Nisa topladığı valizinin fermuarını zorla çekmeye çalışırken odaya Güneş girdi. Gördüğü şeyi anlamaya çalışan şaşkın bakışları arkadaşına “Neler oluyor burada?” der gibiydi. Endişeli görünüyordu.
Güneş, Nisa’nın, daha üniversitenin kapısından girdiği ilk gün tanıştığı ve o güne kadar da arasının bozulmadığı tek dostuydu. Güneş, ilk kez ailesinden ayrılmanın hüznü ile ranzanın alt köşesine çekilmiş bir başına hıçkıra hıçkıra ağlarken Nisa dokunmuştu omuzlarına ve ağlama yastığı olmuştu onun. O günden sonra da acısını, sevincini, aşkını paylaştığı tek sığınak olmuştu. Güneş babasını daha çocuk yaşta kaybetmiş ve yüreğinin boş kalan yanını, edindiği arkadaşlarıyla kapatmaya çalışmıştı her zaman. Bu yüzden de Nisa’nın aksine herkesle arayı sıcak tutan, iletişimi kuvvetli, arkadaş canlısı bir kız olmuştu. Elbette Nisa ile tartıştıkları zamanlar olurdu ancak bu çok uzun sürmezdi, çünkü birbirlerinin yüreklerini okurlar, niyetlerini bilirlerdi. Dostluk bunu gerektirirdi.
Nisa için de Güneş dosttan öteydi, bir aileydi yalnız başına kaldığı bu kimsesiz şehirde. Tutunabildiği, yüreğini paylaşabildiği, dahası onu gerçekten anlayabilen tek kişiydi. Agresifti Nisa, inatçıydı. Haksızlığa tahammül edemez, ağzına geleni söylerdi. Lafının önünü, ardını hesap etmezdi. Yüreğinde ne varsa dilinde olan da oydu. Bu yüzden de neredeyse yok denecek kadar azdı arkadaşı.
Nisa’ya göre üniversitedeki arkadaşlık ilişkileri çıkara dayanıyordu. Biri sizinle yakın olmaya çalışıyorsa ya çok zekiydiniz, sınavlarda çan eğrisini sıçratırdınız ki böyle tiplerin genellikle yüzüne gülünür, ardına sövülürdü. Ya da onun poposunu havalandıran, şakşakçı bir tiptiniz ki zaten onlar da bin bir surat karakterliydiler. Bugün yüzünüze gülüp yarın arkanızdan konuşurlardı. Ve iki tür de Nisa için ‘asla’ seçeneğiydi. Önemli olan sizi her koşulda taşıyacak gerçek bir dost edinebilmekti. Az ve öz…
Nisa arkadaşının bakışlarında okuduğu o net soruya “Gidiyorum ben,” diye net bir cevap verdi.
Nisa böyle söyleyince Güneş’in merakı daha da artmıştı. Her hareketinden okunuyordu bu. Hem gitmek de ne demek oluyordu? Durup dururken nereye? Ve neden? Daha açık konuşmalıydı.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu Güneş ilk aşamada. “Hayırdır, birine bir şey mi oldu? Yoksa anneannen mi? Hasta demiştin.” Nisa konunun çok farklı yerlere kaydığını görünce müdahale edip konuşmaya yön vermek üzere araya girdi.
“Yok canım, çok şükür herkes iyi”
“Oh! İyi madem. O zaman bu valiz ne? Nereye gidiyorsun?”
Nisa arkadaşının bu endişeli halinden çok hoşlanmıştı. O anda aklına bir hinlik geldi. Elbette bir yanı arkadaşı için vicdan yapsa da eline fırsat geçmişken bunu değerlendirmeliydi. Hemen planını devreye soktu. Arkadaşının omuzlarından tutup onu karşıdaki yatağın üzerine oturttu. Valizi bir köşeye çekip onun ellerini tuttu. Olabildiğince ciddi görünmeye çalışarak olan biten her şeyi anlattı. Ta ki Serkan’ın kovulma konusunu iptal ettirdiği kısma kadar. Şimdilik onu bilmesine gerek yoktu. Kısa bir süreliğine…
“Ne demek yurttan kovdu? Ne sanıyor kendini o adam? Oraya gidip o küflü bıyıklarını yolacağım.” Diyerek hiddetle kalktı yerinden.