Arabada sessizlik hâkimdi.
Dizdar direksiyon başındaydı ama gözleri yolda değil, Irmak’ın üzerinde geziniyordu.
Kız hâlâ hafif donuk, gözleri ufka takılmıştı.
Irmak’ın zihni birkaç hafta önceki anıya kaydı.
Enes’le oturmuş, bebek hayalini kurdukları o günü hatırladı:
"Güzelim, bir kızımız olsun, sana benzeyen," demişti Enes.
Irmak hafifçe gülmüştü, sonra başını sallamıştı:
"Hayır, sevgilim… sana benzeyen yakışıklı bir erkek çocuğu olsun. Adı da Rüzgar olsun."
O anın sıcaklığı ve hayal kırıklığı gözlerinin önüne geldi.
Dizdar’a bakarken gözlerinden istemsizce yaşlar süzüldü.
Küçük damlalar yanaklarından aşağı kayarken, yüzünde hem buruk bir gülümseme hem de geçmişin acısı vardı.
Dizdar fark etti.
Irmak’ın omzuna hafifçe dokundu, gözlerini kızdan ayırmadan fısıldadı:
“Irmak iyi misin ? .”
Irmak başını hafifçe salladı ama hâlâ sessizdi.
İçinde hem sevinç hem korku, hem geçmişin yükü hem de yeni hayatın umutları vardı.
Dizdar onu böyle görünce kalbi sıkıştı.
O an, hem korumak hem sevmek istediği her şeyin sorumluluğu omuzlarına çökmüştü.
" Bu çocuğu istemiyor" diye düşündü Dizdar .
Konağın kapısı açıldığında, Dizdar ve Irmak sessizce içeri girdiler.
Irmak hâlâ hafif sararmış yüzüyle otururken, Dizdar kızı nazikçe destekledi.
Dizdar derin bir nefes aldı.
“Baba, ana , dede… size bir haberim var,” dedi gözleri parlayarak.
Nadim Ağa, Dizdar’ın dedesi, başını kaldırdı ve merakla baktı:
“Ne var oğlum, iyi bir şey
midir de hele ? "
Dizdar gülümsedi, Irmak’ın elini tuttu:
“İyi bir şey dede iyi , Irmak hamile. Bebeğimiz var.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Herkes dondu kaldı ...
Sonra Nadim Ağa yerinden fırladı, gözleri parladı:
“Yavrum, maşallah! Allah nazarlardan saklasın!”
Zilgıtlat çekti anası , sesi konağın taş duvarlarında yankılandı.
“Şükürler olsun! Bizim evlat, evlat sahibi olacak!”
Dizdar’ın babası hafifçe öne eğildi, gülümsedi, :
“Evladım… çok sevindim, Allah analı babalı büyütsün.”
Annesi ise Irmak’ın yanına gelerek kızın elini tuttu, gözleri yaşlı ama mutluydu:
“Çok mutluyuz , benim güzel kızım… Sana ve çocuğumuza sağlık diliyorum. Sağlıkla gelsin .”
Irmak sessizce gülümsedi, gözlerinden minik yaşlar süzüldü.
Dizdar kızın omzuna dokundu, gözleriyle ona bakarak fısıldadı:
“Ağlama artık , hissediyor seni .”
Konağın avlusu ve salonu, sevinç ve kahkahayla doldu.
Nadim Ağa hâlâ bastonu yer vura vura sevincini gösteriyor, babası çok mutluyfu . Dizdar İrmağ'ın elini sıkıca tutuyordu.
O an, yaşadıkları tüm karmaşa ve acıların ardından, ilk kez gerçekten huzur hissettiler.
Konağın içi hâlâ sevinçle çalkalanırken Dizdar bir anda cebinden telefonunu çıkardı.
Gözleri parlıyor, sesi heyecandan titriyordu.
Göktürk’ü aradı.
“Lan neredesiniz ? Konağa gelin hemen!”
Karşı taraf bir şey soracak oldu ama Dizdar beklemedi.
Tufan’ı da aradı.
“İkiniz de gelin lan! Hemen! İşim var!”
Yarım saat geçmeden iki adam kapıdan içeri girdi.
Göktürk daha kapıdan seslendi:
“Ne oldu lan? Konağı ayağa kaldırmışsın!”
Dizdar onlara doğru yürüdü.
Gözleri ışıl ışıldı.
Bir an sustu… sonra patladı:
“Baba oluyorum lan!”
Göktürk bir an dondu, sonra kahkahayla Dizdar’ın omzuna vurdu.
“Vay be! Ciddi misin oğlum sen?”
Dizdar’ın sesi bu kez daha derinden çıktı:
“Yeniden baba oluyorum…”
Tam o anda merdivenlerden küçük ayak sesleri duyuldu.
Buse…
Söylenenleri duymuştu.
Gözleri dolu dolu, dudakları titriyordu.
“Baba…”
Dizdar bir anda arkasını döndü.
Buse merdivenlerden koşarak indi ve babasına sarıldı.
“Baba… benim kardeşim mi olacak?”
Dizdar bir an durdu.
Yutkundu.
“Evet güzelim…”
Buse’nin yüzü bir an aydınlandı ama hemen ardından kaşları çatıldı.
“Annem neden gelmiyor? Ben onu çok özledim…”
Sesi titremeye başladı.
“Annem hamile diye mi gelmiyor?”
O an konağın içindeki tüm sevinç sanki durdu.
Dizdar yavaşça dizlerinin üzerine çöktü.
Kızının yüzünü iki avucunun arasına aldı, yanağını öptü.
“Güzelim… konuştuk ya seninle… annen melek oldu ya senin… gelmeyecek artık.”
Buse’nin gözlerinden yaşlar boşaldı.
“Kim hamile o zaman!” diye bağırdı hıçkırarak.
Dizdar’ın boğazı düğümlendi ama sakin kalmaya çalıştı.
“Irmak ablan babacım… o hamile benim güzel kızım.”
Buse bir adım geri çekildi.
Yüzü öfke ve acıyla karıştı.
“İstemiyorum!” diye ağladı.
“Gitsin onlar! Bebek de Irmak abla da gitsin! Annem gelsin!”
O an Dizdar’ın yüzündeki sevinç tamamen silindi.
Kalbi ikiye bölünmüş gibiydi.
Göktürk hemen eğilip Buse’yi kucağına aldı.
“Amcacım… kardeşin çok tatlı olacak bak… seni çok sevecek.”
Tufan da yumuşak bir sesle yaklaştı:
“Evet amcam… sen onu çok seversin. O da seni.”
Buse başını iki yana salladı, hıçkırıkları artıyordu.
“Hayır! Hayır istemiyorum!”
Irmak birkaç adım ötede duruyordu.
Yüzü bembeyazdı.
Karnına istemsizce dokundu.
Bu çocuğun gelişi daha şimdiden bir kalbi kırmıştı.
Dizdar ayağa kalktı.
Bir yanda ağlayan kızı…
Bir yanda gözleri dolu Irmak…
O an anladı.
Bu bebek sadece sevinç getirmeyecekti.
Sınav da getirecekti.
Buse hâlâ hıçkıra hıçkıra ağlarken Dizdar onu Göktürk’ün kucağından aldı.
“Gel benimle,” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle.
Kızını kucağına alıp çalışma odasına geçti. Kapıyı kapattı. Konağın içindeki sesler geride kaldı.
Dizdar koltuğa oturdu, Buse’yi dizlerine yerleştirdi. Küçük kızın gözleri kıpkırmızıydı.
“Baba…” dedi titreyerek, “annem geri gelmeyecek mi hiç?”
Dizdar’ın çenesi kasıldı. Ama sesini yumuşattı.
“Güzelim… annen seni gökyüzünden izliyor. Seni çok seviyor. Ama geri gelemeyecek.”
Buse dudaklarını büzdü.
“Ben başka anne istemiyorum…”
Dizdar başını salladı.
“Kimse annenin yerini alamaz. Irmak da alamaz. O senin annen değil.”
Buse şaşkın gözlerle baktı.
“Değil mi?”
“Değil,” dedi Dizdar net bir şekilde. “O benim eşim. Ama sen… sen benim ilk göz ağrımsın. Kalbimin en büyük parçasısın.”
Kızın gözlerinden yaşlar süzülmeye devam etti ama hıçkırıkları azalmıştı.
“Peki bebek?”
Dizdar küçük elleri avuçlarının içine aldı.
“Bebek senin kardeşin olacak. Ama bu… seni daha az sevdiğim anlamına gelmez. Tam tersine… sen abla olacaksın. Ona ilk sen sarılacaksın. İlk sen öğreteceksin yürümeyi.”
Buse sessiz kaldı.
Dizdar alnını kızının alnına yasladı.
“Beni yalnız bırakma tamam mı? Benim sana ihtiyacım var.”
Bu cümle Buse’nin kalbine dokundu.
Küçük elleri babasının boynuna sarıldı.
“Beni hep sevecek misin?”
“Ömrüm yettiği kadar değil… ömrüm bittikten sonra da.”
Buse’nin ağlaması yavaşça durdu.
Tam kabullenmiş değildi… ama kalbi biraz yumuşamıştı.
Bu sırada üst katta…
Irmak odasında yatağın kenarına oturmuştu.
Ellerini dizlerinin üzerine koymuş, boşluğa bakıyordu.
Aşağıdan gelen ağlama sesleri kulağına gelmişti.
Buse’nin “İstemiyorum!” diye haykırışı hâlâ zihninde yankılanıyordu.
Yavaşça elini karnına koydu.
“Ben ne yaptım…” diye fısıldadı.
Bir çocuk daha annesiz kalmış gibi hissediyordu.
Buse’nin gözlerindeki o kırılmışlık… kalbini sıkıştırmıştı.
Gözlerinden sessizce yaşlar süzüldü.
Seviniyor muydu?
Korkuyor muydu?
Yoksa geçmişin gölgesi mi hâlâ peşini bırakmıyordu?
Kapının önünde bir gölge belirdi.
Dizdar.
Bir süre kapıya yaslanıp Irmak’ı izledi.
Sessiz, kırılgan, yalnız…
Yavaş adımlarla yanına yaklaştı.
Irmak başını kaldırmadı.
Dizdar diz çöküp onun karşısına geçti.
Elini karnının üzerindeki elinin üstüne koydu.
“Bu çocuk bizim güzelim ,” dedi sakin ama kararlı bir sesle.
“Buse'de annesini özleyen küçük bir kız .”
Irmak gözlerini kaldırdı.
" Çok üzüldü ama Dizdar ,yazık kıza .Buse
çok narin kırılgan bir kız . Üzülsün istemiyorum"
Kızarmış gözlerinde hem korku hem minik bir umut vardı.
Dizdar alnını onun alnına yasladı.
“Ben ikisini de dengede tutarım . Hem kızımı… hem seni.”
O gece konağın içinde herkes bir şey öğrenmişti:
Mutluluk gelince, geçmiş tamamen silinmiyordu.
Ama birlikte taşınabiliyordu.