Ahuzer’in Anlatımından Devam
İnci pazar akşamı da eve gitmeme izin vermediği için sabah kalkıp İnci ile birlikte okula gittiğimizde, babası bize acıyıp İnci'nin arabasını geri vermişti. Birlikte arabada şarkı söyleyerek okula doğru gidiyorduk. İkimiz de iki gün boyunca bol bol sohbet etmiştik ve yaşadığımız şeyleri unutmuştuk. Gerçi Berk bu sırada beni rahat bırakmamış, sürekli aramıştı ama açmamıştım. Her aradığında İnci benden daha çok sinirleniyor; telefonu ona vermemi, açıp ona saydıracağını söylüyordu. Ama o, bunu bile hak etmediği için beni daha fazla rahatsız etmesin diye onu engellemiştim.
Onunla konuşmak istemiyordum. Onun gibi karaktersiz bir insanı hayatım boyunca hiç görmemişimdir. Hâlâ o halleri aklıma geldikçe midem bulanıyor. Hadi tamam beni aldatıyorsun, bari gizli bir yerde aldat. Bir barda, kalabalık bir yerde... Yani onu nasıl yaptılar? Hadi Berk’i geçtim, karşısındaki kız nasıl izin verdi o kadar insanın içinde ona öyle davranmasına? Kendilerini cesur mu ya da özgür mü zannettikleri için izin vermişti? Bu cesaret değildi, bu iğrençlikti, saygısızlıktı. Bu özgürlük de değildi, ahmaklıktı. O kız o gün kendini tek gecelik yapmıştı o kadar. Yani kısaca Berk onu kendi zevkleri için kullanmış, sonra da bir kenara atmıştı. Atmasaydı beni bu kadar çok aramazdı.
Dediğim anda arabada; "Aramazsan arama, yâr, aramazsan arama / Zaten merhem olmazsın sen benim gönül yarama" şarkısı çalınca neredeyse kahkaha atacaktım. Hayır yani, bu kadar da denk gelmesi inanılır gibi değildi ve şarkı sözleri de tam yerindeydi. Artık Berk’ten bana merhem olmazdı. Hani derler ya; "Ben seni kendime ilaç bilirdim meğer sen eczaneymişsin," diyorlar ya, aynen öyle. Berk de o cinstendi, çocuk bildiğin eczane çıkmıştı.
Güldüğümü gören İnci bana dönüp, "Hayırdır kuzum iyi misin?" dediğinde kafamı sallayıp, "Evet gayet iyiyim, kötü olmam için hiçbir sebep yok," deyip şarkının sözlerini yüksek sesle söylemeye başladım. Bugün mutluydum ama içimde garip bir his de vardı; hani şu insanı rahatsız eden türden. İçim sıkılıyordu, daralıyordum, bir gariptim bugün. Hadi bakalım hayırlısı... Genelde böyle hissettiğimde çok kötü şeyler oluyordu. Artık bilmiyorum.
İnci’yle okula vardığımızda arabadan inip fakülteye doğru yürüdüğümüzde, işletme fakültesinin önü yine her zamanki gibi kalabalıktı. Yani neredeyse bir insan seli vardı. Şaşırıyorum; burası özel bir üniversiteydi, ya baba parasıyla okuyacaktın ya da bursla. Ben bursla okuyanlardandım, İnci ise buradaki çoğu insan gibi baba parasıyla okuyanlardandı. İnci koluma girdiğinde kafamı çevirip ona baktım. Bana gülümseyip, "Ahuzer ben diyorum ki bu akşam size geleyim, ailenle birlikte bir akşam yemeği yiyelim, biraz sohbet edelim. Hem Sevim teyze ile Bülent amcayı da uzun süredir görmüyordum, özlemişim," dediğinde ona gülümseyip, "Harika bir fikir! Onlar da seni özlemişti. Ben onlara haber vereyim akşam geleceğimize dair, annem çok sevinecek," dedim.
Gülerek okula doğru gittiğimizde Berk önümüzde durdu. İnci kolumdan çıkıp ona öfkeli bakışlar attı. Ben ise boş bakışlar atarak İnci'nin kolunu tutup yanından geçeceğimiz sırada Berk kolumu tuttu. "Ahuzer biraz konuşalım." Yavaştan sinirleniyordum, hâlâ nasıl bu kadar yüzsüz olabiliyordu? Kolumu ondan kurtarıp ona bakarak, "Benim seninle konuşacak hiçbir şeyim yok," dedim. Bana bakıp hüzünlü bir sesle, "Yapma böyle Ahuzer, bir hatam yüzünden bizi harcama," dediğinde delirdim. Sinirle bağırdım: "Bizi harcama mı? Oğlum seni çiğ çiğ yemediğime şükret lan!"
Yanımdaki İnci de sinirle, "Berk siktir git yoksa elimden bir kaza çıkacak!" dediğinde Berk onu hiç umursamadan bana bakıyordu. Sakin olmaya çalışarak, "Ahuzer beni bir dinlesen anlayacaksın," dedi. Sinirle gülüp, "Affedersin ama senin nereni anlayacağım? Ne diyeceksin, 'Sikimi koymak için uygun delik mi arıyorum' mu diyeceksin? Ne diyeceksin ya? Hâlâ gelmiş bana konuşalım diyor. Ben kendi gözümle gördüğüme mi inanayım yoksa sana mı? Ya sen bana dün iş yemeğin olduğunu söyledin ama barda bir kızla sevişiyordun. Sen bana daha ne diyeceksin?" dediğimde sesimin yüksekliğinden dolayı çoğu kişi dönmüş bize bakıyordu. Bunu gören Berk kolumu tutup, "Gel sakin bir yerde konuşalım," dediğinde artık delirecek duruma gelmiştim.
Kolumu ondan kurtarıp yüzüne sert bir tokat attım. Kafası sağ tarafa düştüğünde sinirle, "Bir daha bana dokunma!" dedim. Kafasını yavaşça kaldırıp sinirle, "Sabrım taşıyor artık! Gel adamakıllı konuşalım yoksa elimden bir kaza çıkacak. Tek suçlu ben miyim lan? Dört yıllık sevgilimsin ama bir kez ihtiyaçlarımı karşılamadın!" dedi. İnci öne atılıp, "Ne diyorsun lan orospu çocuğu!" dediğinde kolunu tuttum; bir gereksiz insan için kendini boşuna yormasın diye. Ona bakıp "Sakin İnci boş ver," deyip kafamı çevirip Berk'e baktım.
"Haklısın biz dört yıldır sevgiliyiz ama gerçekten sevgili değildik çünkü sen beni sevmiyorsun. Eğer sevmiş olsaydın bunu yapamazdın. Ve ayrıca sadece notların için beni kullanıyordun. Şimdi bile beni kaybetmek istememenin tek sebebi sınavlar değil mi?" dediğimde sinirden küplere bindi. Söylediklerimde haklıydım. Ben hep not tutardım, o da benden o notları alır kendi çalışırdı. Zaten adamakıllı okula falan gelmezdi; buraya kadar hep benim sayemde gelmişti. Şimdi sevdiği kızı kaybetmiyordu, okulu bitirmesine yardım edecek o anahtarı kaybediyordu.
Öfkeyle bağırdı: "Sana son bir şans veriyorum! Şu an benden özür dilersin ve ilişkimize devam ederiz, yoksa seni bu söylediklerine pişman ederim!" dediğinde kahkaha attım. "Ben mi senden özür dileyeceğim? Siktir git Berk!" deyip onun kulağına doğru yaklaşıp; "Ha bu arada, hani dedin ya 'ihtiyaçlarımı karşılamıyorsun' diye... Haberin olsun, sorun sende. Neden biliyor musun? Beni etkileyemiyorsun," deyip ondan uzaklaştım. Yüzüne gülümseyerek arkamı döndüm ve İnci'nin koluna girerek içeri doğru yürüdüm. İnsanlar bize bakıyordu ama umursamıyordum çünkü rezil olan ben değildim. Berk kendini rezil etmişti ve bunu oradaki herkes de duymuştu. Bana bakıp aralarında fısıldaşıyorlardı. Allah'tan hiçbiriyle yakın değildim, yoksa sırf olayı merak ettikleri için gelip benimle konuşurlardı. Berk arkamdan, "Bu söylediklerinin hepsine pişman edeceğim seni Ahuzer!" dediğinde omuz silktim. Umurumda bile değildi, elinden geleni ardına koymasın.
İnci bana dönüp sinirle, "Kızım niye izin vermedin ağzının ortasına bir tane geçireyim?" dedi. Gülümseyip, "Değmez o şerefsize, dayağı bile hak etmiyor. Bırak ne hali varsa görsün. Zaten bu saatten sonra azıcık bile haysiyeti varsa bana yaklaşmaz," dediğimde birlikte sınıfa girdik. Bugün dersimiz birde başlıyordu, akşam yediye kadar dersimiz vardı. Bayağı yoğun bir gün olduğu için kafamı Berk’le yormayacaktım. İnci ile birlikte sınıfın arka sıralarında oturduğumuzda kitaplarımı çantamdan çıkartırken telefonumu da çıkarıp anneme mesaj attım: "Sultanım sana güzel bir haberim var, manevi kızın akşam bize yemeğe geliyor," yazıp gönderdikten sonra telefonu çantama attım.
Sonunda dersler bitmiş, yorgun argın İnci'nin arabasına doğru yürüyorduk. İnci esneme hareketleri yapıp isyanla, "Ya şu lanet üniversite ne zaman bitecek de biz de kurtulacağız?" dediğinde güldüm. "Daha iki yılımız var haberi olsun." Bana bakıp ayağını sertçe yere vurarak, "Şunu hatırlatıp durma, zaten hatırladıkça sinir krizleri geçiriyorum ya!" deyip kapıyı açıp şoför koltuğuna bindi. Ben de ön koltuğa bindiğimde, "Neyse Sevim teyzenin yemekleri beni kendime getireceğine eminim," dedi.
Üniversiteden çıkıp evime doğru giderken müzik dinleyip havadan sudan sohbet ederek eve vardığımızda, arabayı park edip inip binaya yürüdük. Çantamı alıp evin anahtarını çıkardım. Asansöre binip eve geldiğimizde, ben daha kapıyı açmadan İnci homurdanarak bana döndü: "Ahuzer sen içeri gir, ben yolda aldığımız tatlıyı arabada unuttum, onu alıp geliyorum." Kafamı salladım. O asansöre binip aşağı indiğinde ben de kapıyı açıp içeri girdim.
Girdiğim an kaşlarım çatıldı. Evde tek bir ses bile yoktu ve sadece salonun ışığı açıktı. Annem ve babamın bu saatte evde olması gerekiyordu, neden burada değillerdi? Ayakkabımı çıkartıp "Anne!" diye seslenerek salona doğru yürüdüğümde gördüğüm manzarayla adeta kalbim durdu. Dizlerim titredi ve dudaklarımdan sadece çığlık koptu. Öyle bir "Anneeee! Babaaaa!" diye haykırdım ki sanki boğazım yırtılmıştı. Ayakta duramıyordum. Yere diz çöktüğümde hâlâ gördüklerime inanamıyordum.
Salon darmadağınıktı. Annem ile babam kanlar içinde yerde yatıyorlardı. İkisi de kafasından vurulmuştu, etraf kan gölüydü. Burnuma kanın metalik kokusu geldikçe midem bulanıyordu. Aklımı kaçıracaktım. Ölmüşlerdi. Hayır, hayır beni bırakıp gitmiş olamazlardı! Yerde sürüne sürüne annemin yanına gidip yüzündeki sarı saçlarını çekip titreyen ellerimle yüzüne dokundum. Ellerimi kaydırıp omuzlarına getirerek sarsıp ağlamaya başladım. "Anne... Anne aç gözünü aç bana bak. Kızın geldi anne... Ne olur gözlerini aç bana bak!" Ama ses yoktu. Yüzünü avuçladım, buz gibiydi. Titreyen sesimle, "Anne, annem kalk... Kalk üstünü örtelim, üşümüşsün anne. Kalkmak yoksa hasta olacaksın anne," dedim.
Babamın yanına süründüm, o da hemen annemin yanındaydı. Babamı sarsıp "Baba! Baba gözlerini aç bana bak!" dedim ama ses yoktu. İkisi de ölmüştü. Bağırarak ağlıyordum. İkisinin ortasında olduğum için kollarımı atıp onlara sarılmak istedim, hatta onlarla birlikte ölmek istedim; ta ki bir çığlık sesi duyana kadar. Kafamı kaldırıp baktığımda İnci kapının önünde donmuş bir şekilde bana bakıyordu. Ağlayarak titreyen sesimle, "İnci battaniye getir çabuk! Battaniye getir annem ile babam üşüyor... İnci çok soğuklar üşüyorlar! Bana battaniye, yorgan bir şey getir!" dediğimde o da benim gibi yere yığılıp ağlamaya başladı. "Ahu... Ahuzer bu... Burada ne olmuş?" dediğinde ağlıyordum. "Bilmiyorum İnci bilmiyorum!" diye ağlamaya başladığımda İnci titreyen elleriyle çantasını açıp telefonunu çıkardı. Tuşlara basıp kulağına götürerek ağlayarak polise ihbarda bulundu.
Ben ise üzerimdeki ceketi çıkarıp annemin üstüne atıp ayağa kalkmaya çalıştım ama başaramıyordum; kalktıkça geri düşüyordum. Düşe kalka koltuktaki battaniyeyi de alıp babamın üstüne örterek anneme sarıldım. "Birazdan ısınacaksınız," deyip anneme sıkı sıkı sarıldım. Gözlerim kafalarındaki kurşun izine kaydıkça çıldıracak gibi oluyordum. İnci bir köşede durmuş ağlıyordu. Bir süre annemi ısıtmaya çalıştım ama olmuyordu, bir türlü ısıtamıyordum. Titreyen dizlerimle ayağa kalkıp, "Bir şeyler bulmam lazım onları ısıtmam lazım, hâlâ çok soğuklar!" diye bağırıp odada bir aşağı bir yukarı gitmeye başladım.
Delirmiştim, deli gibi hareket ediyordum. İnci ayağa kalkıp beni tuttuğunda bağırdım: "Bırak beni! Bırak, bir örtü falan bulmam lazım, ısıtmam lazım onları!" İnci ağlayarak, "Ahuzer onlar çoktan öldüler," dediğinde kulaklarımı kapatıp çığlık attım. "Hayır onlar ölmedi! Onlar ölmedi, böyle söyleme!" Daha fazla ayakta kalamadım. Tekrar yere yığıldığımda kulaklarım kapalı çığlık atıyordum. Ailemin kanı elime yüzüme bulaşmıştı. Gözlerim yerdeki kan gölündeydi.
İnci bana sarıldığında kafamı kaldırıp ona baktığımda, İnci'nin arkasındaki duvarda bir yazı vardı. Kanla yazılmıştı. Çatık kaşlarla İnci’den kurtulup ayağa kalkarak duvarın yanına gittim. Ağlamıyordum, daha doğrusu tepki gösteremiyordum, içimde kocaman bir boşluk vardı. Titreyen ellerimle duvardaki yazıya dokunduğumda yabancı bir yazıydı ama hangi dilde olduğunu bilmiyordum. İnci de yanıma geldiğinde ona baktım. İnci benden daha fazla yabancı dil biliyordu. Benim bildiğim İngilizce ile İspanyolcaydı ama burada daha başka bir dil yazıyordu. Eğer yanlış değilsem İtalyanca yazıyordu.
İnci korku dolu gözlerle bana bakıp yutkundu. Titreyen bir sesle "Ne yazıyor?" dediğimde, "İtalyanca 'I debiti di sangue si pagano con il sangue.' Anlamı ise 'Kan borcu kanla ödenir.'" dediğinde dizlerim titredi, yere yığıldım ve ağlamaya başladım. Kim bizden ne istiyordu? Biz niye kaçamamıştık bu kaderden? Batmıştık, taşınmıştık ama yine de kurtulamamıştık. Ben ağlarken polisler gelmiş olacak ki etraf kalabalıklaşmıştı. Ben ise duvarın dibinde baba ile annemin açık olan gözlerine bakıp ağlıyordum. Kafamın içinde onlarca ses vardı. Kurtulamamıştık. On yıl kaçmıştık, yine bizi bulmuşlardı.
Ama bilmedikleri bir şey vardı; benim ailem suçsuzdu. Biz zaten suçlulardan, katillerden, mafyalardan kaçmıştık ama yine de yakalanmıştık. Bütün servetimizi aldıkları yetmiyormuş gibi onları da benden almışlardı. Kapatmışlardı bugün canlarımı benden almışlardı. Ellerime onların kanları bulaşmıştı, çığlık attım. Ellerime baktıkça çığlık atıyordum. Kafamı kaldırıp onlara baktığımda, iki kişi onları siyah bir torbaya koyduklarında ayağa kalkıp onlara doğru atıldım. "Bırakın! Dokunmayın onlara! Koymayın onun içine, almayın onları benden!" deyip onları ittirmeye çalıştığımda bir polis beni belimden tutup göğsüne yasladı ve kulağıma doğru fısıldadı: "Sakin ol Ahuzer, sakin ol güzelim."
Kafamı ona doğru çevirdim. Babamın arkadaşı Hamit amcanın oğlu Devran Altın'dı. Kendisi polis olduğu için o da gelmişti. O da benim gibi yıkılmış görünüyordu. Beni kendine doğru çevirdiğinde kollarımdan tutuyordu. Ağlamam şiddetlenerek, "Almasınlar Devran onları benden, götürmesinler, koparmasınlar, koymasınlar onun içine, yapmasınlar!" diye ağladığımda beni göğsüne bastırıp sıkı sıkı sarıldı. Başını çeneme yasladı ama konuşmadı.
Ben ise bir süre öyle kalıp ağladığımda birisi Devran'ın yanına gelip, "Başkomiserim cesetleri adli tıba gönderiyoruz," dediğinde Devran'ın göğsünden ayrılıp ağlayarak bağırdım: "Onlara öyle söyleyemezsin! Onlar ceset değil, benim annem ile babam! Onları hiçbir yere göndermenize izin vermiyorum, onlara dokunamazsınız!" diye bağırdığımda polis daha fazla yanımda kalamadı. Uzaklaştığında yere baktığımda almışlardı onları benden, götürmüşlerdi. Bir adım atıp "Getirin onları, geri verin bana!" dediğimde daha fazla gücüm kalmamıştı. Başım zonkluyor, bedenim beni taşımıyordu. Yerimde sendelediğimde biri beni tuttu. Kafamı kaldırıp baktığımda Devran'dı. Daha fazla gücüm kalmamıştı, yığıldığımda o beni kucağına almıştı. Başım dönüyordu, ona bile odaklanamıyordum. Burnumdan sıcak bir şey aktığını hissettiğimde titreyen ellerimle burnuma dokunup baktığımda kan bulaşmıştı parmaklarıma. Midem de bulanıyordu. Titremeye de başladığımda Devran'ın öfkeli ama endişeli sesini duydum: "Ne oluyor lan? Ahuzer iyi misin?" dediğinde ona odaklanamıyor, gözlerimi açamıyordum. Kendimi daha fazla uyanık tutamadım, karanlığın içine doğru çekildim.
Yazarın Anlatımından Devam
Ahuzer, Devran'ın kollarında bayıldı. Kafası arkaya doğru düştü, üstündeki eli de kayıp boşluğa düştüğünde İnci korkuyla bir çığlık atıp Ahuzer'in başına geldi. Ahuzer berbat bir haldeydi; elleri, üstü başı her yeri kandı ve burnu da kanıyordu. Devran ve İnci de korkuyla ona bakıyordu. İnci kafasını kaldırıp Devran'a bakarak, "Ne oldu ona, ne oldu?" dediğinde, Devran Ahuzer'i göğsüne daha fazla bastırıp, "Yaşadıklarını kaldıramadığı için bayıldı sanırım. Aşağıda ambulans bekliyor, derhal hastaneye gitmesi gerekiyor," deyip Ahuzer'i sıkıca tutup ambulansa götürmek için evden çıkıp merdivenlerden indi.
Onu ambulanstaki sedyeye yatırıp görevlilere teslim etti. Ambulanstan çıktığında Can gelip, "Başkomiserim cesetleri adli tıba teslim ettik. En fazla iki gün içinde adli tıp raporu çıkar," dediğinde Devran başını sallayıp, "Tamam, sonuç çıkınca bana haber ver," dedi. Polis "Tamam başkomiserim," dediğinde ambulanstan hemşire çıktı. "Hastanın kalp atışları düzensiz, hemen hastaneye gitmemiz gerekiyor," dediğinde Devran'ın kalbine bir sancı saplandı. İnci de o sırada yanına gelmişti. Duyduklarından dolayı yerinde sendelediğinde Devran kolunu tuttu. İnci ona baktığında Devran, "İnci sen ambulansa git, ben de arabayla geleceğim," dedi.
İnci ağlayarak kafasını sallayıp ambulansa bindiğinde ambulans hareket etti. Devran arkasına dönüp, "Burası sizde, ben gidiyorum. Raporu da yarın masamda istiyorum," deyip arabasına binip hastaneye doğru sürdü. İhbarı ilk aldıkları anda Ahuzer'in evi olduğunu biliyordu. Yüreğinde bir korkuyla gelmişti; Ahuzer'e bir şey olduğunu sanmıştı ama ona değil de, ailesi gibi çok sevdiği Sevim teyze ile Bülent amca ölmüştü. Daha doğrusu öldürülmüştü. Ahuzer ise bir köşede yıkılmış, çığlık atarak ağlıyordu. Onu öyle gördüğünde kalbi öyle bir acıdı ki; elinde olsa onun anne ve babasını iyileştirecekti ama çoktan ölmüşlerdi. Duyduğu bilgiye göre neredeyse bir gündür ölüydüler. Hastaneye vardığında arabayı park edip hastanenin acil bölümüne doğru gitti.