinden yaşlar süzüldü.
Irmak sessizce ağlıyordu, dudakları titriyordu.
Dizdar ellerini yüzüne götürdü, titreyen sesiyle fısıldadı:
“Anla Irmak… ben… bunları yaşadım… ama Buse… benim kızım olmasa da… benim güzelim olarak kalacak. Kimse bilmeyecek. Hiç kimse Irmak sadece sana anlattım bunları .”
Irmak dizlerinin üzerine çöktü, gözyaşlarını tutamadı.
Yavaşça kalktı, Dizdar’ın boynuna sarıldı.
Adam da gözyaşlarını tutamadı, başını kızın saçlarına yasladı.
Sessizlik içlerinde konuşuyordu.
Ne öfke kaldı, ne nefret.
Sadece iki kırılmış ruh birbirini bulmuştu.
Irmak titreyerek fısıldadı:
“Ben seni anlıyorum gerçekten anlıyorum sen çok iyi bir babasın . Sırrın benimle mezara giricek . Buse çok güzel akıllı bir kız .Ve babası sensin .”
Dizdar başını salladı.
“Benim kızım .”
Ve ikisi, avlunun sessizliğinde, birbirine sarılmış şekilde durdular.
Dışarıdaki dünya… sessiz, karanlık ve tehlikeliydi. Ama onlar için o an, küçük bir güven adasıydı.
Irmak başını hafifçe salladı, gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü ama sesi kararlıydı:
“Çok zor şeyler yaşamışsın, Dizdar… seni çok iyi anlıyorum.”
Dizdar gözlerini kızdan ayırmadan dinledi, elleri hâlâ titriyordu.
“Bundan sonra yargılamak bana düşmez,” diye devam etti Irmak.
Ama ardından, kendi iç çatışmasını da itiraf edercesine ekledi:
“Ama sen de beni anla. Ben sana baştan dedim… çocuk olup doğunca gitmek istiyorum diye. Çünkü kalamam… bu sana da haksızlık olur.”
Dizdar hafifçe başını eğdi, kızın sözleri kalbini sızlattı ama onu dinlemeye devam etti.
Irmak derin bir nefes aldı ve gözleri Dizdar’ın gözleriyle buluştu:
“Eğer dersen ki git… ben yeniden evlenirim. Çocuğum annesiz kalmaz… başkasından olur. Ben buna da tamam derim. Sana güvenmeliyim, senin de beni anlaman lazım.”
Dizdar dudaklarını ısırdı, gözleri parladı.
İçinde öfke, suçluluk ve koruma isteği birbirine karıştı.
Ama kızın sözleri ona bir rahatlama, bir umut ışığı getirdi.
“Ben seninle bir yola girmek istiyorum Irmak,” dedi boğuk bir sesle.
“Ve inan hiç pişman olmayacaksı. Söz veriyorum… ne olur bize bir şans ver .”
Irmak, titreyen ellerini Dizdar’ın ellerine koydu.
“Sen çok iyi bir adamsın Dizdar ama ” dedi fısıldayarak.
“Ben kimseyi sevemem artık .Kalıp sana umut vermek istemiyorum.Bana aşık ol acı cek istemiyorum . Çünkü aşk beraberinde bir çok acıyı getirir Dizdar ”
Dizdar başını eğdi, gözlerinden yaşlar süzüldü.
Kızın boynuna sarıldı, sessizlikte sadece iki kırılmış ruh ikiside aşk ile sınanmış...
Dışarıdaki karanlık, silahlar, geçmişin gölgeleri… hepsi bir an için uzaklaşmıştı.
Ve o an, Irmak ve Dizdar için, geçmişin acısı ile geleceğin belirsizliği arasında, küçük bir güven adası doğmuştu.Ama Irmak bu güven adasını istemiyordu ...
Irmak, Dizdar’ın boynuna sarılırken içten içe kendi düşünceleriyle boğuşuyordu.
Dizdar’ın göğsüne yaslanmış, titreyen elleriyle sıkıca sarıldığı an, zihninde bir ses yankılandı:
"Çocuk olunca… asla gidemezsin Irmak…"
Dışarıya yansıyan sesi sakin ve anlayışlıydı:
“Bize bir şans ver güzelim ne olur ”
İçinde ise bir fırtına kopuyordu. O küçük ama güçlü ses, kalbini kavuruyordu.
Dizdar’ın gözlerindeki kararlılık, gözyaşlarındaki suçluluk ve koruma isteği… hepsi bir araya gelmişti.
Dizdar hafifçe başını kaldırdı, Irmak’ın saçlarını okşadı.
“Madem gidiceksin, çocuğum senden olsun istiyorum Irmak ” dedi, sesi boğuk ve kararlıydı.
“Ama Dizdar? ”
"Gücüm yok Irmak , başkası ile istemiyorum sen ol istiyorum"
Irmak başını hafifçe salladı, gözleri yaşla doldu.
Dışarıya sadece sakin bir “Tamam…” sesi çıktı ama içten içe…
"Çocuk olunca… gidicem ama bunu bil kendini buna hazırla."
Dizdar'ın niyeti zaten asla kızı bırakmamaktı .
Bir ay geçmişti.
Konağın avlusu hâlâ sessizdi, ama Dizdar’ın içinde fırtınalar kopuyordu.
Geçen zaman boyunca Irmak toparlanmış, terapiyle güç bulmuştu.
Buse’ye sarılmış, çocukla ilgilenmişti. Ama Dizdar, gözünü geçmişe çevirmişti.
Bir ay boyunca sessizce çalışmıştı.
Fatih ve Enes ile ilgili yeni kanıtlar bulmuş, o gece neler olduğunu adım adım çözmüştü.
Fatih’in sahte polis ve savcıları nasıl ayarladığını, kimleri görevlendirdiğini tespit etmişti.
Göktürk ve Tufan, planı öğrenmiş ve tüm hazırlıkları yapmıştı.
Trabzon’dan depolar, sahte evraklar, kamera kayıtları, tanıklar… hepsi Mardin’e getirildi.
Dizdar, soğuk ve kararlı bir şekilde emir verdi:
“Hepsini Mardin’e getirin. Konuşacağız. Hesap soracağız.”
Adamlar sessizce başlarını salladı, hepsi hazırdı.
Dizdar, gözlerini uzaklara dikti. İçinde hem öfke hem sabırsız bir kararlılık vardı.
O gece, gerçeklerin ortaya çıkması için her şey hazırdı.
Mardin’de, eski bir depo soğuk ve loş ışıklarla doluydu.
Dizdar, Göktürk ve Tufan’ın gözetiminde sahte polis ve savcı getirildi.
Hepsi korkmuş, ama kendilerini güçlü göstermeye çalışıyordu.
Dizdar’ın gözleri ateşle doluydu.
Adımlarını hızlı attı, kararlı bir sessizlikle önlerine dikildi.
“Başlayalım,” dedi, sesi keskin ve tehditkârdı.
Adamlar titredi ama inatla direndiler.
Dizdar yumruğunu sıkıp, gözü dönmüş bir kararlılıkla ilerledi.
Birini sertçe duvara çarptı, kolunu burarak soru sordu:
“Enes… o gece… ne yaptınız ne oldu lan o adama kim verdi size bu emri ?”
Adam, korkudan dondu, başını salladı, ama kelimeler ağzından çıkmadı.
Dizdar diğerini ele aldı, iki adım öne itti:
“Konuş, yoksa seni burada sağ bırakmam!”
Adam titreyerek direndi, ama Göktürk ve Tufan kenarda bekliyordu, müdahale etmeye hazır.
Dizdar yumruk ve itişlerle sorguyu sürdürdü.
Direnmeleri uzun sürmedi. Birdenbire biri bağırdı, sesi çatırtılı duvarlarda yankılandı:
“ÖLMEDİ! ENES… ÖLMEDİ! YAŞIYOR!”
Dizdar bir adım geri çekildi, gözleri fal taşı gibi açıldı.
Göktürk ve Tufan birbirine baktı, sessizlik bir anda ağırlaştı.
Tufan adamın yakasını tuttu
" Sikerim belanı yalansa amına koyayım doğru düzgün şöyle ! "
Adamlar korku ve paniğin içinde titriyor, ama söyledikleri gerçeğin ağırlığıyla sarsılmıştı.
Dizdar derin bir nefes aldı, gözlerindeki öfke ve şok bir arada parlıyordu.
O an depo sessizleşti, sadece bu kelimeler yankılanıyordu:
“ENES YAŞIYOR.”