Kael sanki her an gidecekmişim gibi beni sımsıkı tutmuştu. Sert adımları zemine her basışında yankılanıyordu.
Kael durmadan yürüyordu. Adımları ağır, kararlı ve emrediciydi.
Onun geçtiği yerde herkes kenara çekiliyordu.
Bazıları başını eğiyordu.
Bazılarıysa şaşkınlıkla bize bakıyordu.
Ama hiç kimse konuşmaya cesaret edemiyordu.
Çünkü Kael Darkmore’un yüzündeki ifade konuşmaya izin verecek türden değildi.
Ahşap bir kapının önüne geldiğimizde durdu ve bir koluyla kapıyı açtı. Kocaman bir odaydı. Büyük bir masa ve sandalyeler vardı. Büyük ihtimalle tüm sürünün yemek yediği alandaydık fakat şuan odada bizden başka kimse yoktu.
“Kael yürüyebilirim, beni taşımak zorunda değilsin.” Gözlerime dik dik baktığında rahatsız olarak gözlerimi kaçırdım. Neden onda öfkeden başka bir duygu göremiyordum.
Bu öfkeyle nasıl yaşıyordu?
“İstediğimden değil başıma daha fazla sorun açma diye taşıyorum seni. Bir de patlayan dikişlerinle uğraşamam.”
Ne sanmıştım ki zaten, elbette umrunda değildim.
Masanın önüne geldiğimizde beni yere indirdi ardından kendisi de karşıma oturdu. Stresten ellerimle oynamaya başladım. Onun karşısında oturmak beni fazlasıyla gerginleştiriyordu.
Üstelik bakışlarını bir saniye bile gözlerimden çekmiyor oluşu nefes alışımı bile zorlaştırıyordu.
Birkaç saniye sonrasında odaya bir kadın girdi ve Kael’in önünde hafifçe eğildi.
“Ne istersiniz Alfa?” Kael birkaç saniyeliğine bakışlarını benden uzaklaştırmıştı.
“Lunam bu masadan doymuş bir şekilde kalkacak. Masayı doldurun.”
Şaşkınlıkla Kael’ e baktım. “Kael bu kadar yemeğe gerek yok o kadar fazla yiyemem ki!”
Tek kaşını kaldırarak bana baktı. “Söylediğimi duydun, doymadan bu masadan kalkmayacaksın. Zaten yeterince zayıfsın süründe yeterince beslenmiyor muydun?”
Eski sürümden bahsettiği an yüzümdeki ifade kısa bir süreliğine dolmuştu.
Eski sürümde beslenmekten daha büyük dertlerim vardı.
Elbette Kael’in bunları bilmesi imkansızdı.
Ben bir şey söylemeden yemekler gelince konu dağılmıştı. Derin bir nefes alarak bu anı hiç bozmadım ve masadaki yemeklerden tabağıma koymaya başladım.
Yemekleri yemeye başladığımda gerçekten de ne kadar acıktığımı fark ettim. Normalde yavaş yiyen ben hızlıca tabağımı bitirmiştim. Sonunda şiş bir mideyle arkama yaslandım.
Kael hiçbir şey yememiş sadece beni izlemişti.
“Yemek için teşekkür ederim ilk defa bu kadar acıktım. İyi geldi.”
Teşekkürüme hiçbir yanıt vermeden başka bir konuyu açtı.
“ O akşam ormanda ne işin vardı?” Aniden sorduğu soruyla afallayıp şaşkınlık içinde ona baktım.
O benim eşimdi fakat henüz ona güvenmem için hiçbir sebep yoktu. Beni güçlerim için kullanabilirdi. Peki ne yapacaktım, onun cevap almadan beni rahat bırakacağını sanmıyordum.
“Dolaşmaya çıkmıştım fakat kayboldum.” Gözlerini kısarak şüpheli bakışlarıyla beni izledi. “O saatte dolaşmaya çıktın ve benim bölgeme geldin öyle mi?” Masaya eğildi ve elini çeneme koyarak beni kendisine yaklaştırdı. “Sence buna inanacak kadar aptal mıyım?”
Zaten bu kadar kolay ikna olmayacağını biliyordum.
“Sanki bana yalan söylemeye kalkma Elara çünkü bunu anlarım. Sonuçlarına katlanabileceğinden emin değilim.”
Sertçe yutkundum fakat şuan başka bir seçeneğim olmadığını biliyordum.
Aniden aklıma gelen bir yalanı ona anlatmaya başladım.
“Ninemden kalan bir kolye vardı yıllardan beri hiç çıkarmamıştım onu kaybettiğimi fark ettim. Onu bulmak için o saatte ormana gittim fakat karanlık olduğu için yönümü şaşırıp kayboldum. Sonra bir kurdun peşimden geldiğini gördüm fakat onun sürümden olmadığını anladım bu yüzden korkup kaçtım.”
Gözlerimi ondan kaçırmayarak konuşmaya devam ettim.
“Peşimi bırakmadı, beni kovalamaya başladı. Sonra beni yakaladı ve…” duraksamam onu öfkelendirmiş olacak ki sinirli bir ses tonuyla konuştu.
“Devam et!” Başımı salladım.
“Sonra bana saldırdı.” Bir anda tüm odayı inletecek şekilde bağırdı.
“Neden?” O an gözümün önüne geldiğinde ellerim titremeye başladı.
“Çünkü beni işaretlemeye çalıştı bende ona hançerle saldırmaya çalıştım.” Söylediklerimden sonra aniden ayağa kalkıp dibime geldi.
“Ne dedin sen!” Oturduğum sandalyeden beni kaldırarak duvara yasladı.
Hareketleri sert fakat bir o kadar da dikkatliydi.
“Seni işaretlemeye çalıştı öyle mi?”
Başımı salladığımda beni bırakıp deli gibi odada yürümeye başladı. O kadar hızlı yürüyordu ki onu izlemek bile başımı döndürmeye yetmişti.
“Onun belasını sikicem. Benim eşime dokundu öyle mi?” Bir anda masadaki her şeyi yere fırlattığında korkudan çığlık attım.
“Bu sefer onun kalbini sökücem. Onun o değersiz canını alıcam!” Kükreyerek söylediği kelimeler karşısında bir fısıltı şeklinde konuştum.
“Neden umrunda ki?” Kısık sesle söylediğim karşısında tüm dikkatini bana verdi ve hızla önüme geldi.
“Ne dedin sen?”
Derin bir nefes aldıktan sonra konuştum.
“Neden umrundaki Kael. Baksana bir bana.” Ellerimle kendimi gösterdim ve sinirli bir kıkırtı dudaklarımdan döküldü.
“Kurduna bile dönüşemeyen zavallı bir melezim ben.”
Aniden duvara yumruk attı. “Kapat çeneni!”
Başımı iki yana salladım. “Hayır, gerçek bu. Sen en güçlü sürünün Alfasısın benim gibi zayıf bir melez sana sadece bela olur. Varek’in beni işaretlemesi en çok senin işine yarar. Kısa yoldan benden kurtulursun.”
Şimdi niyetin belli olur Kael bakalım güce mi tapıyorsun yoksa önemsediğin şey eş bağı mı?
“Bana bak Elara! Ben diğer aciz Alfalara benzemem. Bir Alfa güçlüyse tüm sürüsünü korur eşi de buna dahil. Senin güçlü olup olmaman umrumda değil. Eğer güç isteseydim şimdiye çoktan bir eşim olmuştu ama umrumda değil. “
Bakışlarımı öfke dolu gözlerine diktim ve fısıldadım.
“İstediğin ne o zaman Alfa.” Söylediğim kelimeyle sanki gözlerinde bir ateş yanmıştı.
Kael birkaç saniye boyunca bana baktı.
Buz mavisi gözleri yüzümde dolaşıyordu. Çenesi sertleşmişti. Sanki bir şey söylemek istiyor ama kendini tutuyordu.
Sonunda dişlerini sıktı.
“Lanet olsun.”
Sözler ağzından neredeyse bir hırıltı gibi çıktı.
Bir anda bileğimi yakaladı.
Ne olduğunu anlamadan beni kendine doğru çekti.
Sırtım arkamdaki duvara çarptı.
Nefesim kesildi.
Ama Kael durmadı.
Bir eli belime dolandı, diğer eli çenemi kavradı ve başımı yukarı kaldırdı.
Sonra dudaklarıma bastırdı.
Öpüş sertti.
Kontrolsüzdü.
Sanki uzun zamandır bastırdığı bir şeyi sonunda serbest bırakmış gibiydi.
Dudakları benimkileri talep edercesine bastırıyordu.
Nefesim hızlandı.
Bir an donup kaldım.
Ama Kael geri çekilmedi.
Aksine beni kendine daha da çekti.
Vücudu benimkine bastırılmıştı.
Nefeslerimiz birbirine karışıyordu.
Elim istemsizce gömleğine tutundu.
Kael bunu hissedince kolunu belime daha sıkı doladı.
Öpüş derinleşti.
Sanki o anda dünyada başka hiçbir şey yoktu.
Bir an için dudaklarını benimkilerden ayırdı.
Alnı benimkine değdi.
Nefesi yüzümde sıcaktı.
Gözleri kararmıştı.
Sonra tekrar eğildi.
Bu sefer öpüş daha sertti.
Daha sahipleniciydi.
Tam o sırada—
Kapı bir anda açıldı.
Ronan kapıda donup kaldı.
Kael bir anda geri çekildi.
Buz mavisi gözleri kapıya döndü.
“ÇIK!”
Sesi odanın içinde yankılandı.
Ronan bir adım geri çekildi ama kapıyı kapatmadı.
“Alfa… bu çok önemli.”
Kael’in çenesi sertleşti.
“Çık dedim.”
Sesi bu sefer daha tehlikeliydi.
Ama Ronan geri adım atmadı.
“Alfa, bekleyemez.”
Kael birkaç saniye boyunca ona baktı.
Sonra kısa bir nefes verdi.
“Çalışma odasına geç.”
Sesi tekrar kontrol altındaydı.
“Geliyorum.”
Ronan başını eğdi.
“Evet Alfa.”
Kapı kapanınca oda tekrar sessizleşti.
Ama az önceki hava tamamen kaybolmuştu.
Kael bir saniye bana baktı.
Sonra hiçbir şey söylemeden beni tekrar kucağına aldı.
Koridor boyunca tek kelime etmeden yürüdük.
Bir odaya girdi.
Beni yatağın üzerine bıraktı.
Kaşları hafifçe çatıldı.
“Dinleneceksin.”
Sesi yine o tanıdık soğuk tonuna dönmüştü.
“Ve kendi başına ayağa kalkmayacaksın.”
Kapıya yöneldi.
Bir saniye durdu.
Ama arkasına bakmadı.
Ve odadan çıktı.
Kapı kapandığında odada yalnız kalmıştım.
Ama dudaklarım hâlâ onun öpüşünün sıcaklığıyla yanıyordu.