Sabahın erken saatleriydi. Binanın küçük, loş çamaşırhanesine doğru yürürken aklımda dün geceden kalan elektrik kesintisi ve jeneratör sorunu vardı. Her zamanki gibi sakin ve yalnızdım. Sadece düşüncelerimle doluydu kafam.
Kapıyı açtığımda, içeride birkaç kişi vardı ama kimseye bakmadım. Sadece kendi işime odaklandım. Makineyi çalıştırmaya hazırlanırken, kapı sertçe açıldı. Arkama döndüğümde, Turgay’ın dik ve keskin duruşu karşısında duraksadım.
Üzerinde üniforması, yüzünde yine o soğuk ifade vardı. Beni gördü, ama gözlerini kaçırdı. Konuşmaktan kaçınıyor gibiydi.
“Günaydın,” dedi, sesi buz gibi, ama her zamanki gibi keskin.
“Günaydın,” diye yanıtladım, sesimde hafif bir yorgunluk vardı.
Birkaç saniye sessizlik oldu. Makinenin çalışmaya başlaması, o soğuk havadaki buzların çatlamasına izin vermiyordu. İkimiz de birbirimize bakmaktan kaçınıyorduk. Sanki yıllar önce yaşanan her şeyin üzerine beton dökülmüştü.
Turgay, çamaşır sepetini aldı ve mekanik bir şekilde kıyafetlerini makineye attı. Hareketleri hızlı ve kontrollüydü, konuşmaya niyeti yok gibiydi.
“Daire numaran nedir?” diye sordu aniden, sesi yumuşamadı.
“203,” dedim, göz göze gelmeden.
“204 benimki,” dedi ve hemen arkasını döndü.
Bir an yüzüme hafif bir tebessüm kondurdum ama bunu fark etmedi. O buz gibi bakışlarını çoktan bana çevirmişti.
Makine sesinin arka planda devam ettiği o loş odada, kelimelerimizin soğukluğu birbirimizi daha da uzaklaştırıyordu.
“İyi mi?” diye sordum, cesaretimi toplayarak.
Turgay başını çevirdi, bana bakmadan “Ne için?” diye karşılık verdi.
“Buradaki hayat, bu düzen…” dedim, sonra sustum.
“İyi,” dedi sadece.
“Siz?” dedim, biraz daha ısrarla.
“Kötü değil,” dedi ve başını hafifçe salladı. “Ama iş.”
“Yani… sadece iş,” diye mırıldandım.
O anda göz göze geldik. O soğuk ve mesafeli bakışlar, beni bir kez daha yaktı. Ama sözlerine cevap vermedim. Boşlukta asılı kaldı.
Makine durduğunda, sepeti aldım ve içine kıyafetleri koydum. Turgay biraz daha durdu, sonra toparlanarak:
“Kaç gündür elektrikler böyle?” diye sordu.
“Dün gece kesildi, jeneratör geç devreye girdi,” dedim.
“Bakım yapılmalı,” dedi.
“Evet, söylendi. Sabah da bir not vardı,” dedim.
“İyi,” dedi.
Sessizlik tekrar çöktü.
Bir an düşündüm, ne zaman aramızda böyle sessizlikler konuşmadan daha fazla şey anlattı ki?
“Bir şey sormak istiyorum,” dedim, cesaretimi topladım.
“Buyurun,” dedi, gözleri hala buz gibiydi.
“Neden böyle davranıyorsun? Beni… tanımadığını mı söylüyorsun gerçekten?”
Başını kaldırdı ve yüzüme baktı. Yüzü asıktı, soğuktu.
“Evet,” dedi. “Tanımıyorum.”
Tanımıyorum dedi.
Hiç tereddüt etmeden. Gözümün içine baka baka söyledi. Sanki hayatım boyunca hiç karşılaşmamışız gibi. Sanki ben… hiçbir zaman onun için var olmamışım gibi.
Boğazım kurudu. Yutkundum ama yutkunduğum şey sadece sessizlikti.
“Hiçbir şey mi?” dedim. “Adımı bile mi duymadın?”
Elindeki çamaşırları makineye atarken duraksadı. Ne başını kaldırdı ne ses tonunu değiştirdi.
“Hayır.”
Sırtını düz tutuyordu. Duruşu askeri, sesi görev odaklıydı.
İçimden bir cümle geçti ama dudaklarımdan dökülmedi:
Peki ya ben seni yıllardır içimden silemedim?
Ama onun gözlerinde ne merak vardı ne rahatsızlık.
“Bu mümkün değil,” dedim. “Beni… tanımaman mümkün değil.”
Göz ucuyla baktı.
“Eğer bu bir sorun olacaksa yer değişikliği talep edebilirsin. Rahat etmeniz için.”
“Beni tanımadığın için mi rahatsız oluyorsun?” diye sordum, sesim titremedi ama dudaklarımda acı bir gülümseme vardı.
“Hayır,” dedi. “Sadece gereksiz gerginlik oluşmasını istemem.”
Konuşması bitince kapağı kapattı, düğmeye bastı. Makine çalışmaya başladı. İçimde bir yer o sesle birlikte dönmeye, sıkışmaya başladı sanki.
“Demek hiçbir şey hatırlamıyorsun,” dedim.
Yüzüme bakmadan, “Hayır,” dedi bir kez daha.
Gözlerim gözlerine takıldı.
Soğuk.
Düz.
Boş.
Sanki bir kâğıda yazılmış ve sonra buruşturulmuş bir hatıra gibiydi bu bakışlar.
“Peki o zaman,” dedim. “Ben de sizi sadece bir görev arkadaşım olarak görürüm.”
Kafasını eğdi. Onaylar gibi ama içi boş bir hareketti. Ardından dönüp kapıya yöneldi.
Kapıyı açarken arkasından baktım.
Tanımıyor gibiydi.
Ama ben… her hâlini ezbere biliyordum.
Gider gitmez ayaklarım beni kendiliğinden koridorun karşısına götürdü.
Daire 204.
Eli yumruğa dönüşmüş bir şekilde kapıyı çaldım. Hiç düşünmeden, hiç nefes almadan.
Birkaç saniye sonra kapı açıldı.
Turgay.
Yine aynı soğuk yüz. Aynı ifadesizlik. Hiçbir şaşkınlık belirtisi yoktu.
Beni görünce kaşlarını hafifçe çattı. “Bir sorun mu var?” dedi. Sesi sertti. Kapıyı tam açmamıştı.
Derin bir nefes aldım. Gözlerinin içine baktım.
“Gerçekten tanımıyor musun beni?” diye sordum. “Hiçbir şey mi hatırlamıyorsun?”
Bir anlık sessizlik. Sonra sesi daha da soğudu.
“Hayır,” dedi. “Yine aynı sorular. Bu anlamsız ısrar neden?”
“Çünkü böyle bir şey mümkün değil!” dedim. “Seninle aynı sokaklarda yürüdük. Aynı hayatın içindeydik. Gözümün içine bakıp veda ettin. Şimdi ise karşımda sanki hiç tanışmamışız gibi duruyorsun!”
Kapıyı biraz daha açtı. Yüzü netleşti. Ama ifadesi hâlâ taş gibiydi.
“Ne kastettiğinizi anlamıyorum,” dedi. Sesi bu kez daha sertti. “Ama lütfen, yeter.”
“Bir kaza mı geçirdin?” dedim. “Hafızanı mı kaybettin? Ya da… bir şey mi oldu?”
Bakışları bir an için daha karanlıklaştı. Sanki sabrı iyice tükenmişti.
“Hafızam yerinde,” dedi. Kelimeleri vurgulu ve netti. “Her şeyi hatırlıyorum. Herkesi. Her görevimi. Her günü. Ama sizi hatırlamıyorum.”
“Sizi tanımıyorum.”
O an kalbimde bir şey düştü. Ama geri adım atmadım.
“Nasıl mümkün olabilir bu?” dedim.
“Siz de neden bu kadar ısrarcısınız, anlamıyorum,” dedi. Artık sabrı taşmış gibiydi. “Size karşı bir borcum mu var? Bir yanlış mı yaptım?”
“Hayır!” dedim. “Ama… ama bu kadar yabancı olamazsın bana.”
“İnanın olabiliyorum,” dedi. “Ve açık olayım: bu tavırlarınız görev ortamı için uygun değil. Komutanınıza bildirmek isterseniz, buyurun.”
Sesindeki keskinlik, yüzümde buz gibi esti.
“Komutanınıza,” dedi tekrar. “Çünkü benimle bu tonda, bu kişisel şekilde konuşamazsınız. Ben sizin geçmişiniz değilim. Belki birini benzettiniz. Belki bir şey sanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz.”
Gözlerime bir kez daha baktı. Ne acı vardı bakışlarında, ne tereddüt. Sadece soğuk gerçek.
“Şimdi izninizle,” dedi ve kapıyı kapatmak üzere geri çekildi.
Ama ben yerimden kıpırdamadım.
Son bir cümle söyledim, kapı kapanmadan önce.
“Beni tanımaman sorun değil Turgay,” dedim. “Ama bu kadar kolay yabancı olman… o sorun.”
Gözleri bir an kıstı. Sertliğini hiç bozmadı.
“İyi akşamlar, Doktor Hanım.”
Kapı kapandı.
Ben duvarın dibinde birkaç saniye öylece kaldım.
Soğuk duvar sırtıma, onun sesi kalbime çarptı.
Turgay gerçekten beni tanımıyordu.
Ya da tanımamak için elinden geleni yapıyordu.
Kapıda öylece durdum. Onca laf, onca sitem, onca nefes boşa aktı. Turgay gözlerimin içine baktı ve tek kelime etmeden kapıyı yüzüme kapattı. Kapı menteşelerinden soğuk bir tıkırtı duyuldu, hepsi buydu.
Bir an elimi kapıya koyup arkasını dinledim. Belki bir ses, belki bir geri dönüş olur sandım. Olmadı. Yutkundum. Öfkem dilimin ucuna birikti. Kapının önünde biraz daha dikildim. Parmak uçlarım buz gibi kesildi.
“Tamam…” dedim kendi kendime. “Tamam Turgay.”
Geri döndüm. Dairemin kapısını açtım. İçeri girince montumu çıkarmadım. Ayakkabılarımı çıkarmadan duvara yaslandım. Yumruğum elimde bir yerlere vurmak ister gibiydi.
“Neden? Neden hatırlamıyorsun?” dedim kendi kendime. “Neden bu kadar yabancı, bu kadar soğuk? Geçmişte bir hata yüzünden mi? Bir insan bu kadar kolay mı her şeyi siler? Hem ben o hatayı da yapmadım ki. Orada bile beni yanlış anladı. Orada bile suçladı.”
Sözlerim odamı doldurdu ama öfkeme yetmedi.
Yatağın kenarına çöktüm. Ellerim titredi. Başımı iki elimin arasına aldım. Tırnaklarım avucuma battı. Gözüm kutuya ilişti. O eski kutu… Açmaya korktuğum.
Sinirle ayağa kalktım. Kutuyu aldım, kapağını açtım. En alttaki dosyanın arasından o fotoğrafı çıkardım. Sararmış kenarlarına parmaklarımı sürdüm.
“Bunu bu sefer sana göstereceğim,” dedim. Sesim dişlerimin arasından titreyerek çıktı. “Bu sefer susmayacağım.”
Fotoğrafı cebime koydum. Kapıya yürüdüm. Kapı kolunu tuttum. Derin bir nefes aldım. Gözümün önünde yine Turgay’ın soğuk yüzü belirdi. Sert, duvar gibi.
Koridora çıktım. Adımlarım yankılandı. Tam kapısına yaklaşmıştım ki koridorun köşesinden Turgay çıktı. Üniformasının yakası hâlâ muntazamdı. Yüzünde bir kırıntı bile yoktu.
Gözlerim gözlerine değdi, sadece bir saniye. Sonra sesi buz gibi geldi:
“Doktor Hanım. Acil çıkmamız gerekiyor. Yaralı bir asker var, durumu ağır.”
Fotoğraf avucumda daha da ezildi. Ona göstermek için açtığım kapıyı kendi ellerimle kapatmak zorunda kaldım.
“Tamam,” dedim. “Hemen hazırım.”
Yan yana yürüdük. Bu kez içimdeki bütün cümleler sustu. Geriye sadece emir, sadece görev kaldı.
Araç hazırdı. Küçük askeri minibüsün içinde kısa dalga telsizden kesik emirler geliyordu.
Askeri araçta Turgay ön koltukta oturdu, ben arka tarafa geçtim. Telsizden birinin sesi çatırtılı geldi. Turgay kısa, kesik cevaplar verdi. Camdan dışarı baktım. Geceydi. Karanlık asfaltı yalnızca far ışıkları aydınlatıyordu.
Öne eğildim.
“Yaralı ne durumda?” dedim.
Turgay başını biraz çevirdi.
“Bilinci açık ama zayıf. Tansiyonu düşüyor.”
“Ne kadar kan kaybetti?”
“Net değil. Saha raporunda beş yüz cc yazıyor. Daha fazla olabilir.”
“En az iki ünite daha gerekebilir.”
“Getiriyorum.” Sesi yine kısaydı, soğuktu.
“Damar yolu açık dediler. Hangi damar?”
“Sol ön kol. On sekiz G takılmış. Yedek açılacaksa bana söyle.”
“Söylerim. Alan hazır mı?”
“Hazır. Jeneratör devrede. Birliğin reviri izole edildi.”
Bir süre sessizlik oldu. Telsizi bir kez daha düzeltti. Kısa bir bakış attı. Gözleri yine taştan bir duvar gibiydi.
“Ek personel ister misin?”
“Hayır. Sadece sen kapıda kal. Kimse girmesin.”
“Tamam.”
Soğuk bir onay verdi. Başımı koltuğa yasladım. Gözlerim tavana kaydı. Cebimdeki fotoğrafı hatırladım ama dudaklarımı açmadım.
Telsizden bir ses daha geldi:
“Giriş kapısı açıldı. Üç dakika.”
Turgay yanıtladı:
“Tamam. İniyoruz.”
Revire vardığımızda eldivenlerimi giydim. Işığı yüzüne tuttum.
“Beni duyuyor musun, asker?” dedim.
Gözleri aralandı. Kısa bir nefes aldı.
“Duyuyorum, Doktorum…”
“Güzel. Adın ne?”
“Selim… Er Selim…”
Karnındaki bandajı açtım, elimi bastırdım.
“Selim, şimdi biraz canın yanacak. Dişini sık. Kanamayı durdurmam gerekiyor.”
Turgay’ın sesi kapıdan geldi:
“Damar yolu hazır.”
“Tamam, iki ünite O Rh- hazırlansın,” dedim. Gözüm bir an Turgay’a kaydı. Tek kelime etmedi, başını sallayıp geri çekildi.
Selim inledi. Elini sıkıca tuttum.
“Bana bak Selim. Uyuma. Buradasın.”
“Buradayım, Doktor Hanım…”
Kesik kanama yavaşladı. Parmaklarımda sıcaklık hissettim. Elimi sabitledim, iplik ve iğneyi hazırladım.
“Şimdi dikiş atacağım. Hazır mısın?”
“Asker her şeye hazır olur…” dedi. Hafifçe gülümsedi. Ben de aynı şekilde gülümsedim.
İlk dikişi attım. Selim dişlerini sıktı.
“Sıkı dur Selim. Kaç operasyon geçirdin?”
“Bu ilk… Doktor Hanım. Ama başkası için…”
“Güzel. İlkini böyle kapatıyoruz.”
Arkamı döndüm. Turgay orada duruyordu. Duvarda gölgesi vardı. Bana bakıyordu ama yüzü hâlâ buz gibiydi. Bir an bakıştık. İkimiz de tek kelime etmedik.
Selim hafifçe öksürdü.
“Doktorum… Birlikte kimse benim kadar şanslı değildir. Eliniz hafifmiş…”
“Daha iki dikiş var,” dedim. Hafifçe güldüm. Göz ucum yine Turgay’a kaydı. Hâlâ oradaydı, kımıldamadı.
Son dikişi attım.
“Tamam Selim. Şimdi nefesini sakin al. Kan akışı normale döndü.”
“Doktorum… Çok mu kan kaybettim?”
“Yeterince kaybettin ama toparlıyorsun. Konuşabildiğine göre durumun iyi.”
Turgay’ın sesi duvardan geldi:
“Durumu nasıl?”
“Stabil. İç kanama durdu. Dikiş tamam. Kan bitince dinlenmeye alınacak.”
“Başka risk var mı?”
“Geceyi atlatırsa sorun kalmaz. Kan basıncını da kontrol edeceğiz.”
Gözüm yine ona kaydı.
“Başka sormak istediğin bir şey var mı?” dedim.
“Yok. Devam et,” dedi. Aynı soğuk ses tonuyla konuştu.
Sedyenin yanına eğildim, son pansumanı sabitledim. Damar yolunu kontrol ettim. Selim gözlerini kapattı.
“Uyuyorum… Yüzbaşım… Doktorum…”
“Uyu Selim. Güvendesin.”
Arkamı döndüm. Turgay hâlâ oradaydı. Bir saniye baktım. Yüzünde hiçbir şey yoktu.
Eldivenlerimi çıkardım. Avuç içimde ter birikmişti. Gözüm yine kapıya kaydı. Turgay hâlâ duvara yaslanmış gibiydi. Bakışlarımız bir kez daha çakıştı.
Sedyeden doğruldum. Yavaşça kapıya yürüdüm. Turgay omzunu dikleştirdi, yüzünde yine tek bir kıpırtı yoktu. Kısa bir baş selamı verdi, sonra arkasını dönüp yürümeye başladı.
Bir adım… İki adım… İçimde bir şey koptu.
“Yüzbaşım!” dedim. Sesim revire çarptı, yankılandı.
Adımları durdu. Omzu gerildi. Yavaşça arkasını döndü. Gözleri bir an yüzümde dolaştı.
“Buyurun Doktor Hanım?” dedi. Sesi hâlâ taştan bir duvar gibiydi.
Nefesimi tuttum. Avucum cebime gitti. O geceyi, o anı, o eski gülümsemeyi saklayan fotoğrafı parmaklarımın ucunda hissettim.
“Sana bir şey göstereceğim,” dedim.
Ve cebimden fotoğrafı çıkardım.