Yüzleşme

779 Words
Sabahın dondurucu ayazı, vadiden esen sert rüzgârla birleşip manastırın asırlık taş koridorlarını inletiyordu. Aşağı vadideki kar küreme araçlarının ve dozerlerin boğuk motor sesleri artık çok daha net duyuluyordu; yolların açılması an meselesiydi. Neva, ahşap kapıyı çekip dışarı çıktığında adımları dümdüz, kararlı ve bütünüyle duygusuzdu. Ağlamaktan şişmiş göz kapaklarını, kirpiklerindeki o kırgın gölgeleri gizlemek için beresini kaşlarına kadar indirmiş, atkısını burnuna kadar çekmişti. Ama ne yaparsa yapsın, yüzündeki o hayat enerjisinin sönüp yerini derin, solgun bir sessizliğe bıraktığı saklanamıyordu. Dün gece o buz kesmiş odada, hıçkırıklarının arasında dizlerini karnına çekip sabaha kadar ağlarken kendine çelik gibi bir söz vermişti: “Bir daha asla yüzüne bakmayacaksın. Tek bir kelime bile etmeyeceksin. O adam senin için sadece bu dağın kuru bir taşından ibaret.” Dehlize geçip tahta tezgâhın başına geçti. Donmuş parmaklarıyla taş blokların üzerindeki numaralandırma etiketlerini yapıştırmaya, parşömen kâğıtlarını toplamaya başladı. Ağır, tok bot sesleri koridorun başında yankılandığında Neva’nın parmakları tek bir milim bile titremedi. Başını kaldırmadı. Teoman içeri girdi. Üzerinde hücum yeleği vardı ama yüzü iki gündür uyumadığı için çökmüş, şakaklarındaki damarlar gerginlikten zonkluyordu. Kızın ağlamaktan şişmiş gözlerini, solgun çehresini avludan geçerken görmüş ve o görüntü göğsüne balyoz gibi inmişti. Dayanamıyordu. Bu sessizlik, o kızın onu yok sayması adamın canını etinden et koparır gibi yakıyordu. Konuşmak, aralarındaki bu ölümcül buz tabakasını kırmak için deli gibi bahaneler arıyordu. Teoman birkaç büyük adımla masanın hemen yanına kadar geldi. Gövdesiyle kuzeyden esen rüzgârı kesti. Boğazını temizledi, sesini olabildiğince doğal tutmaya çalışarak ilk bahaneye tutundu: "Yol... Açılmak üzere. Dozerler son dönemeci temizliyor. Bir iki saate araç yukarıda olur." Neva’dan ses çıkmadı. Başını bir milim bile kaldırmadı. Gözleri önündeki taş parçasındaydı. Elindeki fırçayla taşın tozunu almaya devam etti; sanki Teoman orada hiç yoktu, sanki bu koridorda konuşan bir insan değil de rüzgârın duvara sürtünen uğultusuydu. Teoman çenesini sıktı. Yutkundu ama boğazındaki o koca düğüm inmedi. Gözleri tezgâhın üzerindeki aletlere kaydı. Bir bahane daha bulmak için zihnini zorladı. Masanın kenarında duran metal kumpasa uzandı, eline aldı: "Hava çok soğuk, açıkta çalışıyorsun. İçeriye... harekât merkezine geç istersen. Orası daha ılık, soba yanıyor. Eşyalarını toplamana yardım edeyim, ağır sandıklar var." Yine çıt çıkmadı. Neva elindeki fırçayı bıraktı, rulo halindeki parşömenleri toplayıp deri çantasına yerleştirdi. Teoman’ın uzattığı kumpasa dönüp bakmadı bile; çantasından kendi yedek cetvelini çıkarıp işine devam etti. Ne bir nefes veriş, ne bir kaş çatış, ne de bir kelime... Mutlak, sağır edici bir sessizlikle adamı duvar gibi karşılıyordu. Teoman’ın parmakları elindeki kumpasın üzerinde kaskatı kesildi. Göğsü körük gibi inip kalkmaya başladı. "Neva..." dedi bu kez, sesindeki o komutan tonu tamamen dağılmış, yerine çatallı, boğuk bir çaresizlik çökmüştü. "Sana söylüyorum. Bir şeyler ye istersen yola çıkmadan. Barış sıcak çorba yaptı." Cevap yoktu. Neva deri çantasının fermuarını çekti, askısını omzuna astı. Gözlerini inatla adamın göğüs hizasındaki boşluğa dikmişti; başını asla kaldırmıyor, Teoman’ın yüzüne, o yalvaran gözlerine tek bir an bile bakmıyordu. Baktığı an çözüleceğini, baktığı an o dünkü aşağılanmanın acısıyla dağılacağını biliyordu. Sözü sözdü. Teoman masanın kenarına iki eliyle birden dayandı. Kızın bu tavrı karşısında göğsündeki o son sabır kırıntısı da un ufak oldu; çıldırmak üzereydi. Boğazındaki düğümü yutkunarak aşmaya çalıştı, sesi daha önce hiç olmadığı kadar pürüzlü, çaresiz bir tonda döküldü: "Bir anlık kızgınlıkla söylenmiş sözlerdi onlar... Kusura bakma." Dudaklarından çıkan o iki kelime, "kusura bakma" lafı, bardağı taşıran son damla oldu. Neva’nın günlerdir içinde kilitli tuttuğu o volkan birdenbire patladı. Masanın kenarındaki deri çantasını iki eliyle öyle sert sıktı ki parmak boğumları bembeyaz kesildi. Başını yine tam olarak kaldırmadı; gözlerini adamın yüzüne değil, kazağının yakasındaki o soğuk boşluğa dikti ama sesindeki ateş dehlizin buz tutmuş taşlarını bile eritecek kadar kavurucuydu: "Ne istiyorsun benden ya?!" Sesi bir kırbaç gibi şakladı. Titriyordu; hırsından, canının yangınından zangır zangır titriyordu. "Ne istiyorsun benden sen?! Daha iki gün önce yüzüme baka baka hakaretler yağdıran sen değil miydin?! 'Defol git karşımdan, yüzsüz, arsız, ucuz kadın numaraları yapma' diye kapının önüne koyan sen değil miydin?! Şimdi ne hakla karşıma geçip 'kusura bakma' diyorsun?!" Teoman’ın çenesi kasıldı, bir adım öne çıkmak istedi: "Neva, ben—" "Sus! Konuşma!" diye bağırdı Neva, geri adım atıp elini bir kalkan gibi havaya kaldırarak. Ela gözleri çakmak çakmak olmuştu ama gözyaşlarını akıtmamak için dişlerini birbirine kenetlemişti. "Şimdi ne diye karşıma geçmiş konuşmamı bekliyorsun benden? Bak, tam olarak senin istediğini yapıyorum işte! Ayağına dolanmıyorum, senin o kutsal düzenini bozmuyorum! Yüzüne bile bakmıyorum, sesimi bile çıkarmıyorum! Daha ne istiyorsun benden?! Ne yapayım başka?!" Göğsü hızla inip kalkıyordu, nefes nefeseydi. "Uğraşma benimle!" dedi, kelimeleri birer mermi gibi adamın göğsüne saplayarak. "Uzak dur benden! Ben senin o aşağılık laflarını unutacak biri değilim. Senin istediğin oldu işte; uzak duruyorum, yokum, bir hiçim senin için! Şimdi çekil önümden, tek bir saniye bile sesini duymak istemiyorum!" Çantasını hırsla omzuna asıp Teoman’ın yanından bir fırtına gibi sıyrıldı; arkasında sadece dökülen öfkesinin yangını ve donakalan bir adam bıraktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD