Rojda’nın yüzü artık tanınmaz hâle gelmişti.
O eski zarif kadından eser yoktu. Gözlerinin altı mor, dudakları alaycı bir eğri çizgiye dönüşmüştü.
Gülümsediğinde güzelliği değil, kötülüğü ortaya çıkıyordu.
Dizdar’ın sesi taş duvarlarda yankılandı.
“Ulan o adam uyuşturucudan kaç kere içeri girip çıkmış pisliğin teki!
Nasıl yaptın bunu? Nasıl onunla yaptın bunu?
O kıza neler yapar, nasıl bir adam olduğunu bilmiyor musun?!”
Sesi çatladı. Öfke değil, panik vardı içinde.
Sanki bir şeyleri kaybediyordu.
Rojda ise başını yana eğdi.
Pis, alaycı bir kahkaha attı.
“Ne yaparsa yapsın,” dedi umursamazca.
“İsterse satar, isterse yakar. Sana ne, Dizdar Ağa?”
O an Dizdar’ın dünyası durdu.
Gözlerinde bir anlık bir karanlık oluştu.
Nefesi ağırlaştı, göğsü titredi.
“Laaaan…” diye kükredi.
Ses insan sesi değil, vahşi bir hayvanın kükreyişi gibiydi.
"Küçücük kızı size bırakır mıyım lan ben ! "
Rojda ilk kez korktuğunu belli etmedi ama gözbebekleri büyüdü.
Yine de gülümsedi.
Onu en çok delirttiğini biliyordu.
“Sen kaybettin,” diye fısıldadı.
“Her şeyi.”
O an Dizdar’ın içindeki kontrol tamamen dağıldı.
Ama gözlerinde öfkenin yanında başka bir şey vardı:
Yıkılmak üzere olan bir adamın çaresizliği.
Sertçe bir tokat daha attı ve çıktı.
"Senin analığını sikeyim ben kadın ! " diyerek
Dizdar eski evin koridorunda ileri geri yürüyordu.
Adımlarının sesi taş duvarlarda yankılanıyordu.
Telefonu kulağında, sesi boğuk ve kesikti.
“Tufan… Göktürk… hemen gelin. Şimdi , attığım konuma ”
Telefonu kapattığında yüzü solgundu.
Rojda’nın sözleri kafasında dönüp duruyordu.
Buse… onun kızı değil…
O cümle beynine çivi gibi çakılmıştı.
Rojda eski evin içinde köşede oturuyordu.
Elleri titriyordu ama yüzünde hâlâ o alaycı gülümseme vardı.
“Ne oldu Ağa ” dedi yavaşça.
“Gerçek ağır mı geldi?”
Dizdar dişlerini sıktı.
Nefesi kesik kesikti.
Sesi boğazından kırılarak çıktı.
“Eğer doğruysa…” dedi.
“İkinizi de bu dünyadan silerim.”
Bu bir tehdit değil, bir kader cümlesi gibiydi.
Kapı açıldı, Tufan ve Göktürk içeri girdi.
İkisi de Dizdar’ın hâlini görünce sustu.
Böylesini daha önce görmemişlerdi.
Rojda'yı gördüler tanınmayacak haldeydi . Yüzünde vücudunda morluklar... Göktürk nefes verdi.
“DNA testi yapılacak,” dedi Dizdar soğuk bir tonla.
“Herkesten gizli. Bu konaktan tek kelime çıkmayacak.”
Tufan başını salladı.
“Ben hallederim, koçum . Kimse anlamaz.”
“Bu iş bittiğinde,” dedi Dizdar,
“ya ben yanılmış olacağım…
ya da bu kadın ölmüş sayılacak.”
Rojda gülmeye devam etti.
Ama bu kez kahkahası titriyordu.
“Gerçeği öğrenmek mi istiyorsun?” diye fısıldadı.
“Bazı gerçekler insanı öldürür, Dizdar Ağa.”
Dizdar ona baktı.
Ve ilk kez gerçekten korktuğunu hissetti.
Tufan akşamın sessizliğinde hareket ediyordu.
Bu eve gidip gelirdi zaten kimse şüphe duymazdı ..
Tufan konağa girdi herkse selam verdi
Buse'ye baktı gülümsedi
“Amcam gel, seveyim seni biraz…özledim kız , Bak sana bebek aldım,” demişti.
Buse
"Tufan amcaaa diye koştu sarıldı öptü.Cok severdi Göktürk ve Tufan'ı .Tufan bebek verdi kıza öptü elini saçına götürdü okşadı .Bir iki tutam saç geldi eline avucunda sıktı .Kızı öptü.Dedesi ile sohbet edip çıktı .
İrmak uzaktan izliyordu, gözleri parlıyordu. Hafifçe gülümsedi, çocuk gibi mutlu, masum bir an.Buse bebeğine çok sevindi çünkü .Irmak'da buna sevindi .
Dizdar üç gün boyunca şehir dışında işlerle meşgul olacağım diyip eve gelmedi.
Hiç kimseyle konuşmadı. İçinde hem merak hem de korku vardı.
Bu üç gün, her dakika zihninde Rojda ve Buse’nin durumu dönüp durdu.
Ve sonunda… üç gün sonra Tufan
DNA testinin sonuçlarını getirdi.
Dizdar sessizce dosyayı açtı.
Gözleri dondu.
Buse… Dizdar’ın kızı değildi.
Dizdar’ın aklında tek bir düşünce vardı:
“Nasıl yaptın lan … ne oyunlar döndü etrafımda…”dedi .Göz yaşı aktı olduğu yerde ayağa fırladı .
Rojda'yı çözdü elini ayağını...
" Nereye ağam? " dedi Rojda gülerek .
" Ölüme Rojda ölüme ! " dedi Dizdar .
Tufan tuttu adamı
" Yak burayı içinde yansın , uğraşma "
Dizdar durdu .
" Burhan'ı da getirin hemen ! "
Göktürk silahı aldı eline çıktı hemen evden .İki saate Burhan da geldi elleri bağlı .
" Ne oldu lan Dizdar ağa ! " diyerek sırıttı adam içmiş ti .Hap atmış gibiydi .
Dizdar yumruğu yüzüne çaktı.
" Ulan sen kimsin de benim karımla bir olup bana oyun koruyorsunuz lan piç ! "
,"Kız benim kızım , ilerde o bana sermaya lan benim kızım o ! " diyince Tufan silahı çıkardı
" Sikerim lan belanı "diyerek bacağına sıktı .
Dizdar bu laf ile kükredi resmen
" Siktigimin çocuğu sen benim kızıma ne diyorsun lan ! " diyerek sıktı adama göğsüne bacağına nereye gelirse .Burhan yıkıldı.Rojda bağırdı
" Burhannnnn ! " diyerek .Dizdar sinirle döndü
silahı Rojda'ya doğru tuttu . Şarjörü onada boşalttı .
" Senin kızına neler dedi lan sen , hala Burhan mi diyosun " diyerke kükredi ama ikiside yere yığılmış ölmüştü .
Bir adam geldi silahları sildi kendisi sıktı. Dizdar ve adamlar arabaya bindi gitti .Adam polise teslim oldu .
Dizdar sinirle direksiyonu yumrukladi. Yediremiyordu Burhan'ın dediklerini.
"Allah belanızı versin sizin" diye kükredi.
Dizdar arabaya bindiğinde elleri hâlâ titriyordu.
Gece Mardin’in üzerinde ağır bir sis gibi çökmüştü. Sokak lambalarının sarı ışıkları camdan içeri vuruyor, yüzündeki çizgileri daha sert gösteriyordu.
Göktürk direksiyondaydı, Tufan arka koltukta sessizdi.
Hiçbiri konuşmuyordu. Konuşacak bir şey kalmamıştı zaten.
Dizdar başını koltuğa yasladı.
Nefesi kesik kesikti.
Burhan’ın sözleri beyninde dönüp duruyordu.
“O kız benim sermayem ! ”
Bu cümle, Dizdar’ın içinde yıllardır kurduğu her şeyi yıkmıştı.
“Sülaleni…sikecem ” diye mırıldandı kendi kendine.
“Beni… aptal yerine koydular.”
Bir bara girdiler. Loş, dumanlı, ağır bir yerdi.
Dizdar masaya oturdu, önü ardı kesilmeyen içkiler geldi.
Kadehi tek yudumda bitirdi. Sonra bir tane daha. Sonra bir tane daha.
Alkol boğazını yakarken, içindeki yangın daha da büyüyordu.
Tufan yanına oturdu.
“Koçum…” dedi sakin ama temkinli.
“Bunu kimse bilmeyecek. Konakta tek kelime duyulmayacak. Sakin ol tamam ”
Dizdar başını kaldırdı.
Gözleri kırmızıydı, bakışları sertti.
“Bilmek isteyen olursa…” dedi dişlerinin arasından,
“mezarında söyler.”
Bir süre sustu. Sonra kadehi masaya sertçe bıraktı.
“Buse benim kızım olarak kalacak,” dedi kesin bir tonla.
“Adımı taşıyacak. Konakta Dizdar’ın kızı olarak büyüyecek. Bu konu kapandı.”
Tufan başını salladı.
“Aynen kral .”
Dizdar tekrar içkisine döndü.
Ama bu sefer öfke değil, başka bir şey vardı içinde.
Kayıp, boşluk, ve tuhaf bir sahiplenme hissi.
“Ben onu büyüttüm,” diye fısıldadı.
“Baba oldum ben ona. Kan değil… emek babasıyım lan , kahpe kadın .”
Kadehi tekrar kaldırdı.
Ama bu sefer dudakları titriyordu.
Irmak’ın yüzü gözünün önüne geldi.
Buse’nin avluda koşması.
“Baba” diye boynuna sarılması.
Ve ilk kez Dizdar Ağa, korktuğunu hissetti.
Korkusu düşmanlardan, aşiretten ya da polisten değildi.
Korkusu…
Kızını kaybetmekten ve Irmak’ı da bu karanlığa sürüklemektendi.