Öğleden sonra güneş, yerini yeniden dağın zirvelerinden süzülen kurşuni bulutlara bırakırken ayaz, manastırın taş koridorlarında bir hançer gibi bilenmeye başlamıştı. Rüzgâr hafiflemişti ama kuru, dondurucu bir soğuk her çatlağa sızıyordu.
Neva, sığınağın üst katındaki yarı açık taş dehlizde, yarısı yıkılmış kemerin altında çalışıyordu. Üzerinde kalın montu vardı ama ellerini serbest kullanabilmek için parmaksız örgü eldivenlerini takmıştı. Kazıma aletiyle yüzyıllık bir kitabenin üzerindeki donmuş harç tabakasını temizlemeye uğraşıyordu. Parmak uçları çoktan hissizleşmiş, burnunun ucu kızarmıştı; buna rağmen dudaklarında sabah ettiği yeminin o hırslı, gizli tebessümü vardı.
Aşağıdan gelen ağır, tok bot seslerini duyduğu an bile istifini bozmadı. Teoman’ın adım atışındaki o kendine has ritmi artık ezberlemişti.
Bir doksanı aşan heybetiyle merdivenlerin başında belirdi Teoman. Üzerine ağır hücum yeleğini yeniden geçirmiş, sağ elindeki sargıyı kamuflaj eldiveninin altına gizlemişti. Yüzü, sabahki o yangından kaçan adamdan eser yokmuş gibi kaskatı, mermer kadar hissizdi. Yine o zırhını kuşanmıştı; yine o ulaşılamaz, kibirli komutan maskesini takmıştı.
Neva’yı o yarı açık, rüzgâr alan dehlizde, titreyen parmaklarıyla taş kazırken gördüğü an Teoman’ın çene kasları bir kez daha kilitlendi.
"Senin aklından zorun mu var Şehirli?"
Sesindeki o buyurgan, sert ton dehlizin taşlarında yankılandı. Teoman birkaç dev adımla Neva’nın yanına vardı. Gövdesiyle kuzeyden esen dondurucu rüzgârın önünü bir duvar gibi kesti ama duruşundaki öfke o rüzgârdan daha sertti.
"Sana kapalı alanda kalacaksın demedim mi ben? Bu açık dehlizde, eksi on beş derecede ne halt yiyorsun sen?"
Neva başını ağır ağır kaldırdı. Gözlerini adamın buz grisi irislerine dikti; yüzünde tek bir geri adım, tek bir korku kırıntısı yoktu. Tam aksine, ela gözlerinde meydan okuyan, adamın damarlarına basmaktan zevk alan tehlikeli bir parıltı çaktı. Dağınık saç tutamları rüzgârla yüzüne savrulurken bilerek geri çekmedi; adamın sabah o saçlara nasıl takılıp kaldığını çok iyi biliyordu.
"Gördüğün gibi çalışıyorum Yüzbaşı," dedi Neva, sesine en tatlı, en umursamaz tınısını yerleştirerek. "Bakanlık bana bu işi bitirmem için bütçe ve süre verdi. Senin keyfini bekleyecek vaktim yok. Işık buraya vuruyor, burada çalışmak zorundayım."
"Işıkmış..." Teoman bir adım daha yaklaştı. Aramızdaki mesafeyi kapatmamaya çalışıyordu ama öfkesi bedenine söz geçirmesine engel oluyordu. Tepeden bir kule gibi dikildi kıza. "Dudakların mosmor olmuş titremekten, elindeki spatulayı zor tutuyorsun. İki saat sonra elin kangren olunca o kitabeleri burnunla mı kazıyacaksın?"
Neva dudaklarını büküp alaycı bir nefes verdi. "Sana ne benim elimden? Sabah 'defol git' diye kovan sendin, şimdi ne diye başımda dikiliyorsun? Git timine emir ver sen. Ben senin emrindeki askerlerden değilim."
Teoman dişlerini öyle bir sıktı ki şakağındaki yara izi seğirdi. Kızın bu pervasızlığı, bu gözünün içine baka baka had bildiren dikbaşlılığı adamın sabrını sınıyordu.
"Ben hayatımda senin kadar inatçı keçi görmedim!" diye hırladı Teoman, sesini alçak tutmaya çalışsa da hiddeti dehlizi doldurarak. "Keçi bile uçurumun kenarına gelince durur, geri adım atar! Sende o akıl da yok! İnadınla dağı deleceksin sanki! Topla şu aletlerini, içeri gir!"
"Girmeyeceğim!" Neva spatulayı taşa daha sert vurdu. "Senin inadın varsa benim de inadım var Komutan Buzdolabı! İşimi bitirmeden tek bir santim kıpırdamam buradan! Git kime şikayet ediyorsan et!"
Teoman bir an nefesini tuttu. Kızın bu çocuksu, bu dünya güzeli ama delirtici inadı karşısında beynindeki bütün şalterler atacak gibi oldu. Bir hışımla eğildi, Neva’nın masanın üzerine yaydığı alet çantasını tek hamlede kaptı.
"Sen girmeyeceksen ben sokarım!" dedi sertçe.
Neva hızla doğrulup adamın koluna yapıştı. "Bırak çantayı! Dokunma aletlerime!"
İki beden birbirine çarptı. Neva’nın elleri Teoman’ın kalın taktik yeleğine, oradan boynuna doğru kaydı. Aralarındaki mesafe yine sıfıra indi. Neva’nın soğuktan buz kesmiş teninin serinliği, Teoman’ın alev gibi yanan boynuna çarptı. Teoman kaskatı kesildi. Neva’nın ela gözleri bir karış mesafeden adamın gözlerine mıhlandı; kız bilerek geri çekilmedi, bilerek ağırlığını adama doğru verdi. Dudakları aralıktı, nefesi adamın çenesini yalıyordu.
“Diz çökeceksin,” diyordu Neva içinden, adamın gözlerindeki o sarsıntıyı zevkle izleyerek. “O buzdan tahtından inip önümde diz çökeceksin.”
Teoman’ın boğazından boğuk, yaralı bir nefes çıktı. Kızın bu yakınlığı, bu boynuna değen parmakların yarattığı sarsıntı onu mahvediyordu. Ama hemen ardından, Neva’nın soğuktan zangır zangır titreyen omuzlarını hissetti. Kız inat uğruna donuyordu. Dudakları gerçekten morarmaya başlamıştı.
İçindeki o vahşi koruyucu içgüdü bir anda öfkesini ezip geçti. Ama bunu asla şefkatle gösteremezdi; bunu ancak bir zırhın ardına gizleyebilirdi.
Teoman, kızı kaba bir hareketle geri itermiş gibi yaptı ama aslında onu nazikçe dehlizin daha korunaklı, rüzgâr almayan kuytu köşesine doğru yönlendirdi. Kendi sırtındaki kalın, rüzgâr geçirmez askeri parkanın fermuarını sertçe aşağı indirdi. Tek bir hamlede üzerinden çıkardı.
"Al şunu!" diyerek montu Neva’nın omuzlarına öyle bir ağırlıkla fırlattı ki kız sendeledi. "Giy şunu üstüne! Senin o kuş kadar aklın donmuş, çalışmıyor. Burada geberip kalırsan tutanağını ben yazmak zorunda kalırım!"
Mont buram buram Teoman kokuyordu; acı tütün, çam reçinesi, temiz soğuk ve adamın kendi teninin o ağır, baş döndürücü sıcaklığı... Neva montun omuzlarına inmesiyle beraber içinin bir anda ısındığını hissetti ama yüzündeki o muzip ifadeyi bozmadı. Montu kollarından geçirmeden omuzlarında tuttu, dudaklarında zafer kazanmış bir gülümsemeyle baktı adama.
"Bana mı acıdın sen?" dedi Neva, gözlerini kısarak. "Buzdolabının motoru yine mi ısındı yoksa?"
"Sana acıyan kim Şehirli!" diye gürledi Teoman, üzerinde sadece siyah kazağıyla dondurucu ayazda durmasına aldırmadan. Çantasını yerden alıp kızın kucağına tutuşturdu. "Kendime acıyorum ben! Senin gibi bir baş belasıyla aynı kışlada nefes aldığım için kendime acıyorum! Yarım saat sonra burası zifiri karanlık olacak. O zamana kadar içeri girmezsen, seni bu dağın sırtına bağlar, sabaha kadar kurtlarla sohbet ettiririm!"
Arkasını döndü. Merdivenlere doğru dev adımlarla yürüdü. Neva arkasından neşeyle bağırdı:
"Montun çok sıcakmış Yüzbaşı! Sağ olasın!"
Teoman merdivenleri inerken arkasına dönüp bakmadı bile ama dişlerini birbirine öyle bir bastırdı ki neredeyse kıracaktı.
Aşağıdaki koridora indiğinde ciğerleri yanıyordu. Rüzgâr kazağını delip geçiyordu ama bedeninin dışındaki soğuk, içindeki yangının yanında bir hiçti.
Hızla kendi odasına daldı, demir kapıyı arkasından çarptı. Karanlıkta masanın kenarına tutundu. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Boynunda hâlâ Neva’nın o buz gibi parmaklarının izi, burnunda ise kızın o dağ çiçekleri gibi kokan taze nefesi vardı.
Montunu ona vermişti. Kendi elleriyle, kendi kokusunu taşıyan o zırhı kızın omuzlarına sarmıştı.
"Aptalsın..." diye fısıldadı karanlığa doğru, sesinde kahredici bir nefretle. "Aptal bir zavallısın sen Teoman."
Eli hızla boynuna gitti. Kazak yakasından içeri uzanıp Elif’in alyansını yakaladı. Parmaklarını halkanın etrafına kenetledi, tenine batan metali bir hançer gibi sıktı.
"Ondan başkası bana haram..." dedi dişlerinin arasından, bir dua okur gibi, bir günahı kovar gibi peş peşe tekrarlayarak. "Ondan başkası bana haram! Elif’ten başkası bu cana, bu tene haram!"
Gözlerini kapattı. Elif’in mezar taşını getirdi aklına. O kazanın olduğu günü, beyaz gelinliğe bulaşan o koyu kırmızıyı, doğmamış bebeğinin hakkını çağırdı zihnine.
"Ben Elif’e aitim," dedi, sesi titreyerek, kendine yalvarırcasına. "Ben o mezara aitim. Benim bu dünyada bir kadına montumu vermeye hakkım yok! Bir kadının saçının teline bakmaya, titreyişine içimin cız etmesine hakkım yok! Ben bittim, ben öldüm!"
Ama zihninin en karanlık köşesinde, Neva’nın az önce dehlizde omuzlarına dökülen koyu renk saçları, dudaklarının kenarındaki o meydan okuyan kıvrım ve ela gözlerindeki o alev alev yanan meydan okuma parıldıyordu.
“Bana mı acıdın sen? Buzdolabının motoru yine mi ısındı?”
Teoman başını duvara vurdu. İnkâr edemiyordu; o kıza ters davranmasının, ona keçi diye bağırmasının, onu her fırsatta azarlayıp kovmasının tek bir sebebi vardı: Ona yaklaşmaktan, onu sarıp sarmalamaktan, onun o hayat dolu dünyasında kaybolmaktan ölesiye korkuyordu. Kızın inadı onun duvarlarını deliyordu; kızın güzelliği onun yedi yıllık tövbesini yakıp kül ediyordu.
"Haram..." dedi son bir kez, Elif’in yüzüğünü göğsünün sol yanına, kalbinin tam üstüne bastırarak. Gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü yanağına. "Bana yaşamak haram. Bana sevmek haram. O kız... o kız bana cehennemin ta kendisi."
Ama dışarıda fırtına yeniden toparlanırken, Teoman omuzlarında kendi montunu taşıyan Neva’nın bu dağdan onu paramparça etmeden gitmeyeceğini çok iyi biliyordu.