GİRİŞ

562 Words
Mardin ’ de taşlar konuşurdu. Ama hiçbir zaman gerçeği söylemezdi. Çünkü bu topraklar da gerçek yüksek sesle anlatılmazdı. Bu gerçekler ya kanla yazılırdı ya da sessizliğin en derin yerine gömülürdü. Bazı geceler olurdu ki şehir nefesini tutardı. Ay, sarı taşların üzerine çöker, rüzgâr dar sokaklardan geçerken bile yavaşlardı. O geceler de köpekler bile sebepsiz yere ulumazdı. Çünkü herkes bilirdi, bir şey olacaktı. Ve Mardin olacakları önceden hissederdi. O geceler de ya bir kan dökülürdü ya da bir kader yazılırdı. Bazen ise ikisi birden hakim olurdu. Hanzer Aşireti ’ nin adı, yıllar boyunca bu şehir de kapıları kilitleten, bakışları yere indiren bir isimdi. Düğünler de bile yüksek sesle söylenmez, fısıltı ile ağızdan ağıza dolaşırdı. Güçleriyle değil, dokunulmazlıklarıyla bilinirdi. Ama bu topraklar da hiçbir güç sonsuz değildi. Çünkü Mardin ’ de güç, her zaman kanla sınanırdı. Bir yol vardı… Tozlu, dar ve kaçışı olmayan bir yol. Bir düğün vardı… Davulların çaldığı, silahların havaya sıkıldığı, kimsenin ölümü beklemediği bir düğün. Ve karanlık da kurulan bir pusu vardı. Sessiz, planlı ve merhametsiz. Silahlar patladığın da zaman durdu. Çığlıklar yarım kaldı. Davullar sustu. Erkekler yere düştü. Silahlar sustuğun da geriye sadece kan, toz ve hayatta kalmak zorun da bırakılanlar kaldı. O gün Mardin ’ in en yiğitleri öldü. Ve Mardin bir daha eskisi gibi konuşmadı. Geride kalan bir kız vardı. On beş yaşındaydı. Henüz çocukluğunun ne olduğunu tam anlayamamışken, omuzlarına namus yüklendi. Utanç yüklendi. İntikam yüklendi. Adını bile kendisinin seçmediği bir kaderle baş başa bırakıldı. Onu kaçırdılar. Ağlamasına izin vermediler. Sormasına izin vermediler. Bir evliliğin içine hapsederek susturdular. Adı Naze ’ ydi. Tıpkı adı gibi nazlı, cilveli, ince davranışlı, zarif, kendini ağırdan alan, kolay açılmayan, değerini hemen göstermeyen yani tam da adı gibi kırılgan görünen ama içten içe güçlü bir kişiydi. Kimse ona ne istediğini sormadı. Çünkü bu şehir de kadınlara soru sorulmazdı. Kadınlara kader biçilirdi. Naze sustu. Ama bu bir kabulleniş değildi. Bu hayatta kalmanın sessiz yoluydu. Çünkü bazı kadınlar kırıldıkları yerden değil, yandıkları yerden sertleşirdi. Yıllar geçti. Acı, Naze ’ nin için de şekil değiştirdi. Gözyaşına dönüşmedi. Bedduaya da dönüşmedi. Taşa dönüştü. Mardin ’ de bir isim dolaşmaya başladı. Merhametle değil, korkuyla anılan bir isimdi bu. Hanım ağa dediler. Acımasız dediler. Taş kalpli dediler. Ama kimse sormadı ki bu kadını bu hale ne, kim getirdi? Hangi gün de çocukluğu öldü? Hangi sessizlikte kalbi sustu? Herkes her şeyi bildi ama bilmemezlikten geldi. Naze ise isminin anlamını yıllar sonra göstermeye başladı. Naze Hanzer kaybettiklerinin yasını tutmadı. Çünkü bu şehir de yas tutmak zayıflıktı. O da zayıf olmayı göze alamadı. Ayakta kalmayı öğrendi. Sessizce. Yavaşça geri dönüşü olmayan bir şekilde. Ve sonra… Bir düğün gecesi. Mardin ’ in en güçlü aşiretlerinden birinin olduğu kalabalık bir avlu da davullar çalarken bakışlar ilk kez bir kadının üzerin de durdu. Ne güzelliğiyle… Ne gülüşüyle… Sadece duruşuyla. Zilküfar Reşka, hayatın da ilk kez bir kadına bakarken durdu. Sahip olmak istemedi. Emretmek istemedi. Onun ile yan yana durmak istedi. Bu bir aşk değildi. Bu, iki fırtınanın aynı gökyüzüne bakmasıydı. Ve Mardin biliyordu ki bir kadınla bir adam yan yana geldiğin de bazen bir yuva kurulmazdı. Yuvadan da daha büyük bir şey olurdu. Bazen bir savaş başlardı. Ama bu savaş birbirlerine değil karşı tarafa yapılırdı. İşte o zaman orta da bir şehir de kalmazdı. Evet yeni hikayemiz yıllardır aklımı kurcalayan yazmam için bir türlü vaktim olmayan bir durum oldu ama yazmak için sabırsızlandığım bir kurgu olacak hikayemiz diğer hikayenin bitmesi ile başlayacak bilginiz olsun.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD